Kısa Türkiye Tarihi başlıklı dizinin sonlarına doğru
yaklaşırken, gündemden kopup gelen kimi müdahaleler, bu diziyi
farklı yönlere çekiyor. Geçtiğimiz hafta kulaklarımıza çalınan bir
konuşma, son döneme dair bir zeyl yazmama sebep. Bu yazıda, son on
yılda artan yasakları, baskıları anlatmaya çalışacağım. Sadece
müzik değil, her alanda karşımıza çıkan yasaklar bunlar -ki müzik
meselesinde en bariz örneğimiz, Grup Yorum ama ona, yazının sonunda
değineceğim.
Yeni kısıtlamaların devreye girdiği dönemde Cumhurbaşkanlığı
Senfoni Orkestrası’nın yeni konser salonunu açan Recep Tayyip
Erdoğan, iktidarları döneminde memleketin “sadece siyasette,
ekonomide, savunmada değil, kültür, sanat, müzik, edebiyatta da
prangalarından” kurtulduğunu söyledi. Kulağımıza çalınan konuşma,
bu. Türler arası ayrımı ortadan kaldırdıklarını ifade eden
Erdoğan’ın kurduğu cümlelerden bir kısmı şöyle: “Şairleri,
yazarları, sanatçıları arasında ayrım yapan, insanlarını
dinledikleri müziklere, giydikleri kıyafetlere göre ayıran eski
Türkiye manzarasına son verdik. Bu topraklara ait ne varsa hiçbir
komplekse kapılmadan ülkemizin bir kazanımı olarak hepsini
kucaklamaya çalıştık. Ülkemizin kültür ve sanat hayatına değer
katacak, bu alanda çeşitliliği arttıracak her türlü eseri
sahiplenmenin çabası içinde olduk.” Konuşma uzun ama bu kadarını
anmak yeterli, zira işin öyle olmadığını, icraata baktığımızda
anlıyoruz.
AKP dönemi, yasaklarla anılacak bir dönem. Başta söyledim,
sadece müzik değil, hayatın her alanında pek çok yasak devreye
girdi, giriyor. Üstelik her geçen gün kapsam genişliyor ve
devredeki yasakların üzerine yenileri ekleniyor. Bunları yaparken
OHAL, pandemi gibi bahaneler bulunuyor ama yasak gelince [gelmesine
sebep hal ortadan kalksa bile] sürüyor. Bu yazı yasakların tümünü
aktarma iddiasında değil ama en azından bir kısmını, konu
başlıklarıyla birlikte hatırlatma niyetinde. Hepimizin bildiği,
payımızı aldığımız yasaklar bunlar. Yazının, sokağa çıkma yasağının
olduğu şu güne denk gelmesi, ayrıca manidar.
'İNTERNETİME DOKUNMA'
On yıl kadar önce yapılan sansüre karşı yürüyüşü hatırlarsınız.
15 Mayıs 2011’de, gençler, memleketin pek çok kentinde bir araya
geldi, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından hazırlanan
İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı’nı
protesto etti. Dillerinde tek bir slogan vardı: “İnternetime
dokunma!” Özgürlüklerinin kısıtlanmasını istemeyenler, o gün büyük
kalabalıklar oluşturdu ve seslerini duyurdu.
İki yıl sonra, Gezi direnişi sırasında Taksim’de toplanan ve
Türkiye’nin her yerinden onlara destek veren gençlerin dilinde de
aynı şey vardı: “Yaşam alanımızı kısıtlama, özgürlüklerimize
karışma…” Yapılan şarkılar, her yerde atılan sloganlar, duvarları
kaplayan yazılar bunun üzerineydi. Yasaklar, özel hayata müdahale
kapsamında değerlendiriliyordu -ki öyleydi- ve insanlar buna karşı
çıkıyordu. Haber alma özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, istediğimiz
internet sitesinde dolanma özgürlüğünün elimizden alınması, başka
özgürlüklerin kısıtlanması yolunu açacağından, insanların buna
tepki göstermesi doğal. Taksim’in göbeğindeki tek yeşil alanı
kışlaya çevirmeye kalkışmak da bir anlamda başka bir özgürlüğü
kısıtlıyor. Oradaki refleksin bütün Türkiye’ye hızla yayılması,
biraz da gelecek endişesinden. Öncesinde ve sonrasında yapılanlar,
bu endişeyi artırıyor.
RAKI KADEHLERİ MASA ALTINDA...
İktidar cenahının ağır topları tarafından yapılan kimi
açıklamaları hatırlarsınız… Sosyal medyada devletin ve
iktidardakilerin eleştirilmesi, kızlı erkekli toplantılar, etek
boyu, kadınların attığı kahkahalar ve daha nicesi, bu açıklamalara
konu oldu ve kadınlar, kahkaha attıkları, mini etek giydikleri için
“iffetsiz” olarak damgalandı. Bunlara dair bir yasak yok ama
mahalle baskısı yasaktan beter. İçki içenlere yönelik baskılar daha
da fazla. Nitekim bu, otosansürü de beraberinde getiriyor. Daha ik
gün önce önümüze Çukur dizisi oyuncularının bir fotoğrafı düştü.
Besbelli çilingir masasında çekilmiş bir fotoğraf, mezeler,
yemekler, muhabbet gani ama bir eksik var: Rakı. Rakı bir yana,
herhangi bir içecek de yok. İçeriden gelen bilgi, bunun bir set
fotoğrafı olduğu yönünde ama dekor olsa bile böylesi bir sofrada su
dışında bir şey içilmiyor olması tuhaf. Sosyal medya
paylaşımlarında rakı kadehlerini kaldıranları biliyoruz, gördük.
Otosansür tehlikeli bir şey ve insan kendisini kıstığı andan
itibaren iktidarın yasaklarına ve baskılarına boyun eğmiş oluyor.
Rakı, bu toprakların kültüründe yer alan bir içki. Sevmezseniz
içmezsiniz. İçene karışmazsınız ama. Karıştığınız anda, hayat
tarzına müdahale etmiş olursunuz. Yazık ki bizzat iktidar bu
müdahaleyi yapıyor.
Başka şeyler de oluyor… Emek Sineması’nın kapatılması bir yasak
kapsamında yapılmadı belki ama AVM yapmak için memleketin en güzel
binalarından biri katledilirken, o bina dahilindeki değerler farklı
mekânlara dönüştürüldü ya da İnci Pastanesi örneğinde olduğu gibi
mekân değiştirmek zorunda bırakıldı. Amiyane tabiriyle,
sürüldü.
HABER ALMA ÖZGÜRLÜĞÜNE GETİRİLEN KISITLAMALAR VE GREV
YASAKLARI
Yayın yasağı getirilen haberler haber alma özgürlüğümüzü
engellerken kısıtlanan ve erişime kapatılan internet siteleri,
özgürlüğü başka bir yerden engelliyor. Yapan, bunu “güvenlik” ya da
“millî değerler” bahanesiyle yapıyor ama aslında bizzat alındığı
şeyden yola çıkarak bu yasakları uygulamaya koyuyor. Bir dönem
kapakları ya da içlerindeki karikatürler yüzünden mizah
dergilerinin kapatılması ve karikatürcülerin ceza alması, tamamen
bununla ilgili. Kitapların toplatılması, oyunların yasaklanması,
filmlerin gösterimden kaldırılması ya da alkollü içkilerin,
sigaraların, sevişme sahnelerinin görünmez kılınması,
sansürlenmesi, hep bundan. Yapmayı istemediği şeyi başkalarının da
yapmasını istemeyenler, yekten onları yasaklıyor.
Olaya, bu ara çok tartışılan işçi hakları çerçevesinden bakalım…
Grevler, bugüne dek en çok AKP döneminde yasaklandı. 2016 yılından
sonra, OHAL ilanını müteakip pek çok grevin ertelendiğini ya da
fiili olarak yasaklandığını biliyoruz. Yakın dönemde Petrol-İş
Sendikası tarafından Şişecam’da alınan grev kararı, bizzat Erdoğan
tarafından ertelendi. Bu ertelemeler bir yandan yasaklama anlamına
da geliyor zira 60 gün erteleme, fiilen grevin yapılamaması demek.
Erteleme kararı, grevin “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu
nitelikte görüldüğü” gerekçesiyle alınmış -ki buradaki “genel
sağlık” ifadesi, pandemi döneminde hayatımıza giren ve pek çok şeyi
yasaklamaya yönelik kararların alınmasına sebep ifade.
AKP, 2003 yılından bu yana on yedi grevi yasakladı. Kayıtlara
geçen bu yasakların yedisi, OHAL döneminde yani 2016’nın ikinci
yarısından itibaren devreye girdi. Yasaklar, şimdiden 12 Eylül
dönemini geçmiş durumda -ki “erteleme” bahanesini uyduran da 12
Eylül yönetimiydi. Sonrasında iktidara gelen Turgut Özal’la
birlikte işçilere yönelik yasaklar arttı, patronlar el üstünde
tutulmaya başlandı. “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” sloganı,
Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminden kalma.
WIKIPEDIA, YOUTUBE, TWITTER
İnternet, yumuşak karnımız. YouTube yasakları, 2007 sonrasında
devreye girdi ve Atatürk’e hakaretten ortama düşen “tape”lere pek
çok şey, bu yasaklara gerekçe gösterildi. Fena olan, mevzubahis
videoların ya da ses kayıtlarının bulunduğu sayfaların değil,
sitenin tamamının erişime kapatılıyor olması. Bu, Wikipedia’dan
EkşiSözlük’e pek çok sitede de uygulandı. Wikipedia ve Türkiye
uzantısı Vikipedi, 2017 sonrasında iki yıl erişime kapandı. 2013
sonrasında, bu sitelerde yavaşlatmaya gidilmişti. Twitter önce
yavaşlatıldı, sonra kapatıldı. Gezi sonrası, dönemin başbakanı
Erdoğan’ın bir konuşmasında kurduğu “Twitter mivitır hepsinin
kökünü kazıyacağız. Uluslararası camia şunu der, hiç beni
ilgilendirmiyor” cümleleri, yasağın başlangıcı. Emri alan savcılar
ertesi gün yasağı uygulamaya koydu. Aynı dönemde tutuklanan
gazetecilerden ve yıllardır içeride tutulan Osman Kavala,
Selahattin Demirtaş gibi isimlerden söz etmiyorum bile.
15 Temmuz 2016’da yapılan “darbe girişimi” sonrasında ilan
edilen OHAL, tıpkı pandemi gibi, yasaklara gerekçe olarak
gösterilen durumlardan biri. OHAL, 20 Temmuz’da hayatımıza girdi ve
acısı konserlerden, festivallerden çıkartıldı: One Love
Festival’den BirGün’lük Festival’e, İstanbul Blue Night
Festival’den İstanbul Caz Festivali’ne pek çok buluşma iptal
edildi, Joan Baez, Morrissey gibi sanatçılar Türkiyeli
hayranlarının karşısına çıkamadı. Aynı yıl Zeytinli Rock Festivali
de iptal edilmek istendi ancak kaymakamlığın iptal kararı, gelen
tepkiler üzerine geri çekildi ve festival yapıldı.
2016 yılının 24 Eylül – 6 Kasım tarihleri arasında yapılması
planlanan “göç” temalı Çanakkale Bienali, bizzat AKP Çanakkale
milletvekili Bülent Turan’ın girişimleriyle iptal edildi. OHAL
gerekçe gösterilerek yasaklanan tiyatro oyunları, açık hava film
gösterileri ve konserler var. Hepsini ayrı ayrı saymaya gerek yok,
ilk akla gelenler bunlar oluyor ve insanların toplu halde bir
yerlerde bulunması böyle engelleniyor. Sadece bu değil: Plajlar ve
koylar kapatılıyor, gezi teknelerinin sefere çıkması engelleniyor.
Mitingler, basın açıklamaları, anmalar zaten yapılamıyor. OHAL
sonrası, ilk akla gelen, 2015 yılında Suruç’ta meydana gelen
patlamada ölenleri anmanın yasaklanması: “Hiçbir Düş Yarım
Kalmayacak” sloganıyla yapılacak buluşma, devlet tarafından
güvenlik gerekçe gösterilerek derhal iptal edilmişti. Suruç
haberlerine zaten yayın yasağı getirilmişti. Orada bulunan
vatandaşını korumakla yükümlü devlet, ölenlerin hesabını sormak,
katillerinin peşine düşmek yerine bunun faturasını, kaybettiklerini
ananlara ödetiyor. Bu, hep böyle oldu. İptal edilen bir diğer anma,
Roboskili ailelerin perşembe buluşmaları. Sonrasında yasaklar
Cumartesi Annelerine de sirayet etti ve Galatasaray Meydanı,
evlatlarını kaybedenlere kapatıldı.
OHAL'DEN PANDEMİYE...
OHAL döneminde iflaslar ertelendi, valilikler kendilerince
kararlar aldı. Yozgat Valiliğinin 29 Eylül 2016’dan itibaren
alkollü mekânları kapatması, bugün pandemi kısıtlamaları bahane
edilerek ilk yasağın bu tip mekânlara getirilmesine benziyor.
“Kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz” diyenler önce alkolü
yasaklıyor, eş zamanlı olarak müziği susturuyor. Camilerin,
AVM’lerin, berberlerin, kuaförlerin, güzellik salonlarının açık
olduğu bir dönemde lokantaların, kafelerin, barların, meyhanelerin
kapatılması çok tuhaf. Hoş, karantinanın ilk döneminde AVM’ler
açıkken parklar ve plajlar kapalıydı. Sonrasında Açıkhava
konserleri yasaklandı ama konserler, kapalı alanlarda yapılabildi.
Bunu hep yazıyorum ama bu tuhaflığı anlamam mümkün değil.
OHAL sonrası su yüzüne çıkan bir başka yasak, Kürtçe
yasağı. ‘70’li yıllarda Kürtçe plaklar serbestçe yayımlanabilirken,
12 Eylül sonrasında Kürtçe şarkıları çalmak ve yaymak
yasaklanmıştı. ‘80’li yılların sonunda, Rahmi Saltuk’un çabalarıyla
bu yasak ortadan kalktı ama zaman zaman devreye giriyor. OHAL
sonrasında sitelerin Kürtçe bölümleri kapatıldı, Kürtçe yayımlanan
gazeteler ve dergilere baskı uygulanmaya başlandı.
8 Mart ve 25 Kasım’da yapılan kadın yürüyüşleri, LGBTİ Onur
Yürüyüşü ve Onur Haftası etkinlikleri, yasaklardan nasibini
alanlar. Cezaevlerine Kuran dışında kitap sokulmama kararı da bu
dönemde uygulanmaya başladı. Dahası, Ankara’da Yüksel Caddesi’nde
bulunan İnsan Hakları Anıtı ablukaya alındı, Galatasaray Meydanı
polis çemberine alınarak kapatıldı. Lisenin önündeki Şadi Çalık
imzalı Cumhuriyetin 50. Yıl Anıtı’nın fotoğrafını bile çekmek
yasak.
İKİ ÖRGÜT ÜYESİ: CAMUS VE SPİNOZA
12 Eylül sonrasında kitaplar suç unsuru olarak gösterilir,
“örgütsel doküman” kapsamında yakalananlarla birlikte teşhir
edilirdi. O dönem pek çok kitap yasaklanmış, toplatılmış, imha
edilmişti. AKP döneminde kitap yasakları yeniden devreye girdi.
Ahmet Şık’ın yayımlanmadan el konulan kitabının yanı sıra suç
delili sayılanlar, art arda verilen kararlarla toplatıldı ya da
dağıtımı engellendi. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2017 sonrasında
hazırladığı bir raporda Albert Camus ve Spinoza’nın örgüt üyesi
olarak iddianamelere geçtiği söyleniyor. Sadece “örgütsel
doküman”lar değil, rakıyla ilgili kitaplar da yasaklanıyor ya da
rafa konulmuyor. Rakılı şarkı hikâyeleri anlattığım kitabım “Hayat
Dudaklarda Mey”e, kimi kitapçıların raflarında rastlayamıyorsunuz.
Daha geçtiğimiz haftalarda D&R, Rakı Ansiklopedisi’ni gerekçe
göstermeden rafa ve sitesine kurmayacağını söyledi ama sosyal medya
tepkileri üzerine geri adım attı. Bu tip yasaklar şarkılarda da
devreye giriyor. Yılların şarkısı, Kaptanzade Ali Rıza Bey’in
unutulmaz eseri “Yıldızların Altında”, artık TRT ekranlarında
söylenemiyor çünkü “Benim gönlüm sarhoştur” dizesiyle başlıyor,
“sevişmek ah ne hoştur” dizesiyle devam ediyor. Art arda iki
“sakıncalı” eylem… İçinde sarhoş, mey, içki, ayyaş, meyhane geçen
kelimeler ya da sevişmekten, öpüşmekten söz eden şarkılar artık
kimi radyo ve televizyonlarda kendilerine yer bulamıyor. Bu, resmî
bir yasak değil ama iktidara yaranmak için uygulanıyor. Tıpkı rakı
kadehlerinin masa altına saklanması gibi…
GRUP YORUM'A YAPILAN BASKILAR
Örnekler artırılabilir ama konu müziğe geldi, başta andığım Grup
Yorum’la yazının sonuna erişeyim. Şu cümleyi çok kere kurdum: Grup
Yorum, artık konser veremiyor. Bu, pandemiyle ilgili bir durum
değil. Öncesinde de veremiyorlardı. Uzun süredir konser vermeleri
engelleniyor, sesleri kısılmaya çalışılıyor, kültür merkezleri
basılıyor, enstrümanları kırılıyor, bilgisayarlarına el konuluyor.
Dahası, topluluk üyelerinin bir kısmı tutuklu ya da aranıyor.
“Sanata, sanatçıya yasak yok” diyenin karşısına çıkartabileceğimiz
en canlı örnek bu. Tek değil üstelik: Yasaklanan konserler, izin
verilmeyen festivaller, valilik kararıyla toplatılan ya da dağıtımı
engellenen albümler var. Pek çok sanatçı ve topluluğun şarkıları
özellikle 2013 yılında yaşanan Gezi direnişi sonrasında kimi
televizyonlarca yasaklandı, ekrana çıkmaları engellendi. 2018
yılında Ezhel’in tutuklanarak hapse konulması da bununla
ilgili.
AKP, 3 Kasım 2002’de iktidara geldi. 18 yıldır ülkeyi tek
başına yönetiyor. Bu dönemde yasaklanan her şey, onlarla alakalı.
Ben yazıda bir kısmını andım ama her alandan örnekleri
artırabilirim. Son yirmi yıla bakarken bunları da göz önünde
bulundurmak gerekiyor. Pentagram’a “Bu Düzen Yıkılsın” başlıklı
şarkıyı yazdıran düzen bu. Bu hafta onlardan yola çıkarak son on
yılda yüzümüzü ağartan, bizi heyecanlandıran, sadece memlekette
değil memleket dışında da adımızı duyuran topluluklardan söz
edecektim ama olmadı. Haftaya oradan ilerlerim belki. Şimdilik
Pentagram şarkısının sözlerini yazayım, avaz avaz eşlik etmek size
kalsın: “Dualar tutmadı / Gönüller doymadı / Kadınlar gülmedi / Şu
ömrümüzde // Hesaplar bitmedi / Saraylar yetmedi / Savaşlar durmadı
/ Şu ömrümüzde // Vebali hâlâ boynumuzda // Davullar çalınsın /
Köleler uyansın / Silahlar yakılsın / Bu düzen yıkılsın //
Destanlar yazılsın / Umutlar yayılsın / Sınırlar açılsın / Bu düzen
yıkılsın…”