Klasik müzik kentsel dönüşüme nasıl direnir?

Piyanist Senem Zeynep Ercan ile konuştuk. Ercan kentsel dönüşümü ve projeleri “Yıkılmadan Önce” konserlerini anlattı.

Abone ol

Senem Zeynep Ercan bir piyanist ve aynı zamanda kentsel dönüşüm garabetinden payını birden fazla kez almış bir İstanbullu. Fikirtepe’de ailesiyle yaşadığı evin yıkılacağı haberi üzerine Göztepe’ye taşınmış ancak burada kalıcı olmak ne mümkün! Kısa süre sonra bu binanın da yıkımı kesinleşince, birlikte müzik yaptığı mezzo soprano Ekin Bezirganoğlu’yla birlikte ev konserleri düzenleyerek kentin makus talihine dikkat çekmeyi hem de konser salonu arama sorununa bir çözüm bulmayı düşünmüş. “Doyamadığı evine” ağıt yakmıyor ama kentlinin oradan oraya sürülme halini sorunsallaştırmadan, deneyimini müzikle bütünleştirmeden de bir yere gitmeye niyeti yok. Senem’le evi, İstanbulied’i ve sanatsal eylemlere dönüşen “Yıkılmadan Önce” konserlerini konuştuk.

Senem Merhaba. Bahsettiğimiz konserleri Ekin Bezirganoğlu’yla kurduğunuz İstanbulied’le gerçekleştiriyorsunuz. Başlarken kısaca İstanbulied’i tanıyalım mı? Kimsiniz, ne zamandır birlikte müzik yapıyorsunuz?

İstanbulied, yolları İstanbul’da kesişmiş İzmirli bir mezzo soprano ve Bursalı bir piyanist tarafından kuruldu. Ekin, üniversiteden sonra, ben de lisede geldim İstanbul’a. Benim öğrenim hayatım için gerçekleşti şehir değiştirmem, daha sonra da kaldık ailemle birlikte. İTÜ MİAM’da piyano performans alanında yüksek lisans ve doktora yaptım. Bu arada başka müzisyenlerle birlikte müzik yapma fırsatım oldu. Son yıllardaysa her türden kadın vokal müziğe ilgim arttı, biraz da sadeleşmek istedim galiba. Tam da o sırada Ekin’le tanıştık. Ekin de 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı bitirip bir süre operada sözleşmeli çalıştıktan sonra İstanbul’a gelme kararı almış.

.

İlk defa çalıp söylememiz tesadüfen oldu. Kimyamız uydu diyelim ve devam ettik, İstanbulied adını verdik düomuza. Şu anda bizi baskın olarak şekillendiren ve bir araya getiren şey İstanbul. Klasik lied’ler, sahne için yazılmış müzikler, cumhuriyet döneminde yazılmış tangolar, piyano ve vokal için Türkçe şarkılar ve kompozitör arkadaşlarımızın bizim için bestelediği eserleri seslendiriyoruz. Sakin sakin çıktık, kendi hızımızla, sevdiğimiz şekilde ilerlesin istedik. Bir de, en baştan yurt dışında konser vermek istiyoruz dedik, hatta İstanbulied adı da o düşünceyle kondu. Daha yol var tabii, konserler oldukça haber ederiz.

İstanbul’da sizin için önemli bir mekandan, Göztepe’deki evden bahsedelim. Konserlere mekânlık eden senin evin değil mi? Kaç yıldır orada yaşıyorsun?

Eve yerleşeli iki yılı biraz geçti. Ailemle oturduğumuz ev Fikirtepe kentsel dönüşüm projesine dahil edileli ise sanırım 6-7 yıl oldu. Biliyorsunuz o sürede pek çok olay, skandallar, batan şirketler, Büyük Şehir Belediyesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arasında pinpon topu gibi gitti geldi bu proje. Ha gitti ha gidecek derken sanırım şimdi bir tek bizim ada kaldı. Dev binalar dikildi, gözümüzle takip edemeyeceğimiz yükseklikler...

İnsan tabii hiç bir şeye güvenemiyor ve kendini garanti altına almak ister bir hale geliyor. Bu arada bir fırsatımız oldu ve evimiz yıkılırsa yerleşeceğimiz bir yer olsun fikriyle Göztepe’deki evi aldık. Hep de sorduk ev ararken, “biz hemen yıkılmayacak bir yer istiyoruz” diye. Yeşil, sakin bir sokak bulduk; balkona, önündeki çınar ağacına bayıldık. Henüz hiç inşaat da yoktu, oh dedim mis, sessizlik biraz.

Taşındıktan iki ay sonra yöneticimiz müjdeli haberi verdi, apartmana talip var diye. Bir süre anlaşmazlıklar, tartışmalarla uzadı. Neticede karar aşamasına gelindi. Hiç gönlüm yoktu açıkçası. Dönüşüm denen şeyin deprem riskinden önce, tüm ülkeyi dönüştüren, insanlarını oldukları yerden süren, doğayı katleden, para odaklı bir hale geldiğini kavrayalı çok olmuştu. Fakat, bir noktaya kadar direnebiliyorsunuz. Velhasıl bizim Fikirtepe’deki evden önce burası gidecek.

Başta, ev yıkılmadan önce bir parti yapar, tüm duvarları boyarız diyordum. Sonra bizim meselelerimiz bitmez, mesleki derdimiz konser salonu bulmak var ya bir de; madem salon bulamıyoruz hadi dedim biz boşaltana kadar her ay bir de konser yapalım evde. Ufak çapta bir delirme anıydı.

Kentsel dönüşümü genellikle büyük ölçekli bir mesele olarak düşünüyoruz ama aslında “evsel dönüşüm” denen şey her birimizi tek tek kentin merkezinden uzaklaştırıyor, zira kiracıysak dönüşüm tamamlandığında tekrar oralarda kiracı olma imkanımız yok gibi. Ev sahipleriyse bazen geçici, bazen kalıcı olarak ayrılıyorlar semtten. En iyi ihtimalle daha küçük, yükselen binaların etkisiyle daha az ışık alan evlere, yeni komşulara “dönüyorlar”. Sen ne yapmayı düşünüyorsun, nereye gideceksin bu arada?

Aslında insanlar oradan oraya gidip duruyorlar, çok arkadaşım taşındı. Daha ucuz olan yerlerin fiyatları yükseldi. Hepimiz, öyle de çok uzun boylu planlar yapamayacağımızı da bilir şekilde, çevremizden kopmadan yaşayacak mekanlar bulmaya çalışıyoruz. Şehrin içinde yer değiştirmeler, şehir değiştirmelere de dönüyor yer yer. Sanırım o ev ve kök salma hisleri sarsıldı. Hep bir diken üstünde kalma durumu var. Bir lamba almıştım mesela, bir yıldır duruyor, takmadım. Her an gidebilirim fikri, eğreti durmaya sebep oluyor haliyle.

Ben bu hali ülkedeki genel hissiyatla da çok bütünleştiriyorum. Tabii Gezi ve sonrasında bu daha da güçlendi. Şimdilik eşyaların bir kısmını dağıtıp anneme gideceğim, yani Fikirtepe’ye. Bu arada orası ne olur bilmiyorum. Bina bittiğinde neler olacağına dair bir fikrim yok. Fikirtepe’deki hal tamamen başka, 50 katlı binalar, düşünemiyorum bile. Orası korkunç, çok zorda kalmadan öyle bir yerde yasamak istemem açıkçası.

19'uncu yüzyıl Avrupa’sının salon konserleri geleneği İstanbul’da az sayıda evde de olsa yaşatılıyor aslında ama sizin yaptığınız başka bir şey, hem evi bir sorunsalın merkezine koyuyor hem de ev konseri geleneğinin sınıfsal dinamiğini alt üst ediyor. Kimler geliyor konserlere?

Bütün bunları yaparken bir isyan duygusu vardı galiba. Sessiz tabii, ortalığı ayağa kaldırmadan. Konserler küçük çevreler içinde, biraz da sosyal medyada görüldü, o kadar. Kimileri “Aaa ne hoş, ev konseri” diyor. Ben tabii bunu yaparken hoş bir şey olarak düşünmedim. Bir sorunu ifade etme ve paylaşma şeklim ancak yaptığım işle oldu. Konsere başlamadan da kısaca neden yapıyoruz, derdimiz ne, iki konser arasında neler değişti, bunlardan bahsediyorum. Facebook sayfasındaki fotoğraflarımız inşaat alanından, videomuz işçileri izlerken çekildi. Projenin adi “Yıkılmadan Önce” (Tuna Pase koydu çocuğun adını) .Tabii biz Gezi sürecinden sonra başka bir şey olduk. Benim yaptığım işe bakışım da değişti, nasıl aynı kalabilirsiniz ki?

Ev konserlerinin kendi halinde apartman katlarına taşınması da tesadüf değil bence. İster istemez dönüştük. Daha açık, yakın temas, sözlü temas, göz teması ev konserlerini öne çıkarıyor. Yan yana olma fikri, zoraki olmadan konser izleme asabını koruyarak bir arada olmak gelenlerin hoşuna gidiyor. Gelenler birinci ya da ikinci derece tanıdıklarımız. Facebook sayfamızdan izleyip gelmek isteyenler oluyor. Haliyle belirli sayıda kişi gelebiliyor. Ufak ufak yiyip içip, koltuğa, sandalyeye, yere mindere oturuyor insanlar.

Son konserden sonra bir duvara resim yapmışsınız ve onu başka duvar resimleri izlemiş. Evi bir sanat mekanı olarak kullanmaktan öte, sanat işine dönüştürüyorsunuz.

Aslında sanat mekanına çevireyim gibi bir hedefim yok. Ama etrafım resim yapan, müzik yapan, tiyatro yapan insanlarla dolu. Bizim bir araya gelip evlerimizde de keyifle üretebileceklerimiz var. Çok daha planlı programlı gidilebilirdi belki ama böylesi daha doğal. Resim fikri baştan itibaren vardı. Benim kendime sakladığım tarafımdır resim. İstediğim kadar hata yapabileceğim özgür alanım. İlk resmi Yelda Baskın’la yaptık. Hadi dedim bir duvara girişelim, tabii bu yıkılma fikri rahatlatıyor da, altından kalkamazsak diye düşünmüyorsun. Yıkılıyorsa başka zaman yapamayacağımız her şeyi deneyelim diyor insan. Daha sonra iki sanatçı arkadaşım, Emrullah Örunklu ve Ozan Acıpınar da evin konuğu olup birer duvara resim yaptılar.

Görenler “nasıl kıyacaksınız, saklayın o duvarları” diyor. Ben bunu neden yapıyorum diye düşünmeye devam ettikçe, cevaplar da geliyor içeriden. Söyledim hatta bir konserde, sıkıştırılmış olarak anı biriktiriyorum, ev dediğimiz şey böyle bir şeydir.

Konserler sürecek mi? Yıkımdan önce başka, daha büyük bir etkinlik/konser düşünüyor musunuz?

4 Mayıs’ta eşyalar gitti, bir tek piyano kaldı. 14 Mayıs’ta boş evde bir konser/parti yapmayı düşünüyorum, öyle de kapayacağız. Duvarlar biraz daha resimlenecek, en son bir duvarı da gelenlere ayırmayı düşünüyorum; boyaları verip “özgürsünüz” diyeceğim. Ve tabii müzik olacak yine, çalıp söyleyeceğiz. Bekleriz “Yıkılmadan Önce III/ Final”.