1.
Wim Wenders’in nefis
filmi Berlin Üzerinde
Gökyüzü’nde (Der Himmel Uber
Berlin), insan olmak isteyen melek (Bruno Ganz) diğer meleğe (Otto
Sander), isteği gerçekleşirse, ilk gün yapmak istediklerini şöyle
listeler:
Kahve içmek, bir Türk berberine
gitmek ve parmakları mürekkepten kararıncaya kadar gazete okumak…
Ne güzel bir liste.
Asırlardır dünyayı ve insanı
gözleyip duran bu iki melek, hayatlarımızın bütün inişlerini
çıkışlarını, engebelerini tanımıştır. Küçük mutlulukları, zevkleri,
hırsları, acıları, vazgeçişleri, unutuşları bir tamam
öğrenmişlerdir. Buradan yola çıkarak bir insaniyet kütüphanesi inşa
etmek işten değildir.
Düşünün bir, ne muazzam bir
kütüphanedir bu. Müthiş bir bellek, bir ayrıntılar
kütüphanesi…
2.
Ganz’ın meleğiyle arkadaş olmak
isterdim. Binlerce yıllık kütüphanenin güncel istek fişine yazdığı
üç maddenin üçü de benim zevkime uygun, hatta uygun ne kelime,
tıpatıp benim zevklerim…
Bir yandan insanca zevkler
bunlar… Zevkten de öte ihtiyaç. Basit ihtiyaçlar. Sözgelimi berber
dükkânı, sadece bir saç sakal kestirme yeri değildir; insanların
muhabbet ettiği, kaynaştığı yerler de. Muhabbet de görüntü gibi iç
içe geçen aynalarda çoğalır, sonsuza gider. Kahvehanelerde olduğu
gibi.
Kahve, gazete, muhabbet… İnsan
kendini bu yollarla yeniden üretir, her gün yeniden inşa
eder.
Filmdeki meleğin de bildiği
üzere, insan olmak için bunlara ihtiyaç duyarsınız. Kahveye,
gazeteye, muhabbete… Zevke, habere ve birbirinize… Bunları gündelik
küçük kazanımlara, minik mutluluk dozlarına çevirebildiğinizde ise
ihtiyaç karşılamanın ötesine geçersiniz; insan olmanın tadına
varırsınız.
Sonrası yoğunluktur. Parmakları
mürekkepten kararıncaya kadar gazete okumak… Ne güzel bir tarif,
değil mi? Zevkle ihtiyacın müthiş bir karışımı.
Şu an birçok insana manasız
gelecek bu dileği öyle iyi anlıyorum ki… Parmakları mürekkebe
bulamak, dünyadan haber veren bir gazeteye dünyanın kendisini
unutacak kadar sığınmak bir iptiladır. Bir yoğunlaşma
arzusudur.
Yoğunlaştıkça kendinizi
tamamlarsınız. Örneğin üç yüz sayfalık bir romanı geceden başlayıp
sabahın ilk ışıklarına dek okuyup bitirdiğinizde, ya da masanızdan
kalkmadan ve hayatın hayhuyuna aldırmadan üç dört saat kesintisiz
çalıştığınızda, demek ki içinizdeki akışı dünyanın ritmine
uydurduğunuzda, o yoğunluk sizi dünyada gerçekten var olduğunuza
inandırır.
Melek haklıdır. Parmaklarınızı
mürekkebe bulayıncaya dek gazeteye okumak sizi ferah limanlara
çıkarır.
3.
Bu insanca zevkler, çoğu kez
tesadüflerle taçlanır.
Yıllar önce Roma’da bir
arkadaşımızın evinde, eşimle birlikte üç dört gün geçirdiğimizde,
mahalledeki bir kafenin, kısa süreliğine de olsa müdavimi olmuştuk.
Kafenin menüsü İtalyanların fıp fıp diye içlerine çekiverdikleri
espressodan ibaret değildi sadece; çok güzel sandviçler ve hamur
işleri de müşteriye sunuluyordu. Gazete ve kitap da satılıyordu, CD
ve plak da. Sigara, tütün ve ıvır zıvır daha birçok şey
de…
Paul Auster’in Wayne Wang’la
beraber yönettiği ‘Blue in the Face’ filmindeki mekân biraz
böyledir. İşte bizimkisi, onun daha güzeli, daha rahatı, daha
İtalyan’ıydı. Müşteriler birbirini tanıyordu. Klasik laftır;
insanlar, orada evlerinin salonundaymış gibi takılıyorlardı. Biraz
pejmürde bir salondu ama pejmürdeliğiyle tatlıydı. Çabasız şıktı.
Gürültülü değil uğultuluydu. Ruhumuza uygundu. Roma’yı keşfe çıkmak
istemesek sabahtan akşama dek orada oturmak, girip çıkanı
seyretmek, dahası onlarla konuşmak isteyeceğimiz bir yerdi. Eminim,
birçok kişi orayı sırf bunun için kullanıyordu.
Oturmak, seyretmek, okumak,
müzik dinlemek, yemek içmek, konuşmak, buluşmak ve yaşamak için…
İnsan olmak, insanca yaşamak için…
Aradan yıllar geçti, öyle bir
yeri bir daha hiç görmedim. Güzel kafeler, restoranlar; mahalle
kitapçıları, plakçıları; binbir çeşit ürün satan büfeler gördüm ama
hepsini bir araya getiren ve insanları çabasızca buluşturan böyle
bir mekâna bir daha rastlamadım. Dahası, Roma’daki bu mekânın
benzerlerinin, bugünkü yaşantımızda neden var olmadığını hiç
anlayamadım.
4.
Ruhuma çok yakın hissettiğim bu
melek, Berlin’de değil Roma’daki insanları gözleseydi, listesine o
mekânı da eklerdi. Bundan eminim.
Ben de onun listesine, demek ki
kendi listeme, fazladan bir madde daha eklemek istiyorum. Hazza ve
ihtiyaca dair bir madde. Bir insan olma maddesi…
Bir sofrada olmak isterim.
Dostların arasında. Hikâyeler anlatılsın, hikâyeler anlatayım
isterim. Yenilsin içilsin, zaman aksın, aramıza başka insanlar,
başka hikâyeler katılsın isterim. Çoğalalım isterim. Çoğalalım ki
günlük yenilgilerimizi hükümsüz kılalım. Muhabbete değmeyen ne
varsa dostluğun büyük zamanında kaybolup gitsin.
Gece bittiğinde, sofradan
kalktığımızda, yürüyerek, içimde yeni hikâyelerle ve bir şeyler
anlatmış olmanın, insanlarla, insanlarımla yan yana durmuş olmanın
silinmez hatırasıyla evime dönmek isterim.
Evime vardığımda da, listeye
eklediğim bu yeni maddeyi uzun uzun yazmak
isterim.