Malthus'a itiraz: İklim değişikliğinin suçlusu aşırı nüfus değil

Malthus, zengin aileleri daha az çocuk sahibi olarak yurttaşlık ödevlerini ifa etme konusunda yüreklendirse de, varlıklıların yoksullardan çok daha fazla tükettiği gerçeğine, tıpkı şimdilerde olduğu gibi, pek kafa yormuyordu. Ancak Malthus’un haksız olmasının sebebi, hesaplarının tutmaması ya da hipotezinin yeni kanıtlar tarafından çürütülmüş olması değildir. Siyasal bir üretim ve bölüşüm sorununu, biyolojik bir yeniden üretim ve tüketim sorunu şekline sokup, onu nedenlerinden ayırmasında, yaratıcılarını aklamasında, muhtemel çözümleri de müphemleştirmesindedir.

Abone ol

DUVAR - Rahip Thomas Malthus, Nüfus İlkesi Hakkında Deneme (1789)’sinde insan nüfusunun geometrik olarak artarak her 25 yılda bir ikiye katlanacağı teorisini ortaya atmıştı. Bu da yalnızca aritmetik artış gösteren tarımsal üretimin doyuramayacağı milyonlarca aç kursağın ortaya çıkması demekti. Malthus’a göre insanlar, tıpkı meyve sinekleri ya da tavşanlar gibi ürüyor, gözü dönmüş kitleler hâlinde yiyor, aynı şekilde de ölüyorlardı. 18'inci yüzyıldaki kıtlıkları, savaşları, vebaları 'pozitif denetim faktörleri' olarak tarif etmiş, ıstırabın süresini uzattığı için yoksul yasalarının karşısında durmuştu.

MALTHUS'UN KEHANETİ

Malthus müstakbel kitleler için endişeleniyor olsa da, halihazırda var olan insanlara dair sempatisinin kısıtlı olduğu söylenebilir. Britanya ve kolonilerindeki yoksulların geçici ıstırabı, bir talihsizlik olmakla beraber, 'insanlığın' refahını güvenceye almak için zorunluyken, kuşkusuz bu yoksullar 'insanlığın' geleceğini paylaşma hakkından da yoksundu. Malthus, zengin aileleri daha az çocuk sahibi olarak yurttaşlık ödevlerini ifa etme konusunda yüreklendirse de, varlıklıların yoksullardan çok daha fazla tükettiği gerçeğine, tıpkı şimdilerde olduğu gibi, pek kafa yormuyordu. Ruhani liderlerin sert çıkışları olmasa bile, insanların zenginleştikçe daha az çocuk sahibi olma eğiliminde olmasına da. Malthusçu bakış açısından, yeniden bölüşümün pek kıymeti yoktu, tedavülde yeterince şey yoksa hiçbir kaynak bölüşüm sistemi sorunu çözemezdi. Kaynakları elinde tutan sizseniz, gayet makul bir görüşmüş gibi duruyor bu.

Malthus 1805 yılında, tüccar ve alt seviyedeki aristokrat çocuklarının sömürge idaresi için eğitildiği, Doğu Hindistan Şirketi’nin Hertfordshire’daki kolejinde tarih ve politik ekonomi profesörlüğü ünvanı aldı. Onlara aşırı nüfusun tehlikeleri hakkında dersler verdi. Öğrencilerine kehanette bulunduğu kıtlık, teoride kalmıyordu. Britanya hâkimiyeti altındaki on milyonlarca Hindistanlı, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin birinci dereceden sorumlu olduğu kıtlıkta şimdiden ölmüştü. Malthus’un öğrencilerineyse kıtlığın aşırı nüfusun doğal sonucu, alt sınıfların nefislerine hâkim olamayışlarının neticesi olduğu öğretiliyordu. Bu varsayım, en azından imparatorluğun kendisi kadar uzun ömürlü olmuştur: Hindistan’ın kaynakları 1940’lerde Britanya’nın savaş seferberliğine yöneltilip milyonlarca insan açlıktan ölürken Winston Churchill, “Hintliler tavşan gibi ürediği” için herhangi bir yardım çabasının heba olacağını buyuruyordu.

Malthusçu fikirler, ekolojik kriz çağında belki de pek şaşırtıcı olmayan bir biçimde yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı. Gıda ve su kaynakları, iklim felaketi nedeniyle dünyanın her tarafında ciddi ölçüde tehdit altında. Kirlilik ve yağmacı endüstriyel tarımın etkilerinin bir araya gelmesi sebebiyle, Britanya topraklarının en fazla yüz hasatlık daha ömrü kalmış durumda. 'Kayıtsız bir biçimde üremeye devam ettiğimizi' iddia eden birilerini bulmakta da pek zorlanacak değiliz. İnsanlar için yeryüzünde yeterince gıda kalmayacağı korkusuna karşı Malthus’un önerdiği, yeryüzündeki insanların sayısını azaltma yönündeki çözüm ayartıcı bir biçimde basittir. Soldaki derin ekolojistler ile sağdaki eko-faşistler de, insanlığın yıkıcı gücüne karşı çıkma konusunda uzun süredir birleşmiş durumda. Paul Ehrlich The Population Bomb (Nüfus Bombası, 1968) isimli kitabında 'nüfus artışı kanseri[nin]… gönüllü yöntemler başarısızlığa uğradığı takdirde, zor yoluyla kesilip atılması' gerektiğini söylüyordu. David Attenborough ise gezegenin biyoçeşitliliğinin korunması için 'nüfus artışına bir son verme' zorunluluğundan dem vurmakta.

KÜRESEL ENDÜSTRİYEL TARIMIN KAYITSIZLIĞI

Malthus’un Deneme’sinin üstünden pek uzun zaman geçmeden, Sanayi Devrimi’yle birlikte küresel gıda üretiminin tavan yaptığına şahit olduk. Nüfus patlamaları yaşanmış olsa da, nüfus her yirmi beş yılda bir iki katına çıkmış değil. Gıdaya erişimin artması, kitleleri ölümcül aşırı üremeye mahkûm etmek şöyle dursun, doğum oranlarındaki düşüşle başa baş gitmiştir. Küresel kuzeydeki pek çok ülke, doğum oranlarının yenileme düzeylerinin altında kalmasıyla ortaya çıkan, nüfusun yaşlanması sorunuyla karşı karşıya. İnsanlar hâlâ açlık çekiyor ama sayılarının çokluğundan ya da yeterince gıda olmadığından değil, küresel endüstriyel tarımın üretim ve bölüşüm akışları, açlık ve yetersiz beslenmeye kayıtsız kaldığı için.

Malthus bir canavar değildi. 'Pozitif denetim faktörleri'ne yönelik ihtiyaçtan (şahit olduğu kadarıyla) samimi bir biçimde müteessirdi. Istırap çeken dünyaya baktığında kalbi sızlıyordu. Bununla birlikte korunmasız kitleleri, muazzam boyuttaki serveti birkaç kişinin cebine dolduran ekonomik tercihlerin ölümcül etkilerine maruz bırakmaya, bunun adına da merhamet demeye hazırdı. Açların doyacağı bir öteki dünyaya inanıyor oluşuyla birlikte; genelin menfaati için feda edilmesi gereken hayatların arasında kendi cemaatinden, Cambridge’deki meslektaşlarından ya da Doğu Hindistan okulundaki öğrencilerinden kimsenin olmayışının da yardımı dokunmuş olabilir.

'DAHA FAZLA PAY, DAHA AZ ETKİ'

Modern takipçileri de bu açıdan onun izinden gitmektedirler. Tarihsel olarak karbon salımlarının büyük çoğunluğundan küresel kuzey ülkeleri sorumlu olsa da, küresel güneydeki doğum oranları daha yüksektir. Population Matters (Nüfus Önemlidir) isimli bir hayır kuruluşu, zenginlerin iklim değişikliğinde daha fazla pay sahibi olup, etkilerine daha az maruz kaldıklarını kabul etmekle birlikte, 'fazladan her bir insanın karbon salımlarını artırdığı' konusunda ısrarcıdır. Nüfus kendi başına bir sorunsa, küresel güneyi şimdiden daha fazla sel, kıtlık ve kasırgayla karşı karşıya bırakan iklim değişikliğinin etkilerinin de şer görünüp hayra vesile olduğu söylenebilir. Bir bütün olarak hayat uğruna, bir takım hayatları feda etmek gerekmektedir, bunlar da yoksulların, ırksallaştırılmışların, gözden çıkarılmaya dünden hazır olanların hayatlarıdır. Kıtlığın idaresi, beyaz, varlıklı küresel kuzeyin lehine yapılmalıdır.

Yokoluş İsyanı’nın önde gelen üyelerinden biri, 'göçün dizginlenmesi gerektiğini' söylerken, hareketin 'isyan deklarasyonu', 'kitlesel göçten' küresel iklim felaketinin olumsuz sonuçlarından biri olarak bahsetmektedir. İklim değişikliğinden en kötü şekilde etkilenenleri, iklim değişikliğinin sonucu olarak yeniden tanımlamaktan başka bir şey değildir bu.

İklim buhranı çağında Malthus’u bir kâhin olarak görmek kolay olsa gerek. Endüstriyel büyümenin sarsıcı ilk saldırısıyla çürütülmüş olsa da, bu büyümenin ortaya çıkardığı vahim ekolojik sonuçlar, görünüşe bakılırsa onu temize çıkarmıştır. Ancak Malthus’un haksız olmasının sebebi, hesaplarının tutmaması ya da hipotezinin yeni kanıtlar tarafından çürütülmüş olması değildir. Siyasal bir üretim ve bölüşüm sorununu, biyolojik bir yeniden üretim ve tüketim sorunu şekline sokup, onu nedenlerinden ayırmasında, yaratıcılarını aklamasında, muhtemel çözümleri de müphemleştirmesindedir.

'İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ASLİ GÜNAH DEĞİLDİR'

İklim kriziyle meşgul olurken, siyaseti biyolojiyle, acımasızlığı iyi yüreklilikle karıştıran teşhislerden kaçınmak zorundayız. İklim değişikliği, kendisine konaklık etme talihsizliğini yaşayan her ekosistemi mahvetmeye yazgılı olan bir türün asli günahı değildir. Servet biriktirmek ve temerküz etmek için ayarlanmış karbon yoğunluklu bir ekonomik sistemin sonucudur. İklim krizi için suçu 'aşırı nüfusta' bulmak, çevresel felaketin sorumluluğunu şirketlerin ve neden olduğu karbon sanayisinin değil de, eli kulağındaki yıkımın eşiğinde hayatta kalmaya çalışan milyarlarca insanın üstüne yıkmak demektir.

Yazının aslı London Review of Books sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Mehmet Fahrettin Biçici)

Referanslar: 

https://www.lrb.co.uk/the-paper/v36/n11/steven-shapin/libel-on-the-human-race

https://www.lrb.co.uk/blog/author/elizabeth-chatterjee

https://populationmatters.org/

https://theecologist.org/2014/jun/19/love-immigrants-rather-large-scale-immigration

https://rebellion.earth/declaration/

https://www.forbes.com/sites/williampentland/2011/01/09/thomas-malthus-wrong-yesterday-right-today/#2f6be4354595