Doğu Almanya olarak bilinen, tam adıyla Demokratik Almanya
Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın Sovyet
kontrolünde olan illerinde kurulmuştu. 7 Ekim 1949'da kurulan, 3
Ekim 1990'da tarih sahnesinden silinen Demokratik Almanya
Cumhuriyeti'nin, Batı Almanya'dan ve öteki sosyalist ülkelerden
farklı, kendine has bir sineması vardı.
SAVAŞIN YIKINTILARINDA SİNEMA
Doğu Almanya'da, sinema hareketleri Federal Almanya'dan daha
hızlı gelişmeye başladı. Batı'da işgalci devletlerin ağır denetim
mekanizmaları yerli yerindeyken, Doğu’da film çekme çalışmaları
Sovyet desteğiyle hızlıca ortaya çıkmaya başlamıştı.
Doğu Almanya’da yapılan ilk filmlerden biri devlet henüz kuruluş
aşamasındayken, 1946 yapımı Wolfgang Staudte’nin Sovyetler Birliği
izniyle çektiği Die Mörder sind unter uns (Suçlular Aramızda)
filmiydi. Filmde, savaş döneminde gördüklerinden ötürü alkolik olan
askeri doktor Hans Mertens’in, savaştaki katliamlardan birine imza
atmış olan Yüzbaşı Brückner’i öldürmeye çalışmasıyla yaşananlar
anlatılır. Bir Noel akşamı Hans Mertens ve eski Nazi subayı
karşılaşırlar. Hans Mertens, yüzbaşıyı öldürmek yerine adalete
temsil eder. Geçmişle bireysel olarak hesaplaşmak yerine, yeni bir
ülke kurmanın önemi filmin temel mesajıdır.
1946'da Gerhard Lamprecht'ın çektiği Irgendwo in Berlin filmi de
savaş sonrasının yıkıntılarında yeni bir hayat kurmak isteyenlerin
geçmişle muhasebelerine eğilir. Bu filmlerde geçmişin hezeyanları
gösterilmekle birlikte geleceğe umutla bakmakla da es geçilmez.
Irgendwo in Berlin filminin sonunda 10 yaşındaki çocuk, babasını
hava saldırılarında yerle bir olmuş işyerlerini onarmaya ikna eder.
Mutlu bir gelecek teması filmlerin birçoğunda vardır.
1947 yapımı Kurt Maetzig’in çektiği Ehe im Schatten filmi Yahudi
tiyatro oyuncularının Nazi zulmünde yaşadıklarını beyaz perdeye
taşımıştı. 13 milyona yakın biletli izleyiciye ulaşan film, savaş
sonrası ilk dönemin en nitelikli örneklerden biriydi.
Alternatif konularda çekilen filmlere örnek olarak Richard
Groschopp’un çektiği Familie Benthin-Benthin Ailesi ve The Bianka
Pattern filmlerini sayabiliriz. 1950 yapımı Familie Benthin’de Biri
Doğu’da biri Batı’da olan iki kardeşin iki devlet arasında yaptığı
kaçakçılığı eleştirel gözle anlatan bir yapımdı. 1951 yapımı The
Bianka Pattern ise iki devletin bir arada çalışmasının önemi
vurgulanıyordu.
Bu dönemin önemli yönetmenlerinden biri Wolfgang Staudte’dir.
Yönetmen hem Doğu hem de Batı Alman devletinde filmler yapıyor,
Doğu Almanya’daki devlet desteğinin olumlu taraflarını yansıtmış
oluyordu.
1950'lerden sonra Doğu Alman yönetimi filmlerin konu çeperini
genişletmeye karar verdi. İzlenme oranı daha yüksek toplum
tarafından kabul gören filmlere imza atılmasını istiyorlardı.
Böylece Nazi dönemi eleştirisi, sosyalist geleceğin umudu, savaş
döneminin kahraman direnişçilerini anlatan filmlerin dışında kalan
filmler çoğalmaya başladı. Savaş öncesinin yıldızlarından Henny
Porten’la yurtdışı ortaklı yapılan Das Fräulein von Scuderi isimli
film bu anlayışa örnek gösterilebilir. 1960'ların ortalarına kadar
devam eden bu 15 yıla yakın dönemde; edebiyat uyarlamaları,
müzikaller ve komedi filmleri yapıldı.
KATLEDİLEN ÖNDER ERNST THALMANN İÇİN
FİLMLER
1954 ve 55’te Doğu Almanya başarılı iki filmlik prestij bir
çalışmaya da imza attı. Savaş öncesinde 1933 yılında Nazilerce
tutuklanan Alman Komünist Partisi’nin meşhur lideri Ernst Thälmann
üstüne iki filmin çekilmesini organize etti. Ernst Thälmann 1933’te
tutuklanmış 11 yıl ağır şartlarda tutuklu kalmış ve Buchenwald
Toplama Kampı’nda kurşuna dizilmişti. Ölümünün 10. yılında Kurt
Maetzig tarafından Ernst Thälmann – Sohn seiner Klasse (Ernst
Thälmann-Sınıfının Oğlu) ve bir yıl sonra Ernst Thälmann – Führer
seiner Klasser (Ernst Thälmann-Sınıfını Lideri) filmleri
yapıldı.
1965 SONRASI SANSÜR SIKILAŞIYOR
1960’ların başında Doğu Almanya’daki insan ilişkileri, sosyal
hayat ve kadınların sosyal hayattaki yeriyle ilgili birçok film
yapıldığı görülüyor. Ralf Kirsten’in 1962 tarihli romantik komedisi
Auf der Sonnenseite, 1963’te çektiği Beschreibung eines Sommers ve
Konrad Wolf’un 1964 tarihli Wolf’s Der geteilte Himmel filmleri bu
temaların hakim olduğu filmlere örnek gösterilebilir.
1965 yılında bu film çeşitliliğini ve kültür hayatındaki çoğulcu
ortamı bitiren bir gelişme yaşandı. Hiç beklenmedik bir atmosferde
devletin merkez karar yürütme organının 11. oturumunda ekonomik
gelişmelerin masaya yatırılacağı sanılırken ülkenin kültür
ortamıyla ilgili konular gündeme alındı. Bu toplantıdan; filmlerin
ve kitapların önemli bir kısmının devlet ve sosyalizmi hedef aldığı
sonucu çıktı. Bu karardan sonra çok sayıda film yasaklandı, birçok
romanın basılması engellenmeye başlandı. Yasaklılar listesi olarak
bilinen birçok kültürel yaratım, yıllarca vatandaşlara sunulma
imkânından mahrum kaldı. Bu çalışmalar, 1990 sonrasında sonra
izleyiciyle buluşma imkânına kavuştu.
Bu yapımların en meşhurlarından biri 1965 yapımı Das Kaninchen
bin ich-Tavşan Benim filmiydi. Filmde Ağabeyini hapse mahkûm eden
yargıca âşık olan genç bir kadının yaşadıkları anlatılıyordu. Film
ülkenin adalet sistemine bariz bir eleştiri barındırıyordu. 1990’da
gösterim şansı bulduğunda Berlin Film Festivali’nde FIPRESCI Onur
Ödülü almıştı. 1965 yapımı Jahrgang 45-45 Doğumlu ise çekimleri
sürerken yasaklanır. Film, 1990 yılında Berlin Film Festivali'nde
görülebilmişti. Filmde, Berlin'de yaşayan yeni evli bir çiftin
boşanmaya karar vermesiyle gelişen olaylar anlatılır. Alfred
boşanma kararından sonra kafasını dağıtmak için Berlin'de dolaşmaya
başlar. Böylece 1960'ların Doğu Berlin'den gündelik hayatın filmin
görselliğini oluşturur. Frank Beyer’in 1966’da çektiği Spur der
Steine de 1990’da görücüye çıkabilen filmlerden. Gösterildiğinde
FIPRESCI Onur Ödülü alan film, 1960'larda gündelik hayat ekseninde
gelişen bir aşk hikâyesinin beyazperdeye taşıyordu.
DOĞU ALMANYA'NIN UNUTULMAZ FİLMİ: 19
YAŞINDAYDIM
Doğu Alman sinemasının en başarılı yapımlarından biri 1968
yılında gerçek bir hikâyeden hareketle çekilen Konrad Wolf’un
hayatından oldukça benzer izler taşıyan Ich war neunzehn-19
yaşındaydım isimli filmdi. Çocukken ailesiyle Nazilerden Sovyetler
Birliği’ne kaçan Gregor Hecker, zafer kazanan Sovyet taburlarıyla
birlikte 1945’te Almanya’ya döner. Şimdi on dokuz yaşındadır ve bir
askerdir. Ülkenin durumuna tanık olup Almanlarla karşı karşıya
geldikçe Kızıl Ordu askerlerinden farklılaşır, çünkü bu yenik ülke
aynı zamanda onun anavatanıdır. Yavaş yavaş, bu insanların
vatandaşları olduğunu ve kendisinin hem galipler hem de mağluplar
tarafında yer aldığını anlar.
DOĞU ALMAN WESTERNLERİ
Sıkı denetim döneminde Doğu Alman sineması, politik konulardan
alternatif konulara doğru yelpazesini genişletti. Bu dönemde, Batı
Almanya’da oldukça popüler olan iki türü adeta devşirerek kendi
bünyesinde yeniden inşa etti. Alman yazar Karl May’in 1800’lerin
sonunda yazdığı Western hikâyelerinden hareketle sinemada başlayan
Alman Westerni furyası Batı Almanya’dan Doğu’ya taşınmaya başladı.
Winnetou ismiyle bilinen bu çalışmalarda Doğu ve Batı ürünlerinin
konuya bakışlarında politik bir fark da göze çarpar. İkinci Dünya
Savaşı sonrası kültürel olarak Amerikan emperyalizminin adeta
istilasına uğrayan Batı Almanya’nın Western filmlerinde
Kızılderililer barbar ve haksız görülebiliyorken; Doğu Alman
yapımları Kızılderililerin hakkını teslim eden yapımlardı.
Indianerfilme olarak bilinen bu filmlerden bazıları şunlardır: Die
Söhne der großen Bärin, Chingachgook (1967), Die große Schlange
(1967), Spur des Falken (1968), Weiße Wölfe (1969), Tödlicher
(1970) Irrtum(1971), Osceola (1971),Tecumseh (1972), Apachen
(1972), Ulzana (1974), Kit & Co (1974), Blutsbrüder (1975),
Severino (1977)
Batı Almanya’dan adapte edilen ikinci tür müzikallerdir.
Müzikallere politik göndermelere ve soğuk savaşın etkilerinin
görülmediği ender alanlardan biri olarak sayabiliriz. 1968’de
yapılan Hochzeitsnacht im Regen ve Heißer Sommer gibi müzikaller;
politik kaygılardan uzak, müziğin öne çıktığı projelerdi.
Erich Honecker'ın 1971'de Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin
başına geçmesinden sonra film konularında çeşitliliğin arttığı
gözlemleniyor. Erich Honecker, ekonomik olarak yaptığı uluslararası
anlaşmalarla refah düzeyini artırmakla birlikte sosyal hayatta
baskıcı olmakla suçlanmıştır. Buna karşın bu dönemde filmlerin daha
özgürlükçü konuları olduğu da görülebiliyor. Heiner Carow'un
çektiği 1973 yapımı Die Legende von Paul und Paula filmi sistemin
görmek isteyeceği profilden uzak iki insanı resmeder. Paul mutsuz
bir evliliği olan devlet bürokratı, Paula ise devlet
politikalarının kendisini özgür hissettirmediğini düşünen boşanmış
çocuklu bir kadındır. İkisinin yasak ilişkisi filmin temel
konusudur. Filmde çıplaklık da daha önceki filmlerde olmadığı kadar
fazladır. Film Doğu Almanya’nın en çok gişe yapan filmi oldu. Bu
dönemin alternatif insan profilleri başka filmlerde de karşımıza
çıkar. Konrad Wolf’un Goya (1971) filmi, sanatçı ve devlet
arasındaki gergin ilişkiyi masaya yatırır. Beyer’in Das Versteck
(1977) filmi, bencil eski kocasıyla bir kadının kurduğu iletişime
odaklanır. Solo Sunny (1980) filmi ise şarkıcı olmayı arzu eden bir
bireyin, Berlin’de yaşam mücadelesini beyaz perdeye taşır.
DOĞU ALMANYA'DAN HOLLYWOOD'A: YALANCI JAKOP
Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin Oscar'a aday olan tek eseri
Polonya'da Yahudi gettosundaki hayatı yansıtan Frank Beyer'in
yönettiği Jakob der Lügner-Jakop’un Yalanları filmiydi. Film, 1975
Oscar adaylarından biriydi. Polonyalı bir Yahudi olarak savaşta
annesini toplama kampında kaybeden Jurek Becker’in, Türkçeye de
çevrilen romanından uyarlanan yapımda, Polonya’da Yahudi gettosunda
insanlara umut vermek için radyoda doğru olmayan, umut dolu
haberleri çevresine yayan Jakop’un yaşadıkları anlatılıyordu. Film
Peter Kassovitz tarafından Amerikalı oyuncularla 1999’da tekrar
çekildi.
Seksenlerde film sayıları azaldı. Bu dönemde Frank Beyer’in
1982’de çektiği Der Aufenthalt ve 1989’da çektiği Der Bruch isimli
yapımlar Almanya’nın geçmişini sorgulayan, adından söz ettiren
yapımlardan.
KÜLT FİLM NEKROMANTİK
1987’de Jörg Buttgereit’in çektiği Nekromantik, Doğu Almanya’nın
tarihten silinmesine birkaç yıl kala sinema tarihine armağan ettiği
oldukça avangart bir yapımdır. Filmde nekrofil Robert ölen
insanların cesetlerini kaldıran bir şirkette çalışıyordur. Onunla
aynı durumda olan kız arkadaşının Robert’i terk etmesinden sonra
ortalık iyice karışır. İzlenmesi son derece zor sahneleri olan
filmin, birçok ülkede gösterimi yasaklandı. Yönetmen 1991’de filmin
devamını da çekti. Kariyerini de bu tarz b tipi korku filmleriyle
sürdürdü.
DOĞU ALMANYA YÖNETMENLERİ
Doğu Almanya’nın en önemli yönetmenleri olarak Egon Günther,
Iris Gusner, Kurt Maetzig, Siegfried Kühn ve Konrad Wolf isimlerini
sayabiliriz. Egon Günther’in Weimar'daki Lotte adlı filmi 1975'teki
Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'a aday gösterildi. 1985
yılında, Moringa adlı filmi, 35. Berlin Uluslararası Film
Festivali'nde Altın Ayı adayı oldu. Kurt Maetzig, Doğu Almanya’nın
ses getiren ilk yapımlarına imza attı. Yurtdışında Doğu Almanya’yı
temsil etti. Moskova Film Festivali’nde bir çok kez jüri üyesi
oldu. Konrad Wolf, Nazi iktidarıyla birlikte uzun süre Rusya’da
kalarak VGIK'te sinema eğitimi aldı. Daha sonra yurduna dönüp
DEFA'da film yönetmeni olarak çalıştı. 1965'ten 1982'deki ölümüne
dek GDR Sanat Akademisi'nin müdürlüğünü yaptı. Kontrad Wolf ve
Kardeşi Doğu Alman istihbaratını yöneten Marcus Wolf’un efsanevi
yaşamları ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç.
İki devletin bir araya gelmesinden sonra kendilerine yapımcı
bulabilen Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin yönetmenleri filmler
çekmeyi sürdürebildiler. Birçoğu televizyon projelerinde yer alan
bu isimler arasında en istikrarlısı Doğu Almanya’nın son yılarında
kısa filmler çekerek sinemaya adım atan Andreas Dresen’dir.
Dresen’in, Clemens Meyer'ın romanından uyarladığı 2015 yapımı Biz
Rüya Görürken isimli filmi Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla kısıtlı
imkanlar içindeki bir grup Doğu Almanyalı gencin birleşik
Almanya’nın ışıltılı ama yozlaşmış dünyasında kendilerini ve yeni
dönemi keşfetmelerini anlatır. Romanın yazarı Clemens Meyer ve
filmin senaristi Wolfgang Kohlhaase de Andreas Dresen gibi Doğu
Almanya’da yetişmiş isimlerdi.
EŞCİNSEL FİLMİYLE DOĞU ALMANYA'YA VEDA
Heiner Carow’un Berlin Duvarı yıkılmadan önce 1989’da çektiği
Coming Out filminin gala gösterimi Berlin Duvarı’nın yıkıldığı güne
denk geldiği için Demokratik Almanya’nın son yapımı sayılır. Film
eşcinsel bir bireyin yaşamına odaklanan bir yapımdı. Filmde dönemin
insan ilişkilerini, eşcinsellerin yaşam pratiklerini ve Doğu Berlin
şehrinin geniş çekim görüntülerini görmek mümkün. Filmde görülen
kültürel ortamın canlılığı da dönemin Doğu Almanyası için fikir
verir.
DEFA: NAZİ MİRASINDAN SOSYALİST
ANLAYIŞA
Almanların meşhur film stüdyosu UFA, Doğu’da kaldığı için Doğu
Almanya, kısmen sinema namına daha şanslıydı. UFA bu dönemde DEFA
ismini aldı ve Doğu Almanya sineması DEFA stüdyolarında varlığını
inşa etti. Resmi kaynaklara göre 1946’dan 1990’a kadar DEFA
bünyesinde; 750 civarı uzun metraj film, 40’a yakın çoğunluğu öteki
sosyalist devletlerle olmak üzere yurtdışı ortaklı film ve 750
animasyon olmak üzere, belgesel, haber görüntüsü ve kısa filmlerle
toplamda 7500 filmlik bir arşiv oluşmuş durumda.
Konu olarak bakarsak; Antifaşizm, Nazi eleştirisi, İkinci Dünya
Savaşı, Yahudi soykırımı üstüne çok sayıda film yapıldı. Bununla
birlikte bir kısmı çeşitli aşamalarda yasaklanan yapımlarda;
bireysel sıkıntılar, kadın erkek ilişkileri ve psikolojik filmler
de bu ülke sinemasında kendine yer buldu.
Doğu Almanya üstüne Batı’da ve Hollywood’da çekilen filmlerde
ülke bir kötülük imgesidir. Kaotik bir atmosfer içinde resmedilir.
Ülkedeki yaşam deneyiminden haberdar olunması ve geçtiğimiz
yüzyılın en başat konusu olan soğuk savaşı tek merkezin
ürünlerinden görerek manipülasyona maruz kalmamak için Doğu Almanya
filmleri keşfedilmeyi bekliyor. Doğu Almanya’yla ilgili geniş
kitlelerin en önemli referansının Florian Henckel Von
Donnersmarck’ın 2006 yapımı filmi Başkalarının Hayatı- Das Leben
der Anderen olduğunu hesaba katarsak bu gerçeklik daha da netleşir.
Özellikle son yıllarda eski Doğu Almanya vatandaşlarıyla yapılan
anketlerde ilk yılların büyük beklentili illüzyon döneminin aksine,
geçmiş dönemdeki yaşam kalitelerinin daha müreffeh olduğunu
belirtenlerin oranları giderek artıyor. Belki bu filmler
keşfedildiğinde; konut, kreş, eğitim ve işsizlik sorunlarına çözüm
üretmeyi görevi sayan ancak görünüm olarak hiç de parlak olmayan,
gri tonlu bu mütevazı eski dünya devletine olan özlem daha iyi
anlaşılabilir.