Mahremiyet nedir?

Kendine ne kadar iyi baktığını biliyorum artık. Sana hiç kimse, hiçbir teknoloji bir şey yapamaz. Seni seviyorum.

Abone ol

DUVAR - Sevgili Mahrem,

Bana açtığın emsalsiz sırrına minnettarım. Anladım ki ben senmişim. Mahrem başkasının bilemeyeceği, göremeyeceği, anlayamayacağı delinmez zırhın adı imiş, geç kavradım be.

Geç meç, birbirimizi asıl şimdi anlıyoruz. İşin aslı Abbas Kiyarüstemi'nin "Aslı Gibidir" de (Copie Conforme) anlattığı değil; anlatmadığı, kimsenin anlatamayacağı, zaten anlatılamaz olanmış. Dur bi dakka. Yeterli olmadığı hissine kapıldım: sonuna kadar gösterip anlattıktan sonra geriye kalanmış. Anne Hathaway'in internete düşen görüntüsünü ifşa edende bile kalan; asıl şimdi Hathaway'i Hathaway yapan.

KISALAN TARİH 

Cinsel memnuniyetsizliğe “mabeynlerinde hüsn-ü zindegânî olmamak” deniyordu, Türkçesi “geçimsizlik” yani. Kadın istemiyorsa “hul” davası açardı erkek istemiyorsa “talak”. Kim açmışsa

Clarice Lispector, Yıldızın Saati, çev. Başak Bingöl Yüce, Monokl Yayınları, 2017.

tazminatı o öderdi. Bunlar şeriatin ya da şeriat yorumunun hükümleriydi. Şahsa ödenen vergi dışında, “resm-i arus/resm-i gerdek” adı altında, bir de devlete vergi ödemek gerekiyordu. Devlet denen tuhaf varlık, şeriatin ettiği yetmez gibi, ayrı kanun koymuştu. Gırla giden damga vergileri... Ona giren çıkan neyse. (Avrupa tarihinde ilk giriş hakkı senyöründü, kadına ücret yok tabii. Bazı –manyak- krallar senyörün bu hakkına da el koyardı.) Şimdi bu hak ve yükümlülüklerden yana dindar yahut laik kimse kaldı mı? Kalmadıysa da kadınlara borçluyuz kaldıysa da –erkeğe kalsa gene saçmalar.

Ben bir döneme şöyle bir bakıp geçmiştim. Vincent bütün dönemlerin panoramasını çıkarmış. Son bölümden, "Mahremiyet ve Dijital Çağ 1970-2015"ten başladım okumaya -öncesini bildiğimi sanmama yol açan, mesleki deformasyondan ziyade bugünü daha fazla merak etmek.

Nasıl oluyor bu işler sen bilirsin, bak ne okuyorum dedim Ezgi'ye. Araya girdi çünkü. Az çok gözlemlediğim örnekler verdi ve "Bunlar benim yapamadığım, başkalarının bana yapmalarına izin vermediğim şeyler" dedi. Arkadaşları birbirlerinin telefonunu alıp, "Dur bir daha bakayım neydi senin şifren? Diyorlarmış. Şifreni verdiğin anda geçmiş olsunmuş mahremiyet! Şifre artık Mahrem'in sıfatı değil. Ok. Peki Mahrem her şeye baktıktan sonra geride kalan olamaz mı? "Yok," sonra bi durdu, "düşüneceğim..." dedi.

Sevgili Mahrem, Ezgi düşünedursun ben sana Vincent ne diyor bir iki cümleyle ondan söz edeyim. 1964'te Myron Brenton The Privacy Invaders'i yazıyor: "Mahremiyet İstilâcıları". Aynı yıl Vance Packard'ın The Naked Society'si yayımlanıyor: "Çıplak Toplum". Gerisi geliyor... da ne geliş ne geliş!

"Samimiyetin tarihi"ni kavrayamadan geldiğimiz nokta(yı)/sızlığı göremezmişiz. "Hayatlarımızın mahremiyetini ihlâl etmek için tasarlanmış tüm elektronik araçları [kullanan/kullandıran] bir sistem"in içinde yaşıyormuşuz. Öyle demiş Coppola, The Conversation'ı onun için çekmiş: Konuşmalar'ı.

David Vincent, Mahremiyet Kısa Bir Tarih, çev. Deniz Cumhur Başaraner, Epos, 2017.

Sana bir sır vereyim mi Mahrem? Ben böyle karamsarlıklardan yana değilim. Naifim, nazik bedenim incinir. Ben Lispector gibileri seviyorum, Yıldızın Saati'deki mahremiyetten yanayım. Onun verdiği oksijene Vincent'ın bugüne dair anlattıkları engel olamayacak! Sen Mahrem, sen, enfes bir nefessin.

Sözlerime son verirken seninle Lispector'ın Mahrem'ini paylaşmak istiyorum.

"Yazıyorum çünkü dünyada yapacak başka bir şeyim yok: ben arta kalanım ve insanların dünyasında bana yer yok. Umutsuz ve yorgun olduğum için yazıyorum, kendim olmanın monotonluğuna artık dayanamıyorum ve eğer yazmanın o hep tazelenen yeniliği olmasa sembolik olarak her gün ölebilirim. Ama gizlice arka kapıdan çıkmaya da hazırım. Hemen her şey geldi başıma, tutku da umutsuzluk da. Şimdi sadece olabileceğim ama hiçbir zaman olmadığım şey olmak istiyorum."

Kendine ne kadar iyi baktığını biliyorum artık. Sana hiç kimse, hiçbir teknoloji bir şey yapamaz. Seni seviyorum.