Kaybolan Defterler Dergisi editörü Hatice Tosun: Popülerlik doğruluk anlamına gelmez

Hatice Tosun'la Kaybolan Defterler üzerine konuştuk. Tosun, "Bizim kuruluş biçimimiz vesilesiyle ekonomik krizler, baskı maliyetleri, raflarda yerimizi alamamak gibi sorunlarımız olmuyor elbette. Ancak temel olarak amiyane tabirle diğer yayın organları veya dergilerle 'Halkımız, okumuyor azizim!' noktasında ortaklaştığımız oluyor" dedi.

Abone ol

DUVAR - Yayın hayatına Ocak 2015 tarihinde başlayan Kaybolan Defterler Dergisi, “günümüz sanat ve edebiyat çevrelerinin gitgide ticari odaklı birer mezbahaya dönüştüğü şu günlerde, çürük kokan kelimelere karşı yeni ve temiz bir sayfa açmak” umuduyla yola çıkma iddiasını taşırken, okuyucu ile birebir iletişimin önemini de göz ardı etmiyor.

Bu hafta Kaybolan Defterler Dergisi Yayın Kurulu’ndan Hatice Tosun ile Türkiye dergiciliğini, edebiyatı ve edebiyatta gelenek mefhumunu konuştuk. Tosun, konu dergicilikte popüler olana geldiğinde, “Ne yazık ki popülerlik doğruluk anlamına gelmez ve ne yazık ki popüler üretimleri reddeden dergiler birer birer kapanıyorlar.” diyerek görüşlerini açıklıyor.

Hatice Tosun

İlk olarak, kültürü ya da sanatı konu edinen herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

Kaybolan Defterler olarak biz; nitelikli edebiyat, kültür ve sanatı insanlara yeni çağa uygun araçlarla ulaştırmayı ilke edinmiştik. Bu sebeple zaten iletişim organlarının tümünü aktif biçimde kullanan bir ekibimiz, yayın anlayışımız var. Kültürü ya da sanatı konu edinen herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar dergimize, dergimizin sosyal ağ hesaplarından, internet sayfamız üzerinde bulunan iletişim formumuzdan yahut direkt mail adresimizden ulaşabiliyor.

Kaybolan Defterler Dergisi, varoluş ve biçimleniş durumunu hangi felsefi temel üzerine şekillendirir? Düşünsel sürecinizin altyapısını hangi sözlerle anlatırsınız?

Kaybolan Defterler Dergisi, öncelikle her okura ulaşabilme felsefesi ile temellerini atmıştır. Salt edebiyat değil; düşünce, müzik, resim, fotoğraf alanlarında da hem okuruna hem de yazar adaylarına kapılarını açmaktadır. Basılı yayınların maddi/manevi yönden hak ettiği değeri göremediği çağımızda dergicilik anlayışını çağın teknolojik avantajları ile birleştirmiştir. PDF formatında yayınlanan dergimiz okurun okuma zevkine uygun seçenekler de sunmaktadır. Ve aynı zamanda birçok basılı yayında karşılaşamayacağınız görsel desteklere de sahiptir. Her ne kadar dergimiz bir elektronik dergi olarak tanımlansa da okuyucu ve yazarlar arası iletişimin üretkenliğe dönük olması amaçlanmış, var olan basılı yazın sistemine nitelikli bir alternatif yaratılması için yoğun çaba sarf edilmiştir. Özetle; Kaybolan Defterler ’in çıkış noktası her okurun, yazar adayının, yazarın kaybettiği satırlarına özgürce ulaşmasıdır, bu satırları dileği gibi yaymasıdır.

'KENDİMİZİ 'YOLCULAR' OLARAK ADLANDIRIYORUZ'

Dergicilikte editör- yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye yazı gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Bu noktada sizlerin de bildiği gibi görmediğimiz ama o dergi sayfasına dokunduğunu bildiğimiz her editörün ve yazarın birer insan olduğunu ve bu sebeple kişiden kişiye davranış, duruş veya tavırların farklılıklar göstereceğini düşünmekle birlikte genel bağlamda ne yazık ki editörlerin ulaşılamaz, yazarların anlaşılamaz bir noktaya dönüştüğü de görülmektedir. Biz bu noktada bu durumun aşılması gerektiğini düşündük. Hatta bu yüzden internet sayfamızdaki iletişim bölümünün adını “temas” olarak adlandırdık. Sadece şeklen bir samimiyet oluşturmaya çalıştığımız da düşünülebilir elbette. Ancak Kaybolan Defterler ’in yayın hayatına başladığı günden bugüne sürekli değişen ve gelişen bir mevcut ekibimiz yanında bir sonraki sayımızı dört gözle bekleyen okuyucularımız ve yeni yazarlarımız oldu. Hiç görmediğimiz insanlarla birlikte üretip emeklerimizi ortaya koyduk. Bu yüzden kendimizi “yolcular” olarak adlandırıyoruz. Editörlerimizin ulaşılamaz insanlar olmadığını gösterdik. Hatta dergimizin niteliğini arttırmak için sürekli iletişim halinde kalmaya devam ediyoruz. Size bir sır verelim mi? Yayın kurulumuzdaki kimse şu ana kadar birbirini hiç görmedi.

Geçen seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Bizim kuruluş biçimimiz vesilesiyle ekonomik krizler, baskı maliyetleri, raflarda yerimizi alamamak gibi sorunlarımız olmuyor elbette. Ancak temel olarak amiyane tabirle diğer yayın organları veya dergilerle “Halkımız, okumuyor azizim!” noktasında ortaklaştığımız oluyor.

Bir derginin üretim sürecinin maddi ve manevi bir emekler bütünüyle oluştuğunu biliyoruz. Ne yazık ki ülkemizde şekillenen yeni insan kimliği popüler kültür, popüler sanat ve hatta popüler edebiyat ekseninde dönüp duruyor. Üretimde nitelikten ziyade niceliğin önemi bu noktada da artmış durumda.

Kaybolan Defterler olarak biz, elektronik dergi olarak yayınlanmamız sebebiyle maddi bir kaygı taşımaktan arınınca, sadece gönüllü arkadaşlarımızın üretimleriyle yaşamaya, niteliği nicelikten daha yukarıda tutmaya devam edebiliyoruz. Ne yazık ki popülerlik doğruluk anlamına gelmez ve ne yazık ki popüler üretimleri reddeden dergiler birer birer kapanıyorlar. Sizler de görüyorsunuz.  Birbirine benzeyen cümlelerle, daha çok satılsın diye süslenen ama içi boş dergilerle baş başa kalmamız an meselesi.

'SOSYAL MEDYANIN GÜCÜ YADSINAMAZ'

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe hem olumlu hem de olumsuz katkıları oldu bize kalırsa. Günümüzde sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Ancak bir yandan da insanları daha doyumsuz kıldığı da inkâr edilemez. Dergicilik için çok sayıda okura ve satış noktasına ulaşmak önemlidir. Bir e-dergi olarak bizim için de farklı okur profillerine ulaşmak açısından sosyal medyanın önemli bir yeri var. Sosyal medya yeni sayı duyuruları, konuk yahut devamlı yazar temini ve sayılar hakkında geri dönüş alma noktasında ilk günden beri en büyük işbirlikçimiz olmuştur.

Günümüzde edebiyat adına interneti en avantajlı kılan kitle yine edebiyatın kemik okur kitlesi olmuştur. Yeniye, daha fazla bilgiye ve ortak paydaya sahip olduğu insanlarla iletişim kurmaya ihtiyaç duyan bu kitle aynı zamanda ister basılı olsun ister sanal olsun dergiciliğe de en fazla destek veren kitledir. Ancak tabii ki de bu kitle dışında kalan hatırı sayılır bir kalabalık da internet üzerinden tamamen sığ, kolaycı ve beğeni kaygısı taşıyan bir tavır ile edebiyatı, emeği tüketmektedir.

'ÇEŞİTLİLİĞİ, KIYASI VE ÖZGÜNLÜĞÜ TETİKLER'

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Dergi sayısının artışı toplum ve okur için her zaman olumlu bir durumdur bize göre. Eğer doğru kanalize edilirse okur için; çeşitliliği, kıyası ve özgünlüğü tetikler. Tabii ki de bu sayısal artışın beraberinde getirdiği popüler olma kaygısı genelinde edebiyatta; özelinde de kimi dergilerde niteliği olumsuz etkilemektedir. Yukarıda bahsettiğimiz sığ, kolaycı ve beğeni kaygısı taşıyan kitlenin aforik bir Twitter iletisi olabilecek ya da İnstagram’a yükleyeceği bir fotoğrafta güzel durabilecek dergileri tercih etmesi her ne kadar erozyon olarak algılansa da üretiminde niteliğe önem veren dergileri ve bu dergilerin hitap ettiği farkındalık sahibi okuru da ön plana çıkarmaktadır.

Yazın dünyasının özellikle Gezi eylemleri ile beraber insanların politikleşmesi sonrası, talep görmesinin dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Bu durum üretiminizi nasıl etkiledi?

Muhakkak Gezi Ayaklanması, yorgun ve kaygılı ülke insanının politik bağlamda bir şeyler söyleme cesaretini kazanmasının yanında yeni şeyler üretme isteği noktasında da çok şey kazandırdı bizlere. Ülke insanı bir anlamda kendini keşfetmeye başladı diyebiliriz. Ancak yeterli mi? Aslında değil. Belki de daha çok keşfe ihtiyacımız var, daha çok sese...

Yazın dünyasını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Elbette ki dergilerin ilk işlevi yeni yazarlar için “işin mutfağı” olma özelliğidir. Yazmak insanın iç dünyası için başlı başına bir ifşa iken bir de ortaya çıkan cümleler toplamını başkaları ile paylaşmak güçtür. İlk etapta yazar adayı demoralize olmaya oldukça açıktır. Dergilerde yazısı yayınlanan, dergi editörlerinden ve okurlarından yapıcı dönütler alan yazar adayları bir sonraki sefer için özgüvenlerini pekiştirmiş olurlar. Dergiler yazara daha fazla pratik alanı vaat eder/etmelidir. Daha fazla okurla karşılaşma, kendini geliştirme ve süreklilik sağlama noktasında rehber görevi görür/görmektedir. Yazarlar ise dergilere sunulan bu imkânları hakkıyla değerlendirmeyi vaat ederler/etmelidirler.

Türkiye’de dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin hayatla olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Aslında bu konuda biraz egoist sayılabiliriz. Birbirinden çok farklı alanlar ve üsluplarda üretimler yapan yazar, şair ve sanatçılardan oluşan bir mevcut ekibimiz var. Muhakkak birçok farklı gelenekten ve biçimden etkilenmiş olduklarını biliyoruz. Konuk yazarımız olmak isteyen dostlarımız da genellikle bu biçimde çalışmalar yapmaktadırlar. Ancak biz yayın hayatımıza başlarken hep söylediğimiz gibi popülerlikten uzak yeni bir biçim arayışına giriştik. Belki de bu arayışımız sürüyor. Buradan şu anlaşılmamalı. Herkese kendimizi sevdirmek için şekilden şekle girmeyi de doğru bulmuyoruz. Denenmemişi denemek, yazılmamışı yazmak istiyoruz. Tüm bunlarla birlikte, bu sürecimizin insandan bağımsız kalamayacağını da biliyoruz. Veysel köyünü, Yaşar Kemal ovasını, Nazım kendi sürgününü anlatıyordu. Burayı; pencereye konan kuşu, gördüğümüz ağacı, kulağımıza çalınan ağıdı... Dünya böyle bir yer hepimiz için. Anlatıcılar, tarihi yazarlar aynı zamanda.