Kentli sekülerin huzur ve şifa arayışı: Spiritüalizm neler vaad ediyor?
Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural ve Hande Gür'ün ortak araştırması, Türkiye’de Spiritüel Arayışlar adıyla kısa süre önce İletişim Yayınevi tarafından yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Deizm, yoga, Budizm, meditasyon, reiki ve benzeri kentsoylu ve çağdaş akımların, inanç türlerinin, ritüellerin insanların hangi ihtiyaçlarına, arayışlarına karşılık geldiği sorusunu onlara sorduk.
Seküler ve kentli orta sınıfın yalnızlaşmasından (ki bu
yalnızlık bir başınalık kadar, sosyal devletin yokluğundan ve
neoliberal düzenin hoyrat sisteminden kaynaklanan bir dayanaksızlık
olarak da tasavvur edilmeli) mütevellit olduğu düşünülen seküler
bir inanç sistemi, ritüel ve aidiyet arayışının neticesi olan
akımlar, topluluklar, cemaatler; hem sağalma, hem de iyi bir insan
olma anlamında iyileşme yöntemleri çoktan beri gündemimizde.
Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural ve Hande Gür 2018-2020 arasında
Türkiye’de bu spiritüel arayışların izini süren bir araştırma
yaptılar. Bu tür arayışları olan kişi ve topluluklarla görüştüler,
etkinliklerine bizzat katıldılar. Araştırmaları, Türkiye’de
Spiritüel Arayışlar adıyla kısa süre önce İletişim Yayınevi
tarafından yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Deizm, yoga, Budizm,
meditasyon, reiki ve benzeri kentsoylu ve çağdaş akımların, inanç
türlerinin, ritüellerin insanların hangi ihtiyaçlarına,
arayışlarına karşılık geldiği sorusunu onlara sorduk.
Funda Şenol ve Ceylan Akgün*: Spiritüel
eğilimler, topluluklar geleneksel, kurumsal niteliği olan inanç
sistemlerine bir alternatif olarak görülebilir mi?
Önder Küçükural
Önder: Evet, bu arayışlarda insanlar kurumsal
dinlere tepkili. Ülkemizde de İngiltere, Amerika gibi kiliseye
tepkiye paralel olarak Diyanet’in sunduğu din yorumuna ya da Milli
Eğitim’in hazırladığı din kültürü kitaplarına tepkili bir tutum
olduğundan bahsedebiliriz. Fakat Hıristiyan bağlamından farklı
olarak Türkiye’de spiritüel eğilimleri olanlar Mevlana, Hallac-ı
Mansur, İbn Arabi gibi daha çok tasavvufi kaynaklardan beslenmekte
herhangi bir beis görmüyorlar. Hatta İslam’ı bu yönüyle
sahiplenerek, Diyanet’in ortaya koyduğu yoruma tepki göstererek
kendi uygulamalarının ve yorumlarının “gerçek İslam’a” daha yakın
olduğunu iddia edebiliyorlar. Öte yandan farkındalık, birlik
(tevhid), duygusal durumların kontrolünü amaçlayan, doktrin ya da
inanç sistemlerinden çok deneyime ve pratiğe vurgu yapmaları
bakımından bu arayışlarda birçok ortaklık bulmak da mümkün.
Kurtuluş Cengiz
Kurtuluş: Biz sekülerleşmeyi kitapta, dinde
farklılaşma ve çoğullaşma süreci olarak tanımladık. Bu nedenle de
spiritüel hareketlerin ortaya çıkışını ve yükselişini de bu sürecin
bir parçası olarak okuduk. Dolayısıyla buradan bir sekülerlik çıkar
demekten ziyade bu durum zaten sekülerleşme sürecinin
derinleşmesinin bir sonucu gibi geliyor bize. Bununla birlikte
spiritüel dalga dinin kurumsal yanını bir miktar zayıflatıcı bir
etki yaratacaktır ancak dinin kurumsal yanını zayıflatan esas
faktör zaten onun kurumsal yapısı. Artık açıkça görüyoruz ki
geleneksel kurumsal dini yapılanmalar eğitimli orta ve üst sınıf
dindarların dini, insani, ahlaki, manevi ya da spiritüel
ihtiyaçlarına karşılık veremiyor.
Hande Gür
Hande: Aynen, en başta spiritüel arayışın
varlığı zaten bize alternatiflere yönelişin ipuçlarını veriyor.
Kitapta kurumsal dinin kişilerin arayışa ilişkin sorularına ve
sorunlarına tatmin eden cevaplar ve çözümler sunamadığını,
insanların kutsal olan ile ilişkileri, deneyime dönük maneviyat ve
doğrunun çoğulluğu gibi çeşitli kollardan tartışıyoruz. Yalnız bu
alternatif sadece kurumsal dine değil sekülerliğe de bir alternatif
oluyor Türkiye bağlamında. Burada spiritüel ve sekülerin
kurumsallaşmış dine karşı alternatifler olarak birbiriyle
bağlantılı biçimde aynı anda üretildiğini iddia etmek de mümkün. Bu
şekilde okunduğunda aralarındaki dinamik biraz daha
netleşebilir.
Şenol, Akgün: Tam da bu noktada yeni orta
sınıflarda sağlıklı yaşam söyleminin revaç bulmasıyla, sağlıkta
özelleşme arasında bir analoji kurulabilir mi? Ne de olsa
artık sağlıklı olma sorumluluğu bireyin üzerine atılmış
durumda, yeni dünya düzenindeki insanın bedeniyle ilişkisi çok
değişti. Şifacıların, koçların ve envai çeşit pseude terapistin
elinde travmaların, ailenin, ebeveynliğin, psikoterapinin
araçsallaştırılmasına mesleğin profesyonellerinin de itirazı var.
Hem çok tehlikeli hem de problemli.
Türkiye'de Spiritüel Arayışlar, Deizm, Yoga,
Budizm, Meditasyon, Reiki vb., Kurtuluş Cengiz, Önder
Küçükural, Hande Gür, 365 syf., İletişim Yayınları, Eylül
2023
Hande: Katılımcılarımızın pek çoğu bize sağlık
ve bedenlerine ilişkin hikayelerle geldiler. Çoğu kez bu hikayeler
spiritüel arayış hikayeleriyle de kesişiyordu. Yani bel fıtığından
kansere, migrenden depresyona kadar pek çok sorunun spiritüel
arayışlara girişte ölüm ve kayıplar kadar etkili bir sebep olduğunu
kitapta da söylüyoruz. Dolayısıyla şifa arayışı önemli ve spiritüel
alanda karşılık bulan bir mesele. Biz bu durumu “mucizevi”
karşılaşmalar başlığı altında da değerlendirdik, zira yaşanan
sağlık sorunlarının alternatif sağaltımcılar tarafından çözülmesi
ya da geçici de olsa hafifletilmesi yaygın bir söylem. Tabii benzer
pratikler geleneksel manevi yollarda da mevcut. Dolayısıyla şifa ve
şifacılığın yeni anlamlar kazanarak bu alanda ortaya çıkışları
belki de şaşırtıcı değil. Belki de sorun şifa arayışına spiritüel
alanda sunulan tamamlayıcı yaklaşım ve bu yaklaşımın bulduğu
karşılıktan ziyade şifacılığın basit yaygınlığı ve şifa arayan
bireyin incinebilirliği. Bu incinebilirlik spiritüellik ya da
alternatif/tamamlayıcı tıp alanlarına da özgü değil. Sizin de
bahsettiğiniz gibi hakim sağlığa kavuşma söylemlerinde de benzer
problemler söz konusu.
Kurtuluş: Bir kere neoliberalizm dünyada başta
eğitim ve sağlık olmak üzere bütün kamusal hizmetlere saldırıp
onları yok edip özelleştirdi. Türkiye’de içinde İslamcıların da
olduğu neoliberal politikacılar Özal Dönemi’nden başlamak üzere
Cumhuriyet’in 80 yıllık eğitim ve sağlık birikimini yok ettiler,
adı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş birçok kurumu kapattılar. Anadolu
liseleri gibi var olan iyi kurumların içini boşalttılar,
niteliksizleştirdiler. Bunu bilerek yaptılar. Bunlara alternatif
olarak da eğitim ve sağlık alanında kendilerine ait özel
kurumlarını kurdular ve bu kurumlardan çok para kazanıyorlar.
İnsana insan olarak değil müşteri olarak yaklaşan bir zihniyet bu.
Dolayısıyla Türkiye’de kamusal eğitim ve sağlık çöktü. Bu da kamuda
çalışan eğitim ve sağlık emekçilerinin çalışma koşullarını çok
zorlaştırdı. Doktorların yedikleri dayakları, uğradıkları şiddeti
bir yana bırakıyorum hastaları tedavi etmek için beş dakikayla
sınırlandırılmalarından daha iyi bir örnek olamaz herhalde. Bu
nedenle de doktorlar çalışamaz, insanlar muayene olamaz hale geldi.
Bu da hem doktorları hem vatandaşları, hem eğitimde hem de sağlıkta
bireysel çözümler bulmaya itti.
Tamam, önceden de modern tıbbın sağlık meselesine yaklaşımında
bazı problemler olduğundan bahsedilebilir ama basit bir MR,
ameliyat ya da muayene için aylar sonraya gün verilen, temel bakım
hizmetlerinin bile sağlanamadığı, birçok hastaya randevu
verilemediği bir sistemde insanların ne yapmasını bekleyebiliriz?
Öte yandan bu özel eğitim ve sağlık kurumlarının çok da matah
olmadıklarını, hatta türlü rezaletlerle ve skandallarla dolu
olduklarını her gün gazetelerden okuyoruz. Daha geçenlerde Bursa’da
bir özel diş kliniğinde dişi çekilen beş yaşında bir çocuk öldü.
Orta sınıfa mensup birçok insan çocuklarının iyi bir eğitim
alacağına inandığı için değil devlet okulunda kötü eğitime maruz
kalmasın diye özel okula gönderiyor. Çok pahalı birkaç özel hastane
dışında özel hastanelerde doğru düzgün bir sağlık hizmeti
verilmiyor. Dolayısıyla da bütün bu yapısal sorunlar, orta,
üst-orta sınıflar arasında bireysel bir eğitim ve sağlık
çılgınlığına yol açtı. Herkes bir şeyin kursunu almaya başladı,
çeşitli terapilere, yaşam koçlarına, danışmanlara falan gitmeye
başladı. Geçenlerde Önder Moda’da bir arkadaşının Taocu seks
eğitimi almaya başladığını söyledi bana
mesela.
Şenol, Akgün: Spiritüel etkinlikleri
mantıksallaştırma çabası, pozitif bilimlere referans arayışı,
özellikle kuantum, termodinamik gibi son derece anlaşılması güç ama
pozitif bilimin kavramlarıyla kanıtlama çabası niye? Üstelik tam da
bu anaakım kavramları eleştirirken ve onlara alternatifken. Keza
anaakım tıbbı şiddetle eleştirip çeşitli şifacılık tekniklerinin
faydalarının bilimsel yayınlarda geçtiğini söyleyerek övünmek
neden?
Kurtuluş: Spiritüel arayışları olan insanların
çoğu iyi eğitimli olduğu için, yani kültürel sermayeleri diğer
insanlara göre daha yüksek olduğu için pozitif bilimlere referans
vermelerini çok garip karşılamıyorum. Bu insanlar için bilimin hala
bir anlamı ve önemi var. Zaten bu insanlar bilimi bırakıp bu tür
şeylere ilgi duymuyorlar: Hem bilimden hem de kendi tabirleriyle
ilimden yararlanmak istiyorlar. Bilimin meşruiyetine de ihtiyaçları
var. Kuantum Canlar diye bir tabela görmüştük Ankara’da bir yerde
yanılmıyorsam.
Önder: İnsanlar hem kendilerine hem de
başkalarına anlattıkları hikayeler ile yapıp ettiklerini
meşrulaştırıp anlamlı hale getiriyorlar. Aslında içinde
bulundukları gruplarda mistik deneyimler yaşıyorlar ayrıca
bildiğimiz görgül bilimler ile açıklanamayacak şeyleri tatbik
ediyorlar. Örneğin Yalova'da yapılan 99 gün semah etkinliğinde
zikir yapılan alanın etrafına su dolu şişeler dizmişlerdi.
Etkinliğin son günü suyun alandaki pozitif enerjiden etkilenip
içildiğinde bireylere şifa olacağı anlatılmıştı. Bu anlatımda
çeşitli Batılı araştırmacıların isimleri ve yaptıkları deneyler de
zikredilmişti. Bu gruplarda bunun gibi enerji vesaire kavramlar ile
anlatılan birçok uygulamanın yer aldığını görüyoruz. Türkiye’nin en
iyi üniversitelerinde okumuş bireylerin bu gibi uygulamalara
inanmaları ve bunları bizzat tatbik etmeleri için kendilerine ve
başkalarına tutarlı hikayeler anlatmaları gerekiyor. Öyle ya da
böyle bu kesimlerden bazı bireyler için pozitif bilim hala en büyük
meşruiyet kaynaklarından biri, bu sebeple kendi yaptıkları şeyler
için bilimden delil olduğunu söylemek kurgulanan hikayeyi daha
tutarlı hale getiriyor. Bu arada hikayeyi ülkemizde insanlar
“masal” gibi anlıyorlar, halbuki tüm inanç sistemleri ve
ideolojiler kendilerini belli hikayeler içinden kurgularlar, modern
bireyin kurgusunda bilimi dışarıda bırakmak çok kolay değil, en
nihayetinde “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” mottosu bizler ve
ötekileri ayırmak için de kullanılmaya devam ediyor.
Yeni spiritüel arayışlar köhne, ilkel ve biat etmeyi bekleyen
“orta çağların” dinlerinden bu açıdan da farklılaşmaktadırlar.
Modern bireyin kendi yaşamı için kurguladığı tutarlı hikayenin
modern bilimle çelişmesini beklemek abes olurdu. Fakat buradaki
bilim hikayeye sadece delil sunma işlevi görüyor. Öte yandan
aklı öne alan, fonksiyon temelli, yaşadığımız dünyayı anlamsız ve
sadece görünen şeylere indirgeyen bilim de eleştiriliyor. Bireyi
ruhsuz, sadece organlardan ibaret gören bilimi olduğu gibi kabul
etmek de mümkün değil, işte tam da burada bireyler aslında hem
kendilerine hem de başkalarına anlattıkları hikayeleri her
karşılaşmada, her çelişkide mütemadiyen yeniden örüyorlar. Kimisi
kendi hikayesinde bilimi olduğu gibi dışarı atarken, bir çok modern
eğitimli birey hikayede çelişkiler olsa da bilimi köşe başına
oturtmayı tercih ediyor.
Hande: Bu iki açıklamaya da katılıyorum ben.
Zira spiritüel arayış birey için farklı katmanlarda gerçekleşiyor
ve mantıksallaştırma bu katmanlardan birinde cevap halini alıyor.
Ayrıca çoğu spiritüel bireyin spiritüelliklerini kurgularken
kullandıkları seçmeci-birleştirmeci tutumun da bir parçası
mantıksallaştırma. Yani bir pratik ya da öğreti bireyin
maneviyatında kabul görmeden önce yaşanılan deneyim, his ve
gözlemlenebilir sonuç gibi süzgeçlerden geçtiği gibi modern ve iyi
eğitimli bireyin hayatı boyunca öğrendiği “mantık” süzgecinden de
geçiyor.
Şenol, Akgün: Bir de en çok merak ettiğimiz
bu müthiş kendini güzelleme, değerli hissetme, güçlenme
pratiklerinin hep kapalı cemaatler içinde olması. Hem hep öze dönüş
hem de kapalı guruplar şeklinde bir yapılanma var. İçe yansıtılan
bu güzellik, iyilik, nezaket dışa ne kadar aktarılıyor? Kamusal
alandaki görünümü ne? Kendine gösterdiği özşefkati dışarıdaki,
cemaatinin dışındaki gruplara, kendinden farklı olana ne kadar
aktarabiliyor?
Kurtuluş: Tabii bunu bilmemiz ve bu soruya
yanıt vermemiz pek mümkün değil. Ancak insanların bütün toplumsal
eylemlerinde olduğu gibi elbette burada da bir tür teatral
performans, sahne tasarımı, kurgu, izlenim yönetimi vb. süreçler
var. Bunu çok da garipsemiyorum ben açıkçası. Nitekim üniversite de
öyle bir yer değil mi? Bütün o ünvanlar, hocamlar, hiyerarşiler,
anfi tasarımları, yoklamalar, sınavlar, mezuniyet törenleri,
jüriler, cüppeler, diplomalar benzer bir tiyatroya işaret etmiyor
mu? Bence burada asıl sorun dönülecek bir öz olduğunun sanılması.
Zaten bu hareketleri geleneksel dinlere ya da ideolojilere bağlayan
en temel hat da burası.
Hande: Sadece öze dönüş değil aslında mesele.
Anlatıda bir kendini dönüştürme ve hatta “sen değişirsen dünya
değişir” söylemi de var. Yaygınlığı tartışılır, tüm spiritüel
pratik ve öğretilerde vardır diyemem ama kişisel olarak sık
duyduğum bir yaklaşım. Her ne kadar ilk bakışta değişimi küçük bir
alana koyuyor gibi görünse de dönüşüme ve olgunlaşmaya ve bu amaçla
teşvik edilen yoğunlaşma ve harekete/eyleme verilen önem yabana
atılmamalı. Tabii insanların bu yolda ne kadar ergin olduklarını
değerlendirmek pek mümkün
olmayabilir.
Önder: Kurtuluş’un bahsettiği üniversitelerdeki
ünvanlara, hiyerarşilere paralel olarak, ondan ilham ile birkaç şey
söyleyeyim. Bu grupların kapalı olmasının bir olağan sebebi de
bunların aslında bireyin içsel dönüşümünü merkeze alan birer eğitim
topluluğu olması. İlk gün girenler, dışarıdakiler ile yıllar boyu
bu pratikler ile yoğrulanlar bir olmuyor tabii ki. Kullanılan
dilden, bedene yansıyan tavırlara, selamlaşmalara kadar birçok şey
zamanla oluşuyor ve oturuyor. Her grup bu açıdan aslında
birbirinden de farklılaşıyor. Aslında bu gruplar kapalı değiller,
her grup yeni üyeler almaya çalışıyor bir yandan. Sonuçta
takipçiler, insanlar olmazsa grubun sürmesi mümkün değil. Dışarıdan
bakana grubun kapalı gelmesinin sebebi, aslında her grupta olduğu
gibi gruba girmenin çok da kolay olmaması. Sıkı fıkı bir arkadaş
grubuna girmek de kolay değildir. Bunlar aslında arkadaş
gruplarından daha açık gruplardır, çünkü birçoğu aslında yeni gelen
hevesli kişilere sıcak bakarlar. Mevlevi gelenekteki ‘gelene git,
gidene gel dememe’ anlayışı bu grupların çoğu için de geçerli
olabilir. Çünkü en nihayetinde gönülle girilen bir birliktelikten
bahsediyoruz, bunun belirli bir süre sonra gönülsüzce yapılıyor
olmasını tahayyül etmek zor olacaktır. Yıllar sonra çıkmanın zor
olmasını evliliğe benzetebiliriz. İnsanlar grubun sarmalayan,
bireyi yalnız bırakmayan yanını, ritüellerini birçok şeyi ile ters
düşseler de seviyor olabilirler.
Sizin sorunuzdakinin aksine yaptığımız araştırma sırasında
katılımcıların çoğu yaptıkları şeyleri iştahla, ötekine sevdirmeye
çalışırcasına anlatmak hevesindeydiler. Bir nevi reklam yapmaya
çalışıyorlardı desek yerinde olacak. Belki kimileri basına
sızmasından, kendi faaliyetlerinin istenmeyen yerlere gitmesinden
rahatsız olabilirler, ya da güvenlik öncelikli devlet kurumlarını
da tehdit olarak algılayan birçok grup da olacaktır. Bu tarz
çekinceleri anlamak gerekir kanaatindeyim.