Epey uzun bir süredir mahkeme kapıları, duruşma salonları, hakim
ve savcı performansları hakkındaki zorunlu gözlem imkanlarımız çok
arttı. Özel seçilmiş mahkeme heyetlerinin iyi çalışılmış
gösterilerini veya talimatları yerine getirme zorluklarıyla
bocalayan yargı mensuplarının değişik sunumlarını izledik.
Dışarıdan gözlem yapanlar kadar, senelerdir işin içinde olan duayen
hukukçuların bile şaşkınlıklarını gizleyemedikleri usul ve
kararlar, akıl erdirilemeyen uygulamalar gördük. Neredeyse her gün
yeni bir örmekle tekrar edildiği üzere, hukukun işlemediği, hatta
artık işliyor gibi yapılmasına bile uğraşılmadığı bir dönemde
ilerliyoruz. Fakat bazı uygulamaların niyet edilen amaçla ilgisini
kurmak, ne işe yaradığını anlamak hiç kolay olmuyor.
Geçtiğimiz gün, AYM ve Yargıtay tarafından -açık yasa
maddelerine ve AİHM içtihatlarına dayanarak- pek çok hukuksuzluk
barındırdığı için bozulması talep edilen Cumhuriyet Gazetesi Davası
görüldü. İlk derece mahkeme olarak 27. Ağır Ceza’nın Yargıtay ve
AYM kararları sonrasında nasıl bir tavır alacağı merak ediliyordu.
Mahkeme, Kadri Gürsel’e beraat dışında bütün diğer sanıklar için
Yargıtay’ın bozma talebine direnmeyi seçti. Şimdi dava yeni bir
Yargıtay sürecinden geçecek. Yerel mahkemelerin Yargıtay
kararlarına direnme, kendi kararında ısrar gibi bir hakkı var
elbette. Fakat ilginç ama artık yeni normal haline gelen, bu
direnmenin hukuki açıklamasına ihtiyaç yokmuş gibi davranılması.
Savcının yaptığı –iddianamenin tekrarından ibaret olan- mütalaanın
özeti şuydu: “Bu konudaki siyasi kanaat değişmediği için, dediğimiz
dedik... ”
Hukuk ve özellikle meselenin usul kısmının, gündelik mantık
yürütme alışkanlıklarına ilk bakışta aykırı görünebilecek bazı
unsurlar taşıdığı doğrudur. Biraz kapalı tutulan karmaşık
prosedürler, bazen adaleti, iddia olarak kamu iradesini ama aynı
zamanda yargı erkini (mensuplarını) korumaya yarar. Yüksekte
oturmalar, tuhaf kıyafetler (veya peruklar), irrasyonel görünen
ritüeller, “yüksek-yüce” gibi kolayca giyilen sıfatlar, saygıda
kusur etmemeler bir tür dokunulmazlık üretmeyi sağlar. Mantık ve
vicdan dışı olan kararlara imza atanları tepkilerden korumaya
hizmet eder. Hele siyasi kanaatler için infaz birimine dönüşmüş bir
yargı için tamamen böyledir. Cellatların yüzlerinin görünmemesi
için kafalarına külah takmaları gibi. Çünkü teorik ve soyut bir
bağımsızlık iddiasına rağmen, en geniş anlamda iktidar(lar)la
yargının organik bir bağı vardır ama bu karşılıklı bir korumayla
sürdürülür.
Bütün bunları biliyor olsak da, yine de anlamakta zorlanılan bir
durum var ortada. Orada üzerlerine giydikleri cüppeler ile
–marangoz marifetiyle de olsa- salondaki herkesten daha yüksekte
oturanlar, daha önce verdikleri kararlara ilişkin yoruma açık
olmayacak kadar bariz hataların yüzlerine vurulmasına, sadece
savunmanın değil kendilerinin de “yüksek” sıfatı verdiği üst
mahkemelerce “yanlış yaptınız” denmesine kulak asmıyor. “Evet ama
şu tarafında da haksızsınız, burası da şöyle, tamam yaptım ama bir
sorun neden yaptım?” deme gereği bile duymadan, direnme gerekçesine
hukuki bir mesnet yaratmaya çalışmadan –aslında başkasının-
bildiğini okuyorlar. Buna ihtiyacı yokmuş gibi davranırken pek de
özgüvenli olmadığını açık eden bir seri usul hatasını da göze
alarak yapıyorlar bunu. Üstelik yaparken bir de ayağa kalkılmasını
istiyorlar.
Hangi işi yapıyor olursanız olun. Gazeteci olun, akademisyen
olun, öğrenci olun, patron olun, işçi olun değişmez. Kamuya açık
bir oturumda birileri çıkıp yaptığınız işi, verdiğiniz kararı,
ileri sürdüğünüz görüşü yerden yere vuruyor. Beğenmedikleri için
değil, sizin de bağlı olduğunuzu iddia etiğiniz bir takım kurallar
çerçevesinde yaptığınıza “olmamış” diyor. Refleks olarak kendinizi
anlatma, yaptığınızı bir biçimde izah etme ihtiyacı duyarsınız. Bir
yargı mensubu açısından “hukuka aykırı iş yapmışsın” ithamı, basit
bir eleştiri değil neticede. Hayat kurtarması gereken doktora,
“hastayı sen öldürmüşsün” demek gibi bir şey. İşte bu yüzden, kendi
hazırlamadığı düzmece iddianameyi tekrar eden savcıyı, kendi
almadığı kararda ısrar eden mahkeme heyetini görünce, iktidarın
zulmettikleri kadar bunu uygulattıklarına da pek acıması olmadığını
anlıyoruz.
Cumhuriyet Davası’nda, Aydın Engin son sözleri sorulduğunda
mahkeme heyetine, “Vereceğiniz karar benim için çok fark etmez, bu
sizin sınavınız, kolay gelsin” dedi. Son yıllarda, herkesin gözü
önünde yapılan bu sınavların farklı karnelere farklı biçimde
işlendiğini biliyoruz. Yargı mensuplarının hangi karneye ve kimin
kanaat notuna önem verdiğini de izliyoruz. İktidar sözcülerinin,
siyasi kanaatlerle çelişen yargı kararlarına ilişkin talimatlarına
harfiyen uyan yargı mensupları, bunu yerine getirmek için özel
olarak oradan oraya atanan hakimler var. Fakat neticesi “pozitif”
gibi duran yüksek yargı kararlarının çoğunda da, gerekçelerinin
arasına sıkıştırılan bazı kaygılar, bize bu eğilimin yaygınlığını
işaret ediyor. Kendisi için infaz yapan mahkemeleri biraz gözetme
gereği duymayan iktidar, yargı tarafından cansiperane
savunuluyor.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın, bazı hukuki mecburiyetleri
hatırlatıp düzeltme talep eden kararlarının gerekçeleri yazılırken,
söz konusu yargılamalara konu olan eylemlerle ilgili siyasi
mülahazalara geniş yer veriliyor. “Barış akademisyenlerini beraat
ettirin” derken bile, “yaptıkları kabul edilir değil” türünden uzun
girizgahlar yapılıyor. Yargı kararlarının doğru olmadığı
söylenirken, bu kararları talep eden siyasi iradenin yaklaşımının
haklılığı bir yolunu bulup vurgulanmaya çalışılıyor. Kemal
Göktaş’ın “Beraat eden akademisyenlere ağır suçlamalarla gizli
takipsizlik” başlıklı haberinde yer verilen gerekçe,
bu konudaki en çarpıcı örneklerden birini oluşturan bir ibret
vesikası. Savcı, neredeyse “Çok isteriz ve gerekli ama hukuk olduğu
için hukuksuzluk yapma imkanımız kalmadı” demeye getiriyor.
Gökçer Tahincioğlu, Cumhuriyet Davası ile ilgili olarak T24’te
yaptığı “Cumhuriyet davasında mahkemenin kararı yargı reformunu ve
Yargıtay yorumlarını da boşa düşürdü” başlıklı analizi, siyasi
iradenin niyetlerinde bir değişim olmadığını, bu yüzden yargıya
yansıyan bir yenilik beklenmemesi gerektiğini anlatıyor. Yine aynı
yazıda belirtildiği üzere, Cumhuriyet Davası’nda da, “yargı
reformu, bu reform adı altında yapılan ‘haber ve düşünce
açıklamaları suç oluşturmaz’ değişikliği mahkemeyi etkilemedi.
Yargıtay'ın yaptığı yorumların etkilemediği gibi…” Çünkü mesele
herhangi bir şeye ilişkin reform, düzenleme veya iyileştirme ile
çözülebilir sınırı çoktan geçmiş durumda. Ekonomide, dış politikada
veya hemen her alanda geçerli olan bir durum bu. Kendi bilgi
alanına ilişkin bütün birikimi heba etme pahasına suç ortaklığına
boğazına kadar batmış uygulamacılar, kendilerini buna zorlayanları
haklı görmekten, göstermekten başka çıkış bulamıyorlar. Pek çok
alanda, başkalarını infaza memur edenler, kendi mesleklerinin
“külahsız” celladı oluyor.