Kitabın hukuku

Virüs testi pozitif olan bir yurttaşın kamusal alanda dolaşmasını kitap okumakla cezalandırmak ilginç bir seçenek. Bence bu uygulamayı gündeme getiren kamu otoritelerinin zihninin derinliklerinde iki varsayım var: Birincisi kitap okumak iyi bir şey, insanın kalitesini yükseltecek bir edim. İkincisi ise içinde yaşadığımız toplumda yurttaşların ortalama kaliteleri oldukça düşük.

Besim F. Dellaloğlu yazar@gazeteduvar.com.tr

Toplumu kültürel olarak inşa edemeyenler onu hukukla inşa etmeye çalışırlar. Modernlik, çağdaşlık, medeniyet gibi kavramların elbette hukukla da bir ilgisi vardır. Ancak asla unutulmaması gereken hukukun tek başına bunların varolmasına yetmeyeceğidir.

Hukuk 'hak'ın çoğuldur. Hukuk ancak hakların elde edildiği ve yaygın olarak kullanıldığı toplumlarda yerleşiklik kazanır. Bazı modernleşme toplumlarında ise hukuk daha çok nizama işaret eder. Hukuku bir haklar bütünü olarak algılamakla, nelerin yasak olduğunu tanımlayan bir düzen olarak algılamak arasında sanıldığından çok daha büyük bir fark vardır.

Kitabın gerçekten önemli olduğuna inanan toplumlar örneğin kitapları silahlarla birlikte suç aleti olarak sergilemezler. Ayrıca yurttaşlara kitap okumayı bir ceza olarak da önermezler. Bazı toplumların kitap ve hukuk arasında kurabildikleri ilişkiyi bundan daha iyi tarif edebilecek örnekler sanırım yoktur.

Tahmin edebileceğiniz gibi bu yazıyı yazmama neden olan olay pandemi döneminde tahlilleri pozitif çıkan bazı yurttaşların evlerinde izole olma ilkesine riayet etmemelerine karşı bazı yurtlarda karantinaya mecbur bırakılmaları ve bu süreçte kitap okumakla cezalandırılmaları. Bu uygulamanın ne kadar yaygın olduğunu bilemiyorum ama en azından sosyal medyada epey bir tartışıldı son zamanlarda.

Bu uygulamayı birkaç açıdan değerlendirebiliriz. Hukuksal açıdan kabahat olarak kabul edilebilecek bazı tutumların öznelerini, kamu yararına neden olacak bazı eylemlerle cezalandırmak elbette bütün dünyada yaygın bir uygulamadır. Bir yaşlı yurttaşa kamusal alanda kaba davranmış bir başka yurttaşı bir huzurevinin koridorlarını paspaslamakla cezalandırmak pek de şaşırtıcı olmayan bir seçenektir.

Ancak virüs testi pozitif olan bir yurttaşın kamusal alanda dolaşmasını kitap okumakla cezalandırmak ilginç bir seçenek. Bence bu uygulamayı gündeme getiren kamu otoritelerinin zihninin derinliklerinde iki varsayım var: Birincisi kitap okumak iyi bir şey, insanın kalitesini yükseltecek bir edim. İkincisi ise içinde yaşadığımız toplumda yurttaşların ortalama kaliteleri oldukça düşük. Örneğin, kamusal bir bilince sahip olan bir yurttaş asla böyle bir davranışta bulunmaz. Dolayısıyla kamusal bilinç açığı olan yurttaşlar zorunlu karantina sürecinde kitap okuyarak bazı eksikliklerini giderebilirler.

Ancak bu uygulama belki de ilk bakışta kolaylıkla fark edilemeyecek olan başka bir varsayımı da gizliyor. İçinde yaşadığımız toplumda yurttaşların önemli bir bölümü kitap okumayı sevmezler. Böyle bir alışkanlık yaygın değildir. Hatta çok kitap okuyanlara da pek iyi gözle bakılmaz. Bu ön kabuller olmadan kitap okumanın bir ceza olarak düşünülmesi söz konusu olamazdı herhalde. Çünkü kitap okumayı çok seven biri için, kitap okumak bir ceza konusu olamaz herhalde. Walter Benjamin, Cemil Meriç, Fernando Pessoa, Ahmet Hamdi Tanpınar kitap okumanın ceza olarak uygulandığı bir dünyada birer seri suçlu olmayı tercih edebilirlerdi! İkamet ve karın tokluğunun da garanti edildiği de varsayılırsa.

Ancak gözaltına alınan veya tutuklanan bazı yurttaşlar hakkında basın bülteni hazırlarken çekilen fotoğraf ve videolarda üstlerinde ve evlerinde bulunan silahlarla birlikte kitapların da sergilenmesi başka bir zihniyetin de ipuçlarını verir. Elbette benim bu konudaki yorumumun örneğin “Patlayıcı nasıl hazırlanır?” ya da “Başarılı bir suikastın 10 ilkesi!” türünden kitapları içermediğini anlamışsınızdır. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su silahlarla birlikte en çok sergilenmiş kitaplardan biridir sanırım! Komünist Manifesto okurlarıyla toplumun geneli arasında suç işleme oranları açısında ciddiye alınabilir bir fark olduğunu gösteren bir araştırma var mıdır? Komünist Manifesto’yu okumuş yurttaşlarla kitap okuma alışkanlığı olmayan yurttaşlar arasındaki suç işleme oranları açısından herhangi bir fark olup olmadığını da sorabiliriz. Hatta Komünist Manifesto ile Suç ve Ceza’yı da bu açıdan karşılaştırabiliriz belki.

Bu örnekler elbette çoğaltılabilir. Ve buradan anlamlı bir sonuca ulaşmamız gerçekten zordur. Ancak asıl mesele kitabın hukuki, hatta kriminolojik bir çerçevede ele alınması ve bazı toplumlarda bunun neredeyse bir kültür haline gelmiş olmasıdır. Kitabı bir suç unsuru olarak tasavvur etmekle, bazı kabahatleri kitap okumakla cezalandırmak arasındaki sürekliliği gözden kaçırmamak gerekir. Aslında her ikisi de aynı zihniyet dünyasının tezahürleridir. Kitabı hukukun konusu haline getirmek. İşte yazının başlığını hakettiği nokta tam da burasıdır.

Kitap okuma cezasının, ilk bakışta aklımıza gelmeyecek bazı farklı boyutları da vardır. Örneğin kitapların seçimi nasıl olacaktır? Söz konusu yurttaşın talepleri mi yoksa kamu otoritesinin seçimleri mi belirleyici olacaktır? Kamu otoritesini temsil eden kişinin veya kişilerin siyasi görüşleri kitap seçiminde etkili olacak mıdır? Ülkede mevcut olan siyasi çizgilerle seçilen kitaplar arasında demokratik bir temsil ilişkisi olacak mıdır? Bu tür sorular neredeyse sonsuza kadar çoğaltılabilir. Açık olan bu soruların halihazırda bütün toplumu tatmin edebilecek cevaplarının olmamasıdır. Böylesi bir uygulamanın hakkaniyetle yerine getirilebileceğine dair toplumda geniş bir kanaatin oluşması da bu nedenle oldukça zordur.

Bunun temel nedeni ise bazı ülkelerde kitabın suçtan, cezadan, hukuktan, siyasetten görece özerk bir biçimde tasavvur edilemiyor olmasıdır. Yani kitap, sivil, kişisel, mahrem bir şey değildir. Oysa kitap bireye, topluma gerçek faydasını bu çerçevede sağlayabilir. Belki de bu nedenle hocalık hayatımda derslerimim okuma listeleri dışında öğrencilerime kitap listesi vermemeye her zaman özen gösterdim. Elbette beğendiğim kitaplardan söz ettim zaman zaman ama okunması şart olan kitap listelerim hiç olmadı. Bu konuda çok yoğun taleplerle karşılaşsam bile. Sonuçta ben bir şeyh ya da siyasi lider değilim. Kendi kişisel entelektüel maceramı başkalarına tartışılmaz bir doktrin olarak öneremem. Herkesin kendi yolunu inşa edebilmesini mümkün kılmak gerek.

Bu nedenle de ceplerinde kitap listeleriyle dolaşan, sürekli olarak insanlara bunları öneren, hatta bu konuda zorlayıcı tavırlar alan şahsiyetlerden hiç hazzetmem. Çünkü mutlaka okunması gereken kitap listeleri çoğu zaman kesinlikle okunmaması gereken kitapları gizler benim için. Bu tip tutumlar mürit, ideolog, militan tipolojilerinin seri üretimi için anlamlıdır. Kimliğe, aidiyete, davaya, cemaate; şahsiyetten, tecrübeden, cemiyetten, sivillikten çok daha fazla önem atfeder.

Sinoplu kadim bir bilgenin meşhur bir sözünden ilhamla şöyle bir ilkenin en iyisi olduğunu düşünürüm hep: Kamuyu inşa et ve donat. En azından oluşmasına engel olma. Bırak insanlar okuyup okumayacaklarına ya da neyi okuyacaklarına kendileri karar versinler.

Tüm yazılarını göster