Kavramlar; sosyal bilimlerin mutfak malzemeleri,
erzak deposu. Bir soruna dair analiz;
kavramlar, o sorunun etrafında dönüp duran kavramlar üzerine
yapılan serin kanlı bir tartışma, bir müzakere değilse, hiçbir
şeydir; Fikret Başkaya Hocanın şeyleri adıyla çağırmak
olarak tanımladığı hususu ben de çok önemsiyorum:
“İdeoloji ne?” dense, şeyleri adıyla çağırmamak, tevil
etmek, çarpıtmak ve/ya unutturmak derdim. Sahi, eğer ideoloji
bir yanılsama, Althusser’in altını çizdiği gibi;
“…bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki hayalî
ilişkileri”(1) ise şeyleri adıyla
çağırmamak da bize devletin ideolojik aygıtlarını
işaret etmez mi? Bu ideoloji, bu şeyleri adıyla çağırmama,
yanılsama Kürt Sorunu’nda da Anadolu insanının, Türkiye Cumhuriyeti
yurttaşlarının -yine Althusser’den destek alarak söyleyeyim-
“..gerçek varoluş koşullarını hayalî bir biçimde tasarla[malarına]”
neden olmuyor mu? Kafanızı şişirmeyeyim… Yanılsamanın
ideolojinin; şeyleri adıyla çağırmamanın da
yanılsamanın gübresi olduğunu düşünüyorum.
Tanımlamadan kavramlar üzerinde sohbet etmeden göz alıcı
elbisesiyle biz nâçiz kullarına mah-cemâlini gösteren yüce
kralımızın giyim zevkini tartışamayız; yüce kralımızın hiçbir şey
giymediğini söyleyen o çocukcağızın da kulağını boş yere çekip
durmayın. Tamam, patavatsız ama patavatsızlığı,
fütursuzluğu kötü niyetinden değil; bizler kadar ideolojiye
maruz kalmamasından, gerçek varoluş koşullarını hayalî bir biçimde
tasarlamayı henüz becerememesinden kaynaklanıyor.
Gelelim zurnanın zırt dediği yere: Ben Kürt Sorunu’nun
Kandil’le, Abdullah Öcalan’la, Rojava’yla, PYD’yle, Murat
Karayılan’la… hatta genel olarak sıradan Kürtlerle bile alâkalı
olduğunu düşünmüyorum. “Kürt Sorunu yok, Türk Sorunu vardır”cıları
da bir kenara koymak lazım. Sorun etnik olmadığı gibi,
teröre indirgenerek de tanımlanamaz; hele hele sadece
kişiler ve örgütler üzerinden Kürt Sorunu’nun
konuşulması da bizi yine Althusser’in Devletin İdeolojik
Aygıtları kitabına götürür.
Ya “Kürt Sorunu”? Lösemiye Kan Sorunu, katarakta
Göz Sorunu, egzamaya Deri Sorunu deyip geçmek ne
kadar doğruysa, yıllardır yüreğimizi yakan bu heyûlâya da Kürt
Sorunu demek o kadar mantıklı. Varın, alışkanlık
diyelim, galat-ı meşhur diyelim; daha ehvenini bulana
kadar buna tahammül edelim.
Kişilere ve örgütlere; teröre ya da
bir etnik aidiyete indirgemeden tanımlamak gerekirse
-bırakın Tanzimat sonrasını- 1984’ten bu yana kronikleşen bu
sorunun bir demokratikleşme sorunu olduğunu görmemiz
gerekiyor. Hiç kuşkusuz sorun, sadece politik düzlemde
(demokratikleşerek) çözülecek bir sorun değil ve yine hiç kuşkusuz,
sorunun sosyo-ekonomik temellerini dikkate almayan bir argümanın,
bir çözüm önerisinin bu sorunu çözebilmesi de mümkün değil. Sadece
Kürtleri değil, Türkiye’nin tüm renklerini içine alacak
bir demokratikleşmenin tek başına sorunu çözeceğini değil,
sorunları tüm yönleriyle çözebilmek için ihtiyaç duyduğumuz
politik iklimi yaratmak açısından acil ve öncelikli
olduğunu düşündüğümü de belirtmeliyim.
Eğer bu konuda hemfikirsek devam edelim. Lafı dolandırmanın
âlemi yok: Eğer Kürt Sorunu bir demokratikleşme
sorunuysa bunun başlı başına bir etnisiteye, bir
coğrafyaya ait bir sorun olmadığını; hatta tek
başına bir sorun olmadığını da kabul etmemiz gerekiyor. Daha
açık mı olsun? “Kürt Sorunu yoktur!” “Türkiye’nin
demokratikleşme sorunu” vardır! Nitekim, unutmamalıyız
ki, Türkiye’nin demokratikleşme sorunu, Kürtlerin
yaşadıkları sorunları da, işçi sınıfının yaşadığı
sorunları da, Alevîlerin yaşadıkları sorunları da,
kadınların, LGBT+’ların yaşadıkları sorunları da
Türklerin yaşadıkları sorunları da kapsamaktadır:
Alevîlerin sorunlarını konuşmadan Kürt Sorunu’nu, kadın hareketini
ve sorunlarını konuşmadan Kürt Sorunu’nu, Türklerin yaşadıkları
sorunları konuşmadan, emekçilerin sorunlarını konuşmadan, bir
nefret objesi haline getirilen LGBT+’ların sorunlarını konuşmadan
Kürt Sorunu’nu konuşmak tansiyon hastasına limon suyu içirmekten
fazlası değildir. Ne biliyim, belki de plasebo etkisidir; sonuçta
iyi geliyor.
Ne vahim! MHP için Kürt Sorunu, PKK’nın silah bırakmasından,
Erdoğan/AKP için Kürtlerin ona destek vererek yeniden seçilmesinin
yolunu açmasından, İmralı Heyeti -belki hepsi değilse de bu heyetin
dili, yüzü Sırrı Süreyya Bey- için de barışmaktan
(iki taraflı ateşkesin kibarcası deyip gülümseyin; ciddiye
almayın) fazlası değil.
Hatırlayalım; Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve Ahmet
Türk’le beraber 11 Ocak 2025’te Abdullah Öcalan’ı İmralı’da ziyaret
ettikten sonra basına yaptıkları açıklamada “…kamuoyunda sıklıkla
çözümle barış kavramları[nın] birbirine karıştırıl[dıklarını]
Bu[nun] doğru [olmadığını] Barış[ın] bir sarılmayla bile
oluşturulacak bir şey [olduğunu]” belirtmiş “Çözüm[ün] demokratik
bir mücadele ve uzun soluklu bir iş” olduğunun, “Sorun alanlarıyla
ilgili olarak bunun uzunluğu[nun] derinliği[nin] değiş[eceğinin].
Şu an için kurmaya çalıştı[kları şeyin çözüm değil]
barış”(2) olduğunun altını çizmişti. Hakkını
yememek lazım, Selahattin Demirtaş aynı saatlerde “…sürecin ete
kemiğe bürünebilmesi için, güven verici somut adımların hızlıca
atılması” gerektiğini belirterek…siyasal barış[ın], beraberinde
toplumsal barış yani demokratikleşme, eşitlik, adalet ve
özgürlükler mücadelesinin tüm kanallarını açacak şekilde yapılırsa
kalıcı” olacağının altını çiziyordu.(3)
Geçtiğimiz yıl ekim ayı başında, TBMM’nin yeni Yasama Yılı
açılışında Bahçeli cini şişeden çıkardı. Artık Türkiye’nin önünde
sadece ama sadece iki yol var: ya Kürt Sorunu’nu Kürtleri de
kapsayan ama onları çok çok çok aşan bir demokratikleşme sorunu
çerçevesinden ele alarak çözmek; ya da -tıpkı bir önceki Çözüm
Süreci’nde olduğu gibi- iyiden iyiye katmerlendirmek;
sorunu iyiden iyiye bir kan davasına, bir kabile
kavgasına, -insanın yazmaya eli varmıyor ama- bir iç
savaşa, evet iç savaşa, döndürmek.
Bahçeli cini şişeden çıkarttı; cin, önümüze on binlerce, on
binlerce taş koydu. Tedâriksiz hâcete giden bu zevat (yani hem Kürt
Sorunu’nu yeniden seçilmenin anahtarı olarak gören Cumhur
Koalisyonu hem DEM Parti ve İmralı Ekibi hem okey masasının
beşincisi CHP hem de Bahçeli’nin boşalttığı siyasal alanı
doldurmaya pek hevesli Ümit Özdağ, Yavuz Ağıralioğlu ve bu
partilerin oligarkları) bu taşlara bakıp sevinebilirler; lâkin,
üzgünüm ki, cinin getirip önümüze koyduğu on binlerce taş o iş için
değil. Gelinen noktada ya bu taşları birbirimize atacağız ya da
onlarla barışın yolunu döşeyeceğiz.
Keyifli günler…
NOTLAR:
(1) Althusser, Louis, Devletin İdeolojik
Aygıtları, İletişim Yayınları, İstanbul, 4. Baskı, 2000, s.51
(2)
https://www.youtube.com/watch?si=79vu84pJ2wWCeJii&v=OKyRSTLtXt8&feature=youtu.be
(3) Demirtaş’ın X’te yayınlanan
açıklaması için bkz.: https://x.com/hdpdemirtas/status/1878066033770074559/photo/1