Koronamanya

Dünyayı “bize karşı onlar” şeklinde görmek bizi, yaşamın ve sağlığın toplumda gerçekleştiği gerçeğine karşı yabancılaştırır. Bulaşıcı hastalıklar örneğinde, kötü patojenin ötesine bakmayı ve virüslerin mikrobiyomdaki rolü nediri tekrar düşünmemiz gerekir.

Abone ol

Reşat Volkan Günel*

Bu yazıda 2 iddiam var:

Birincisi, eski tip sermayenin ve köhne devlet totaliterliğinin çöküşe geçtiği, kapitalizmin kabuk değiştirerek yeni versiyonu eşliğinde küresel bir gözetim denetim toplumuna doğru insanlığın yelken açtığı iddiası;

İkincisi, virüsle olan mücadelenin yanlış yorumlanarak, sağlık ve genel olarak dünyadaki canlı yaşamı açısından daha kötü sonuçlara gebe olacak tedbirlere başvurulduğu iddiası.

Kitleler aldatılmadı, gözetim ve denetim toplumunu arzuladılar!

Küresel bir totaliter rejimin eşiğinde miyiz?

Ne olacak bu burjuva hezeyanları?

Tedbir alırken neyin sağlıklı olduğuna nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?

Burada henüz sağlıklı veri akışı olmadan (Şubat sonu İtalyasında) devletin ekonomik nedenlerle tedbir almaktan imtina edişini görmezden gelerek, alınması istenen önlem kararlarına karşı cepte tuttuğu istisna hali teorisini hemen işletime sokan Agamben’in çıkışını eleştirdiğimi belirteyim. 

Keza günümüzde ne ittifak halinde hareket eden devletler ne de tek vücut bir sermaye görmediğimi de belirtmek isterim. Ortada eski devlet ve gerici sermayenin bir tür otorite kaybı/çöküşü söz konusu. Salgın ile birlikte Big Tech ve benzeri sermaye ile prekaryanın başını çektiği merkezsiz ama kolektif bir arzunun harekete geçirdiği kapitalizmin yeni bir örgütlenmesi söz konusu. Bu çerçevede bilinmezlikle zapturapt altına alınan kitlelerin umarsızca gözetim/denetim arayışı. Yeni teknolojilere (3D printing, AI, drones, uzay madenciliği, yeşil enerji) kucak açan kapitalizm çürüklerini atarak kabuk değiştiriyor..

Sonuç olarak, kanunsuz yasaklar, ortada korkutularak rızası alınmış bir halk; yoğun bir gözetim-denetim, zorla tıbbi tedavi, seyahat ve toplanma özgürlüğü kısıtlamaları, hiç olmadığı kadar dezenformasyon, sivillerin polise dönüşmesi bir tür işbirlikçi vatandaş...

Bunların çoğu Covid-19'dan önce de varlardı; şimdi karşı çıkılamaz hale geldiler. 11 Eylül’ün normalleştirdikleri gibi..

Yaşam kamusaldan özel alana göçüyor;

Amfisiz online okul, binasız eğlence, salonsuz spor, plazasız iş: Covid-19, daha önce de var olan politik, ekonomik ve sosyal yenilikleri/eğilimleri artık zorunlu biçimde uygulanabilir kılıyor.

Covid’le ilgili şu ana kadar ortaya koyulan tüm istatistikler ve tarih saptamaları yanlış. Amerikanın keşfi 1492’dir demek gibi bir yanlıştan bahsediyorum.. 1 Ocak - 21 Ocak arası Wuhan’dan 7 milyon insan dışarıya yolculuk yaptı. Virüsün ilk izleri bizi en azından Kasım 2019 başına kadar götürüyor. Son bir çalışma, şu ana kadar tahminen vakaların yüzde 86’sının kayda geçmediğini ortaya koyuyor.

Günün sonunda kendisi anlaşmazlık konusu olan bir ölüm oranı, aslında sadece ‘bu kış grip ağır geçiyormuş’tan mı ibaret?

İstatistiki olarak ölümler korkulandan daha düşük olursa, bazıları bunu kontrol sisteminin çalışmasına bağlayacak bazıları ise hastalığın bize söylendiği kadar tehlikeli olmadığının bir göstergesi olarak sunacak.

1,5 milyarlık Çin’de ne oldu da vaka artışı durdu, hatta yaşam gitgide “ yeni normale” dönüyor. Neden? Bilmiyoruz. 20 gündür evde kapalı olan İtalya sayı olarak ölümün en çok olduğu yer? Yine, nedenini bilmiyoruz! Salgında en başarılı memleketlerden Singapur’da okullar hiç tatil olmadı...

Diğer yandan sebebinin kesin olarak bilinmesine, 50 yıldır da tedavisinin mümkün olmasına ve üstelik korunabilir bir hastalık olmasına karşın, hâlâ dünyada en yaygın ve ölümcül bulaşıcı hastalıklardan biri olmaya devam eden VEREM yılda üç milyonu aşkın insanın ölüm sebebi!

Her yıl 5 milyon çocuğun ölüm nedeni açlık! 80’lerin başından beri AIDS’e bağlı ölümler 20 milyonu geçti. Sadece 2018’de 770bin kişi öldü ama prezervatif hâla parayla..

Burada ölümleri yarıştırmıyorum. Covid adına yaşamda radikal değişikliğe gidilirken diğerlerinde neden hiçbir şey yapmıyoruz durumunda oluşu sorguluyorum.

Aslında nedeni belli. Covid dışında saydıklarımdan biz beyaz muhitlerde yaşayanlar zaten izole olmuş haldeyiz, bir takım radikal jestler ve birkaç hayırseverlik organizasyonu tatmini sağlıyor. En kötü Somali yaz 6666’ya gönder 5tl yardımını yap geç..

Covid o kadar da tehlikeli değil hiçbir şey yapmayalım demiyorum, ama ya bilmediklerimizden ve korkularımızdan daha kötü bir gelecek bizi bekliyorsa? Sadece özgürlüklerin temelli yok edilişinden bahsetmiyorum.

Buyurun geçelim ikinci kısıma;

Bu yaşam ve ölümün hikayesi..

Charles Eisenstein, Mart 2020 tarihli yazısında çok önemli bir meseleyi gündeme taşıyor.

Bakterilerin ve virüslerin yaşamımızdaki ve yaşamdaki önemi ve değeri Bakteriler dünyadaki canlı yaşamın müsebbibiyse virüsler de canlılardaki çeşitliliğin ana nedenidir. Özetle, birisi varlığın diğeri ise mânanın mimarı.

Evet, salgın, insanlık için bir tehlike ancak peki madalyonun diğer yanı? Aşırı hijyen ve sıkı sosyal mesafenin yol açacağı bağışıklık sistemindeki bozulma?

“Sağlıklı ve güçlü bir bağışıklık için gerekli olan sadece sosyal temas değil, aynı zamanda mikrobiyal dünya ile temastır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, mikroplar düşmanlarımız değil, bilakis sağlıklı yaşamdaki müttefiklerimizdir. Bakteri, virüs, maya ve diğer organizmaları içeren çeşitli bağırsak biyomu, iyi işleyen bir bağışıklık sistemi için gereklidir ve çeşitliliği, diğer insanlarla ve dahi diğer canlılarla temas yoluyla korunur. Aşırı el yıkama, aşırı antibiyotik kullanımı, sınırsız aseptik temizlik, insanlarla hatta diğer canlılarla temas eksikliği, yarardan çok zarar verebilir. Ortaya çıkan alerjiler ve otoimmün bozukluklar, bulaşıcı hastalıktan daha kötü sonuçlara yol açabilir. Sosyal ve biyolojik olarak sağlık toplumdan gelir. Yaşam ise tek başına ve izolasyonla gelişmez.”

Ayrıca dünyayı bize karşı onlar olarak görmek ne kadar doğru?

“Dünyayı “bize karşı onlar” şeklinde görmek bizi, yaşamın ve sağlığın toplumda gerçekleştiği gerçeğine karşı yabancılaştırır. Bulaşıcı hastalıklar örneğinde, kötü patojenin ötesine bakmayı ve virüslerin mikrobiyomdaki rolü nediri tekrar düşünmemiz gerekir.

Zararlı virüslerin çoğaldığı vücut koşulları nelerdir? Neden bazı kişilerde hafif semptomlar, bazılarında ise şiddetli semptomlar görülür? Grip, soğuk algınlığı ve benzeri ölümcül olmayan hastalıklar, sağlığın korunmasında hangi olumlu rolleri oynarlar?”  Bunlara kafa yormalıyız.

Yine Eisenstein’ın da belirttiği gibi bakteri ve virüslerle savaş düşüncesi; Terörle Savaş, Suçla Savaş, bahçenizdeki yabani otlarla savaşa kadar varan aslen psiko-politik olarak savaştığımız sonsuz savaşlarla benzer sonuçlar getirir. Bir kere savaşlar sonsuz savaş üretir; ikincisi, dikkatimizi doğrudan hastalık, terörizm, suça yöneltmek onları doğuran saiklerle/arka planla aramıza etten duvar örer..

Antiviral ürünleri sıklıkla kullandığımızda bunun ekosistem üzerindeki etkilerinin ne olacağını düşünen oldu mu? Virüslerin yaşam ağının ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamadığımız sürece, sadece insanı merkeze koyduğumuzda bunu aklımıza getirmeyeceğimiz bir gerçek.

“Virüsler koşullar uygun olduğunda, harekete geçerler, semptomları bazen konakçıyı öldürür, ama çoğu kez, örneğin mukus deşarjı (sümük atma) yoluyla birikmiş toksik döküntüleri temizleyerek veya yakarak (vücudun ateşlenmesi) konakladıklarını iyileştirirler de.” (https://charleseisenstein.org/essays/the-coronation/) Buna İngilizcede terrain theory denir. Biz “mıntıka teorisi” diyelim. Buna göre mikroplar mıntıka temizliği yapar, senin buna ihtiyacın var, mıntıkayı güçlü tut çünkü mikroplardan temelli kaçış daha büyük sıkıntılara yol açar.

Sona gelelim. Yaşamak için doğru olan yol nedir? Peki, Ölüm için?

Eskiler ne derler: Allah ölümün bile hayırlısını versin. Yek diğeri, Allah sıralı ömür versin...

Bir de yenilerden bir deyiş, soru olarak formüle edilmiş: Ölümden önce hayat var mı?

Hiçbirimiz makineye bağlı nefes alıp vererek, yalnız ölme riski içinde sevdiklerinden izole bir yoğun bakım ünitesinde olmak istemez - ki bu durum hayatta kalma şansınızın artabileceği anlamına gelse bile. Unutmamalı ki ölüm bir son değildir.

İnsan da diğer canlılar gibi doğumuyla birlikte her an ölmekte olan bir varlıktır. İnsanın bu durumu, hayatın bir gerçeği olarak görüp hangi durumda ve koşulda olursa olsun onu fark etmesi ve her kavramı ve sorunu ölümle birlikte düşünmesi gerekir. Bauman’la bitiriyorum: Ölüm, aklın en büyük yenilgisidir, çünkü aklın mantığının ve aklın gözüpekliğine ve kendine güvenine destek veren –hatta bunları besleyen– boşluğun temelinde yatan saçmalığı dışa vurur.”

Yaşarken ölüme yenik düşmeyelim a dostlar.

* Akademisyen/Near East University