Kürtçe, Sanskritçe değildir

Niçin Kürtçe yerine Sanskritçe yazılmıştır? Etik ilkeleri, yayın ahlakını, metne sadakati ve tercüme haysiyetini bir tarafa bırakırsak yayınevi, yayına hazırlayan ya/da çevirmen bunun bir gün ifşa edileceğini hiç mi düşünmediler? Kürtlerin çok-dilli bir halk olmasından ötürü bu sansürü bir gün fark edeceklerini hesaplayamadılar mı? Ya da bu kişiler en temel mantık ilkelerinden de mi habersizdiler? Zira Sanskritçe’nin Hint din ve edebiyat dili olduğunu da mı bilmiyorlardı?

Abone ol

Adem Yıldırım*

Aristoteles mantığının temel ilkesi olan özdeşliğe göre A, A’dır. Yani bir şey ne ise, odur, başka bir şey değildir. Örneğin Kürtçe, Kürtçe’dir. Sankritçe, Sankritçe’dir. İkinci ilkesi çelişmezliktir. Bir şey aynı anda hem kendisi hem de kendisinden başka bir şey olamaz. Buna göre « A, A Olmayan Değildir » şeklindedir. Bu ilkeye göre çelişik iki önermeden birini doğru kabul ettiğimizde, diğerini zorunlu olarak yanlış kabul etmemiz gerekir. Örneğin eğer Kürtçe, Kürtçe ise O halde Kürtçe, Sanskritçe Değildir. Buna modern/sembolik mantık totoloji demiştir zira bir şeyin kendine özdeş olması aynı zamanda çelişmezliğini de bildirir ancak bu bize, yeni bir bilgi vermemektedir. Bu akıl yürütmenin en temel kuralıdır. Gerçi modern/sembolik mantıkla bunun yeniden düzenlendiği Frege, Russel ve Wittgenstein’ın katkılarıyla mantığın matematikle; olgularla, dünyanın resmiyle ve de dilin dünyayla ilişkisiyle yeniden tanımlanır. Ancak konumuz mantığın evriminden öte, ki mantığı sadece bir araç (organon) olarak kullanıyorum burada, Kürtçe’ye yapılan bir sansürün ifşasıdır.

GÜN GEÇMİYOR Kİ BİR SANSÜRLE KARŞILAŞMAYALIM

Gün geçmiyor ki bir sansürle karşılaşmayalım. Bunlardan bir tanesi Fransızca’dan Türkçe’ye tercüme edilirken yapılmış olan sansürdür. Bunun için öncesinde kitaba bir girizgah yapmak gerekiyor. Buna göre kitapları birçok dile çevrilen ve dünya çapında hatırı sayılır okuru olan Eric-Emmanuelle Schmitt adlı Fransız yazarın Oscar et La Dame Rose (Türkçe’ye yapılmış tercümesi: Oscar ve Pembeli Meleği) adında, lösemi hastası olup Tanrıya mektup yazan, on yaşındaki bir çocuğun hikayesini anlatan bir kitabı söz konusudur. Bu kitabın hikayesinde çocuğun hastanede geçirdiği 12 günü anlatılmaktadır. Bu hastanede giysilerinin renklerinden dolayı -pembe kadınlar- denilen hemşireler çalışmaktadır. Esas olan, emekli olmuş ancak halen aktif olan Mamie-Rose denilen Pembe Kadının Oscar ile olan diyaloğu konu edinmektedir. Oscar, ailesine ve orada çalışanlara ölümle ilgili şeyler anlatır ancak kimse onu dinlemez, Pembeli Kadın dışında. O da Oscar’a, Tanrı’ya mektuplar yazmasını teklif eder. Zira Oscar öleceğini bilir. Bunu da, Doktor Düsseldorf Oscar'ın ölüme mahkum olduğu gerçeğini onun ebeveynine söylerken kulak misafiri olur. Onlar da oğullarına mesafeli yaklaşırlar hatta öpmekten kaçınırlar. Oscar ise onlara öfkelenir ve onları alçaklıkla nitelendirir. Artık ailesini görmek istemez.

Diğer taraftan Pembe Kadına, Oscar'ı 12 gün boyunca ziyaret etme izni verilir. Aralarındaki bu duygusal bağın işlendiği kitap 2002 yılında yayınlanmıştır. 2003 yılında yazarı tarafından tiyatroya uyarlanmıştır. Kitabın Türkiye’de ağırlanması ilkin Yıldız Kenter’in tek kişilik oyunuyla daha sonra Bilgi Kültür Sanat Yayınevi (şimdi Bilgi Yayıncılık) tarafından Nisan 2004’te Bahadırhan Bozkurt tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş ve Ahmet Nuri Yüksel tarafından yayına hazırlanmıştır. Duygu yoğunluklu ve hüzünlü bir içeriğe sahip olan kitap yazarın en çok okunan kitabı olarak kabul edilmektedir. Bu kitabı ilk elime aldığımda ilkin sıkılmıştım ancak sayfalar ilerledikçe daha da ilgi çekici olmuştu. Zira mektuplar sıralandıkça bir sonrakinde ne yazdığını merakla dolarken, nihayet bu yazının konusu olan 7. mektuba geldim. Bu mektup yine “Sevgili Tanrım (Cher Dieu)” ile başlayarak ilerlerken ve her şey kendi seyrinde akarken yazarın sorduğu sorulardan birisinin verdiği şaşkınlıkla saatlerce kalakaldım. Beni bu kadar şaşkına çeviren, aslında basit bir soruydu. Zira şaşkınlık ve sevinçle karışık bir duyguyla sarmalandım. Yazarın özellikle o soruyu sormasının asıl nedenini sorguladım; bağlamı içinde düşünüldüğünde bir mesaj niteliği taşıdığını düşündüm. Soru şöyle: Qu'est-ce qu'ils allaient m'offrir encore ? Un puzzle de dix-huit mille pièces? 'Des livres en kurd e'? Une boîte de modes d'emploi? Mon portrait du temps que j'étais en bonne santé? (1).

Türkçesi: (Noel’de ailesinin ziyaretini kast ederek) Onlar bana başka ne teklif edeceklerdi? On sekiz bin parçalık bir yapbozu mu? Kürtçe kitapları mı? Bir talimat kutusu mu? Sağlığımın iyi olduğu zamanlardaki portremi mi?

DENEYİMLERİM BENİ BİR KERE DAHA DOĞRULAMIŞTI

Burada Kürtçe kitaplar ibaresi beni duraksattı ve de üzerine saatlerce düşündüm. Bir keresinde de bu şaşkınlığı, Theo Angelopoulus’un Ulis’in Bakışı ile Leyleğin Geciken Adımı filmlerindeki Kürtçe ağıtlarda yaşamıştım. Neden şaşırmıştım ki? Cevabı daha derinlerde yatıyor galiba bu sorunun? Ortadoğu’da müesses nizam(lar) tarafından Kürtçe diye bir dilin olmadığını kanıtlamak için donatılmış bir pedagojiden geçen ve bunun yarattığı defoların farkında olan her Kürdün semptomatik bir es verdiği bir aralık olmalı bu şaşkınlık. Bu, “sen yoksun”; “artık varsın ama aslında yoksun” söylemine karşı, yarasıyla varlığını kanıtlamaya çalışan bir travmanın nüksetmesidir. Nitekim her ansiklopedinin, her külliyatın, her bağlamsal metnin içinde Kürt(çe) sözcüğü aranır ve doğru tarif edilmiş midir diye orada yarasına bakılır. Neyse sonra yazarın bu ibareyi kullanmasının amacını sorguladım. Zira Oscar denilen bir çocuğa ailesi neden Kürtçe kitap getirsin ki? Oscar’ın Kürtçe okuma olanağı ya da gerçekliği nedir? Yazar öylesine mi yerleştirmişti yoksa mesaj mı vermek istemişti? Bağlamına göre yazarın, çocuğun ailesine karşı olan öfkesiyle içinde bulunduğu sıkıntıyı bu şekilde tarif ettiğini düşündüm ve sorularımı erteleyip okumaya devam ettim. Ancak kitabın Türkçe’ye tercümesinde bu sözcüğün geçip geçmediğini merak ettim. İnternetten baktığımda, kitabın tükendiği yazıyordu. Sabah olsun da kütüphaneye gidip 7. mektubun 3. pasajına bakmak için can atıyordum. Ancak henüz tercümesini görmeden bir tahminde bulunmuştum ve de yanılmadığımı anladım. Deneyimlerim beni bir kere daha doğrulamıştı. Buna göre ilgili pasajın tercümesi şöyledir: “Bana daha ne getirmiş olabilirlerdi? On sekiz bin parçalık yap boz mu? Sanskritçe kitaplar mı? Bir kutu kullanma kılavuzu mu? Sağlıklı olduğum zamanlardan bir portremi mi?” (2).

KÜRTÇE SANSÜRLENMİŞ YERİNE SANKRİTÇE YAZILMIŞ

Evet kitabın orijinalinde Kürtçe kitaplar ibaresi varken Türkçe’ye tercümesinde Sanskritçe kitaplar tabiri kullanılmıştı. Yani Kürtçe’ye açık ve net bir biçimde sansür uygulanmıştı. Naif bir edayla bunu neden yaptıklarını sordum kendi kendime: Acaba yazarın yanlışlıkla yazdığını mı düşündü çevirmen ya da yayınevi? Yazar Kürtçe diye bir dil olmadığını (!) bilmiyor muydu acaba? Ancak aynı yazarın okuduğum iki kitabından da anlaşılacağı gibi Ortadoğu coğrafyasını iyi bildiğini bizzat gördüm. Zira Iraklı bir gencin Saddam dönemini ve sonrasında Londra’ya kaçışını konu alan, başlığı İngilizce olan ancak Fransızca yazdığı, Ulysses From Bagdad (Bağdatlı Ulis) kitabında, Irak’ta yaşayan Kürtlere yapılan baskı ve zulmü anlatmaktadır. Yine yazarın ilginç kitaplarından olan, yayınevi ve çevirmenin aynı olduğu Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri (Monsieur İbrahim et Les Fleurs du Coran) eserinde, içsel yolculuk, sufilik vs. işlenmekte ve kitabın hikayesi İstanbul’da son bulmaktadır. Mösyö İbrahim denilen karakter, kendisini Altın Hilal’den (Croissant d’or) gelen biri olarak tanıtıyor. Kısaca yazar Ortadoğu coğrafyasını iyi bildiği için yukarıdaki soru, ihtimal dışıdır. Lafı uzatmadan söylemek gerekirse Kürtçe sansürlenmiş yerine Sanskritçe yazılmış. Benzer bir sansürün Paulo Coelho’nun Can Yayınları tarafından basılan “On Bir Dakika” romanında da yapılmıştı (3). Daha bilemediğimiz birçok metinde bu sansürün yapıldığından eminim. O halde sormak gerekir: Niçin Kürtçe yerine Sanskritçe yazılmıştır? Etik ilkeleri, yayın ahlakını, metne sadakati ve tercüme haysiyetini bir tarafa bırakırsak yayınevi, yayına hazırlayan ya/da çevirmen bunun bir gün ifşa edileceğini hiç mi düşünmediler? Kurdlerin çok-dilli bir halk olmasından ötürü bu sansürü bir gün fark edeceklerini hesaplayamadılar mı? Ya da bu kişiler en temel mantık ilkelerinden de mi bi habersizdiler? Zira Sanskritçe’nin Hint din ve edebiyat dili olduğunu da mı bilmiyorlardı?

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baksaydılar Sanskritçe’nin Kürtçe olmadığını, ikisinin farklı halklar ve farklı dillere mensup olduklarını göreceklerdi. Ayrıca Kürt’ün Kürt, Ermeni’nin Ermeni, Hindu’nun Hindu, Sanskritçe’nin Sankskritçe olduğunu o sözlüğün açıklamalarında göreceklerdi. Ayrıca Batı dillerinde dil ile halk isimlerinin aynı şekilde yazıldığını bilmiyorlar mıydı? Kurd ve Kürtçe sözcüklerinin karşılığına, Fransızların Kürte, İngilizlerin Kurdish, Almanların Kurdisch, İtalyanların Curda/o, İspanyolların Kurda/o, Arnavutların Kürt, Macarların Kürt derken acaba onların bilip de kimsenin bilmediği bir şey mi var? Eğer varsa bunu kamuoyuyla paylaşmaları gerekiyor zira yaptıkları Aristoteles mantığına aykırıdır.

Dipnotlar: 

1) Eric-Emmanuel Schmitt, Oscar et Dame Rose, Albin Michel, Paris 2002, s.78

2) Eric-Emmanuel Schmitt, Oscar ve Pembeli Kadın, Bilge Kültür Sanat (Bilgi Yayıncılık), İstanbul 2004, s.51

3) Kitabın çevirmeni Saadet Özen ise “Kitap zaten tamamen başka bir hikayeyi anlatıyordu” diyerek, sansürde payı olmadığını savunmuştur. Yukarıdaki çeviride de bağlamından yoksun bir şekilde Kürtçe kitaplar denilmektedir. Çevirmenin ya da yayınevinin muhtemelen savunmalarına karşın bu ibare burada dursun.

4) Bence diğer dillerden Türkçe’ye tercüme edilen her kitabın olmazsa da hassas olanların takibinin yapılması gerekir. Sansürden öte, yapılmış olan bu çevirilerde önemli ölçüde hatalarla karşılaşmak mümkündür. Bu da okurda yanlış bir bilincin oluşmasına neden olmaktadır.

* Dr. (Felsefeci), 375 no’lu KHK’nın Geçici 35. maddesine gereğince, 2014 yılında ulusal hakemli bir dergi adına Kürtçe röportaj yaptığı için, Adıyaman Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden ve kamu görevinden ihraç edilmiştir.