Lasvegaslaşmanın sosyolojisi-2

Taşra üniversiteleri çevresinde çok hızlı bir yapılaşma meydana gelmeye başladı. Kampüslerin etrafında akademik/idari personel, öğrenci nüfusuna ek olarak bu nüfusa hizmet üreterek ekonomik fayda yaratmaya çalışan bir diğer bir nüfus yoğunlaşmaya başladı. Bunlar bazen zaten mevcut olan küçük yerleşim bölgelerinin hızlı büyümesi şeklinde, bazen de sadece kampüsün etkisiyle tıpkı Las Vegas gibi çölde vaha olarak yoktan var oldular.

Besim F. Dellaloğlu yazar@gazeteduvar.com.tr

Başlığında Las Vegas’ın ve ondan türeyen kavramların yer aldığı üçüncü yazım bu ve artık sadede gelmenin zamanıdır. İlgili okurların hatırlayacağı gibi bu konuda Gazete Duvar’da yazdığım ilk yazı olan “Las Vegas’ın Sosyolojisi”nde sözünü ettiğim şehrin tarihiyle ilgili bazı bilgiler vermiştim önce. Ama asıl meramımın Las Vegas’ın tarihi, geçmişi, kökleri olmayan, büyük ölçüde mafya tarafından inşa edilmiş bir kumar kenti olduğundan söz etmiştim. Buna ek olarak Las Vegas’ın evlenmenin en kolay olduğu ABD kenti olduğundan da bahsetmiştim. Kısacası Las Vegas bir tür kumar ve evlilik endüstrisi kentiydi.

Bu konudaki ikinci yazım olan “Lasvegaslaşmanın Sosyolojisi I” başlıklı metinde ise özellikle son yirmi yılda yaygınlaşan “taşra üniversiteleri”nin bulundukları şehirlerde yarattıkları ekonomik canlılıktan söz ederek bir bakıma bu kurumları birer yükseköğretim endüstrisi olarak ele almıştım. Las Vegas’ta kumar ve evlilik, son yirmi yılda taşra üniversiteleri ise kuruldukları şehirlerde bir tür bacasız sanayileşme süreçleri yarattılar.

Bu yazıda ise meseleyi bütünleştirip bağlamak istiyorum. Taşra üniversiteleri, idari ve altyapısal olarak şehir olan ama kültürel kalkınma ve kamusallaşma düzeyleri açısından daha çok taşra özellikleri gösteren merkezlerde vücuda geldiler. Bu şehirlerde örneğin sinema, tiyatro, konser ve sergi salonu, kütüphane, kültür merkezi gibi kurumlar yeterince mevcut değildi. Bunun yanı sıra asgari bir kamusal fikri mübadele, bir tür fikri kamu bile yeterince olgunlaşmamıştı. Taşra üniversiteleri ise geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim ekonomik canlılığa ek olarak bir kültürel, fikri kamu üretiminde genellikle başarısız oldular. Ama niyetleri de bu değildi belki. Bu üniversitelere atanan kurucu rektörlerin ve onların kurduğu ekiplerin böyle bir vizyonu yoktu zaten. Açıkçası kapasiteleri de buna müsait değildi. Bu nedenle bu kurumlar asla kelimenin gerçek anlamıyla üniversite olamadılar. Sadece yükseköğretim diploması üreten fabrikalar olarak işlev gördüler.

İşte “lasvegaslaşma” dediğim sosyolojik süreç de aslında bunun etrafında oluştu. Taşra üniversiteleri çevresinde çok hızlı bir yapılaşma meydana gelmeye başladı. Kampüslerin etrafında akademik/idari personel, öğrenci nüfusuna ek olarak bu nüfusa hizmet üreterek ekonomik fayda yaratmaya çalışan bir diğer bir nüfus yoğunlaşmaya başladı. Bunlar bazen zaten mevcut olan küçük yerleşim bölgelerinin hızlı büyümesi şeklinde, bazen de sadece kampüsün etkisiyle tıpkı Las Vegas gibi çölde vaha olarak yoktan var oldular. Bu Las Vegas tipolojisi öğrenciler için üretilmiş yurtlar, kiralık stüdyo ya da daireler, öncelikle öğrenciler için tasarlanmış kafeler, restoranlar ve diğer yeme içme mekânlarından oluşmaya başladı.

Taşra üniversitelerinin kampüslerinin mimarileri öğrencileri kampüs içinde tutma üzerine tasarlanmamıştı. Bu üniversitelerin kampüsleri asla kendi kamularını üretemediler. Sadece dersliklerle ve akademik/idari ofislerle sınırladılar kendilerini. Hatta belki de öğrencilerin ders dışında kampüs içinde vakit geçirmeleri de pek istenmedi. Gençliklerini kampüs dışında yaşamaları tercih edildi. Bu nedenle üniversite kampüslerini etrafında veya şehirlerin üniversiteye teğet olan bölgelerinde sadece öğrencilerin gecelemeleri, yiyip içmeleri ve vakit geçirmeleri üzerinden kodlanmış yerleşim bölgeleri oluştu. Bu yerleşim bölgelerinde yorgancı, çilingir, terzi, elektrikçi, tesisatçı vb. esnaf dükkânlarının bulunduğu şüphelidir. Çünkü bunlara gerek yoktur. Çünkü bu yerleşim bölgelerine gençler öğretimleri boyunca sadece geçerken uğramışlardır.

İşte benim bir tür lasvegaslaşma olarak değerlendirdiğim tam da bu süreçtir. Yerleşik bir kentsel dokusu, tarihi, kamusu, kurumları olmayan yerleşim bölgeleri. Bu kasabaların köksüzlüğü özellikle pandemiyle birlikte iyice açığa çıktı. Bu bölgeler, öğrenci nüfusu çekilince neredeyse çöle döndüler. Bir düşünün, Las Vegas’a kumar oynamak veya evlenmek için gidenler bir gün gelip gitmemeye başlarsa Las Vegas’ın başına ne gelir? İşte bu kasabaların başına da aynı şey geldi.

Bir öğrenci düşünün: Dört ya da beş yıl bir taşra üniversitesinde öğrenim görsün. Ama bu süre boyunca bir şehirde yaşamanın temel göstergelerinden olabilecek bir müzik konserine, bir tiyatro oyununa, bir sinemaya film seyretmeye gitmemiş olsun. Meseleyi sadece modern kültürel tüketim alanlarıyla sınırlı gördüğümü de sanmayın lütfen. Bu öğrenciler aynı zamanda diplomalarında adı yazan şehirdeki tarihi bir köftecide hiç köfte yemeden, geleneksel bir çarşıdan hiç alışveriş etmeden mezun oldular. Üstelik bu lasvegaslaşma sadece öğrencileri kapsamıyordu. Akademik ve idari personel de bu eğilimden azade değildi. Bu tür bir taşra üniversitesinde on yıl görev yapmış ama bu süre esnasında sözünü ettiğim köftecide hiç köfte yememiş veya yine sözünü ettiği çarşıdan hiç alışveriş etmemiş birçok akademisyen olabileceğini gözden kaçırmamak gerekir.

Bilindiği gibi civilisation da, onun, Osmanlı Türkçesinde Tanzimat Fermanı’nı Gülhane Parkı’nda okuyan Mustafa Reşit Paşa tarafından icat edilmiş karşılığı olan medeniyet de şehirden, şehir kültüründen, şehir kamusundan gelir. Dolayısıyla yıllardır söyleyegeldiğim gibi şehir, üniversite ve medeniyet arasında tarihsel bir ilişki vardır. Oysa Las Vegas medeniyet değildir.

Tüm yazılarını göster