Mehmet Atılgan babası Yusuf Atılgan'ı anlattı: Babamda hep sevgi arayışı vardı

Yusuf Atılgan'ı, oğlu Mehmet Atılgan'la konuştuk. Baba-oğul ilişkisinden Atılgan'ın günlük rutinlerine, aşka bakışından yazıp sonra da yaktığı romanlarına kadar farklı konularda gezindik. Mehmet Atılgan, babasının aniden yanımızda bittiğini görseymiş "Vay, çok zaman oldu, ne haber, derdim," diyor tebessümle...

Abone ol

Ayşe Özlem İnci

Mehmet Atılgan, babasını, Yusuf Atılgan’ı, 68 yaşındayken kaybediyor. Kendisi henüz 10 yaşında o dönem. 9 Ekim, 1989. Babası Yusuf Atılgan gideli 28 sene oldu. Bilgileri bu şekilde aktarırken Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterinin hesaplamalarından mülhemle demek gerekir.

Yusuf Atılgan… Aylak Adam, Anayurt Oteli, Canistan gibi Türkçe edebiyatta önemli yeri olan romanlarla birlikte öyküleriyle de sadece kendi alanında değil, pek çok alandaki kişiye ilham olduğuna tanıklık edebileceğimiz eserlerin yaratıcısı.

Mehmet Atılgan… Yusuf Atılgan ile Serpil Gence’nin biricik evlâtları. Hukuk alanında eğitim alan Atılgan, tıpkı annesi gibi babasının sıkı bir okuru.

Mehmet Atılgan ile Yusuf Atılgan’ı ve aralarındaki baba-evlât ilişkisini konuştuk.

On yaşında babasını kaybeden bir yetişkinle yapılacak muhabbete, çocuk ve yetişkin gözüyle bakınca Yusuf Atılgan nasıl bir babaydı, diye sorarak başlıyorum…

“Babalık namına benim için bir sürü şey yaptı. Sorunlu bir baba değildi. Şefkatli bir babaydı.

Babam gençliğinde çocukları sevmezmiş pek. Mesela bir ortamda arkadaşlarının çocukları olunca “Aman ses yapmasınlar,” filan dermiş. Köyde çocuklara, “Gürültü etmeyin, yazıyorum,” diye söylenirmiş. Ben dünyaya gelince çevresine gösterdiği bu tepkilerde değişme görülmüş.

Hatta babam “Çocuk yaptık, evde çocuk var mı yok mu belli değil,” dermiş. Bir gün de anneme “Çocuk mu yapıcaz? Ekşi ekşi kokar onlar” diye seslenmiş. Ben doğduktan bir süre sonra almış beni koklamış, “Ya bu ekşi ekşi kokmuyor,” demiş. “İyi bakılırsa, kokmaz,” demiş annem de.

Babamı kaybettikten sonra zaman içinde görüştüğüm arkadaşlarıyla sohbet ettiğimizde, “Baban da tersti,” filan diyorlardı. Onları dinledikçe şaşırıyordum. Benim babam sakindi, diyordum ben de kendi kendime.”

Konu buraya gelince Yusuf Atılgan’ın arkadaşlarıyla olan ilişkisine varmış oluyor muhabbet…

“Babam hiçbir zaman sohbetlerde fazla konuşan biri olmadı. Gözümün önüne elbette bir konuyu anlattığında insanların onu dikkatle dinlediği görüntüler de geliyor, ama genelde çok konuşmazdı.

Vedat Türkali ile yakın dostlardı. Onu sinirlendirmek için genelde ona “Kâdir”, diyerek şapkalı ‘a’ ile seslenirdi. Zamanında aslında siyasi olarak pek anlaşamamış iki yazardır onlar. Babam, o günkü klasik toplumcu edebiyat dışında yazdığı için biraz daha dışında kalmış onların. Dostluklarını etkilememiş olsa da birbirlerine o anlamda takılırlardı.

Enis Batur ile çok sık görüşürlerdi. Paşalimanı’ndaki evlerine giderdik. Biz oğluyla üst kata çıkıp oynardık. Onlar da aşağıda konuşurlardı. Tabii o dönem küçük yaşta olduğum için konuşmaların entelektüel içeriğini hatırlamıyorum.

Babam genel olarak sohbeti yönlendirmeyi seven biri değildi. Entelektüel olmayan bir ortamda daha sessiz ve ilgisiz olurdu çevresine karşı. Herhangi bir gündelik konuşmadan çok da keyif alan biri değildi. Öte yandan gündelik hayatı da önemliydi. Ben oturayım da bir köşede yazayım, önüme yemeğimi getirsinler, bunların dışındaki şeylerle ilgilenmeyeyim, diye düşünen biri değildi. Bankaya giderdi, alışveriş yapardı…”

Mehmet Atılgan’ın, 10 yaşından sonra babasıyla geçirdiği zamanların ruhsal atmosferini herkesin ve her anın hakkını vererek yokladığı, muhabbet sırasında kendini öyle hissettiriyor ki… O dönem yaşadığı bir olayla ilgili düşüncelerini kesin yargılara dayandırmak yerine babasına hep bir cevap hakkı bırakmak ister gibi konuşuyor…

Mehmet Atılgan, babası Yusuf Atılgan’ın nasıl yazmaya başladığını anlatıyor… Anlattıklarının sonunda da Atılgan okurları için bir müjde veriyor…

“Üniversitedeyken 'Parmakkapı’daki Pansiyon' diye polisiye türde bir metin yazıyor. Yırtıp atmış sonra onu. Aylak Adam’dan sonra da 'Eşek Sırtındaki Saksağan' diye bir roman yazıyor. Onu da yırtıp atıyor. Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken'ine benzetiyor. Aslında biz baktık ve abarttığı gibi bir benzerlik olmadığını gördük. Sırf anlatım tekniği benziyor diye yaklaşık altı yüz sayfalık bir emeği yırtıp atıyor. Hatta yakıyor. Bana sorarsanız, kızıyorum kendisine bu konuda. Tabii kendisiyle konuşmadan kızmak anlamsız. Ama insan, düşünüyor ve kızıyor. Babamın da sık sık kullandığı bir söz vardır, Fazla tevazu kibir barındırır, diye. Çok severdi bu sözü. Ama şu altı yüz sayfalık şeyi sobaya atması neredeyse böyle bir durum gibi geliyor bana. Okuduğunuzda o kadar iyi olduğunu görüyorsunuz ki çünkü. Yazık etmiş, diyorum. Kızayım mı, saygı mı duyayım, bilemiyorum. Ama biz bir on sayfasını bulduk. Artık unuttu mu o on sayfayı yakmayı, bilmiyoruz. Bulduk. Devamının olmamasına üzülüyoruz ama yakın zamanda 'Eşek Sırtındaki Saksağan'ın bahsettiğim on sayfası yayımlanacak.”

Yusuf Atılgan’ın uyku düzenini ve üretim atmosferini konuşuyoruz…

“Annem çok uykusuzluk çektiğini söylerdi. Sabaha kadar oturup yazdığına tanıklık etmedim. Benim onu yazdığını gördüğüm dönem Canistan'ı yazıyordu. Küçük Moda’daki Bomonti çay bahçesine sık sık giderdi Küçük bir evimiz vardı Moda tarafında. Biz başka bir eve kiraya çıktık sonra. Babam o küçük eve yazmaya giderdi. Kalırdı orada. Dikkatini koruyabilen bir yazar değildi zaten, bunu kendisi de söylemiştir röportajlarında.”

Babaya düşkün bir çocuk ve kendisini çok sevdiğini hissettiren bir baba var ortada. Bununla beraber bir çocuk gözüyle bakınca, evden giden bir baba söz konusu… Sizdeki karşılığı nasıl olmuştu bu durumun, diye araya giriyorum…

“Yadırgamıştım biraz tabii. Çünkü akşam evde annem yalnız yatıyor. Değişik gelmişti başlarda. Sonuçta benim babam yazardı, ne kadar küçük yaşta da olsam onun mesleğinin bu olduğunu biliyordum. Hatırlıyorum çünkü, 'Bugün yazamadım, odaklanamadım,' gibi lafları olurdu. Demek ki kolay bir iş değil, gibi düşünmeye başlamıştım sonraları.

O dönemde bana olan ilgisinde azalma olmadı ama. Beni yine okuldan alırdı. O zamanlar ben Anadolu Lisesi Sınavlarına hazırlanıyordum. Dershaneye götürür, getirirdi. Annemden daha çok bu tür işlerime koştururdu. Annemin o dönem antikacı dükkanı olduğu için, o daha çok dükkânda kalmak durumundaydı. 1984’e kadar çalıştı babam. Annemin daha çok çalışmaya başladığı dönem babam da yazmaya yöneldi. Babam hayattayken, çocukluğumun beş yılı babamın, beş yılı da annemin çalışması olarak ayrıldı, diyebilirim. Ortaokula başladığım dönemin ikinci haftasında kaybettik babamı,” diye anlatıyor Mehmet Atılgan.

Babanız, yazdıklarını annenizle paylaşır mıydı, diye soruyorum…

“Tabii… Hatta Canistan'da ‘çorba’lı bir bölüm okutmuştu. Sonra Canistan’ı okuduğumda o an gelmişti gözümün önüne, Demek ki o bölüm, burasıydı, diye. Çorba kalmış bir tek aklımda.

Okutuyordu anneme tabii, annem de çok beğeniyordu. Annem zaten dünyadaki en büyük Yusuf Atılgan hayranı olduğu için babamın yazdığı herhangi bir şeyi kötülediğini görmedim,” derken tebessüm ediyor.

Müzikle arası nasıldı, evde müzik dinlenir miydi?

“Babam müzik seven biri, ama pek dinleyen biri değildi. Bizim evde pikap bozuk duruyordu öyle. Annemin elliye yakın plağı vardı. Çoğu klasik müzik… Sonra kaset furyası filan… O zaman bir kasetçalar alındı eve. İlkokul üçüncü sınıftayken ilk kez bizim evde müzik dinlenmeye başlandı.”

Ev hallerini konuşmaya devam ediyoruz… Gerginlik yaşadığınız zamanlar oldu mu?

“Annemin gerildiği zamanlar oldu da babamı pek görmedim. El kaldırdığı filan olmamıştır bana. Uslu bir çocukmuşum. Ama bir iki kere bağırmıştı. Kendi kendime, Hak ettim, demiştim. Susmuştum. Şımarmıştım çünkü. Aslında dediğim gibi, ilkokulda çok uslu bir çocukmuşum. Babamı ortaokulda kaybettiğim dönemden sonra eski uslu hallerim kalmadı.”

Yusuf Atılgan’ın, kendisine “Memoşenko” diye seslendiğini paylaşıyor Mehmet Atılgan…

"Mehmet Hamdi benim aslında ismim. Nüfus cüzdanında yazmaz. Mehmet annemin, Hamdi de babamın babalarının isimleri. Ahmet Hamdi babamın hocası, sanırım büyük hayranlık duyduğu için kendisine ismimde böyle de bir etkisi oldu bu durumun. Memoşenko, derdi. Rus edebiyatına meraklı tabii. Oğlusu, derdi ya da.”

Sizinle ilgili hayallerini paylaşır mıydı sizinle, diye soruyorum…

“Müthiş bir çizim yeteneğim yoktu ama resimler yapardım hep. Ölçek olarak küçük ve detaylı çizimlerdi bunlar. 'Sen şehir planlamacısı ol, mimar ol,' filan diyerek benim aklıma girmişti biraz. Ben de mimar olmak istemiştim. Lisede fen alanında zorlandığım için sosyal bölümlere yönelip hukuk okudum.”

.

Size nasihat eder miydi?

“Yemek konusunda ederdi. Hatta 'Boğazına düşkün bir kerata olsan seninle ne güzel esnaf lokantalarına giderdik,' demişti ben dördüncü sınıftayken. On dört, on beşimden sonra babam gibi beslenen birine dönüştüm,” derken Yusuf Atılgan’ın rutinlerine geliyor muhabbet…

“Yürüyüşü çok severdi. Sokaklarda gezer, sokak isimlerine çok takılırdı. Bir gün Söğütlüçeşme civarında gezerken bir sokak ismi görüp anneme, "Serpil bugün bir sokak ismi gördüm. Miskin Adam,” diye anlatmış. Babam da ‘miskin’ sözünü çok kullanırdı. Tembel, demezdi de, miskin, derdi. Birkaç gün sonra anneme “Ya ben yanlış görmüşüm, tabeladaki yazı yer yer silinmiş. Meğer adı “Misk-i Amber”miş,” demişti.

Ya Yusuf Atılgan’ın gidip görmek istediği yerler?

“Çin’e çok gitmek isterdi. Brugge, Ortaçağ şehri diye. Bir de Afrika’da Kenya’ya özel bile sempatisi vardı, orayı da görmek istediğini söylemişti gibi hatırlıyorum.”

Yusuf Atılgan’ın sporla ilişkisini okumuştum, diyorum.

Babasının özellikle futbolla olan ilişkisini anlatıyor Mehmet Atılgan…

“Atletizm çok izlerdi. Bana göre enteresan branşlar izlerdi. Olimpiyatları takip etmeye çalışırdı. Bana da aşıladı. Denk geldiğimde ben de izlerim.

Bununla birlikte öğrenciyken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bakım var diye, okulu Fındıklı’da bir yere taşınıyor. Babamlar da okula yakın olsun diye Yıldız Sarayı dolaylarında bir yerde ev tutuyorlar. Şeref Stadı’na gidip maç izleye izleye Beşiktaşlı oluyor. Hapishaneden sonra bütün özlük hakları elinden alındığı için o dönem öğretmenlik yapamıyor, yurt dışına da çıkamıyor. Köye dönüyor. Hacırahmanlı’ya dönünce köyde bir spor kulübü kuruyorlar.

Hacırahmanlı Spor Kulübü. Amblemi Beşiktaş’ın amblemine çok benziyor, renkleri de siyah beyaz. İzmir’de de Altay’ı tutardı mesela. Renkleri aynı diye tuttuyordu muhtemelen.

Babamın öyle bir yanı vardır. Küçük işaretlerle kendine küçük bir çocuk gibi oyunlar yaratırdı. Konuşmuştuk bir kere…

“8228” plakalı bir araba vardı, genelde görürdük o arabayı. Babam da “8228 orada olursa Beşiktaş yenecek, diye düşünmüştüm. Oradaydı ama yine de yenildik,” demişti. Böyle ufak tefek takıldığı şeyler vardı. Mesela “Zebercet” karakterinde de vardır. “Çakmağı sağ cebine koydu, işte şunu sol cebine koydu, yedi adım attı, sekiz atsa…” gibi benzer bir bölüm vardır Anayurt Oteli’nde. Kendi hayatında da matematiksel şeylere anlam vererek bu şekilde yaklaşmaya çalıştığı durumlar olurdu.

Aileyle geçen zamanlarla birlikte öte yandan bir okur olarak da şimdi dönüp baktığınızda sizce Yusuf Atılgan’a göre ‘aşk’ ne olabilir?

“Babamın kendi verdiği röportajlarda bahsettiği şey, eserlerinin hep sevgi odaklı, olduğudur. Aşktan ziyade, sevgisizlik. Aylak Adam'da da bir şekilde o tema vardır. Babamın ailesinde anne figürü bir çocuk için biraz zayıftı. Babam o sevgiyi alamamış yani. Babadan da alamadığı sevgiyi bir kadında aramak… Babamın kendi babası da biraz otoriter bir karakter.

Anayurt Oteli’nde de Zebercet karakterinin geliştirdiği takıntılı durum, düşkünlük… Hep bir sevgi arayışı var. Belki de Aylak Adam’daki gibi… Babadan çok fazla şefkat görmemiş olması, kendisini sevgisiz hissetmesi eserlerinde bu tür durumları işlemesine neden olmuş diye bakılabilir. Dediğim gibi aşktan ziyade, eserlerindeki sevgi arayışından ötürü sevgisizliğin babamdaki karşılığı hakkında yorum yapabilirim.”

Şu kapıdan içeri şimdi Yusuf Atılgan girse…

Vay, çok zaman oldu, ne haber, derdim. Tebessüm ediyor ve içtenlikle devam ediyor…

“Babamı bazen rüyalarımda görüyorum ben. Aslında hayattaymış ama nedense bana öldüğünü söylemişler. Belki bir misyon, bir şey için ben çocukken yazmaya gittiği eve yazmak için gitmiş. Babamın aslında bizden uzaklaşması gerekiyormuş. Ama ben tabii rüyamda annemi suçluyorum. Niye söylemedin, baksana adam fena da görünmüyor, evet biraz yaşlanmış olabilir ama hayatta işte diye. Yakınını kaybedenler de görüyorlardır herhalde benzer rüyalar.”

Yusuf Atılgan’ın ardında sadece kendi gerçekliklerinde tek ve biricik olan eserleri yok. Kendisine hayran, saygı, sevgi ve özlem dolu bir de evlât var.