Kamusal alanın yokluğunda eylemlilik

Kriz anında ne devlet ne de piyasanın önde gelenleri kitleleri korkuyla ve baskıyla durdurabilir, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların korkuya ve baskıya boyun eğmek için bir nedenleri de yoktur. Bu noktada insan bedeni kamusal alanın yerine geçer, intihar ifade özgürlüğünün en mutlak haline dönüşür.

Abone ol

Aslıhan Aykaç Yanardağ*

Costa-Gavras’ın 2002 yılında gösterime giren filmi Amen, II'nci Dünya Savaşı sırasında genel olarak Avrupa ülkelerinin ve Hıristiyan toplumların önemli bir kesimini temsil eden Vatikan’ın Yahudi soykırımına karşı sessiz kalışını eleştirir. Film gerçek bir olayla başlar. Çekoslovakya vatandaşı ve Slovak Yahudisi gazeteci Stefan Lux, 3 Temmuz 1936’da, yani II'nci Dünya Savaşı başlamadan üç yıl önce ve Hitler iktidara geldikten üç yıl sonra, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda silahla intihar eder. Filmdeki son cümlesi “İnsanların yüreklerine ulaşmanın başka bir yolunu bulamadım.” olur. Gerçekte son cümlesi ise “C’est le dernier coup!”, “Bu son vuruş!” olarak çevrilebilir. Bir eylemlilik biçimi olarak intihar, toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği ortadan kalktığında gerçekten de bir son vuruştur.

DEMOKRASİ, KAMUSAL ALAN, EYLEMLİLİK

Modern toplumların örgütlenme biçimlerinde idealize edilen yapılardan biri demokrasidir, oysa var olan demokrasilerin ne kadar ideal işledikleri tartışmalıdır. Demokratik sistemleri tanımlarken kabaca dört temel unsurun altı çizilir: Adil ve özgür seçimler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve bütün bunların sürekliliğini garanti altına alacak bir hukuk sistemi, bir başka deyişle hukukun üstünlüğü. Herhangi bir toplumun üyesi olan bireylerin bu demokratik unsurları değerlendirebilmeleri ve bir demokratik katılım sağlayabilmeleri içinse kamusal alanın varlığı, demokrasinin bir ön koşulu olarak öne çıkmaktadır.

Kamusal alan nedir, neresidir? Çok genel ve yüzeysel bir tanım yapmak gerekirse, kamusal alan devletin denetiminden, piyasanın ve piyasa aktörlerinin güdümünden bağımsız, özel alanın dışında insanların bir araya gelebilecekleri, iletişim kurabilecekleri, demokrasinin kaçınılmaz unsurları olan ifade özgürlüğünü ve örgütlenme özgürlüğünü kullanabilecekleri bir alandır. Arendt’e göre kamusal alan özel alan olarak tanımlanan haneden ve hanedeki ilişkilerden bağımsız, özgürlük ve eşitliğin etkin olduğu, bireylerin farklılıklarına rağmen ortak çıkarın ve gerçeğin iletişimle, karşılıklı etkileşim sonucu elde edildiği bir alandır. Habermas, kamusal alanın tarihsel dönüşümünü derinlemesine incelerken kamusal alanı yurttaşların bir araya gelip iletişim kurduğu ortak bir alan görür. Kamusal alanda gerçekleşen iletişim sonucunda kamuoyuna benzeyen bir ortak düşünce olasılığı bulunur. Kamusal alan tüm yurttaşları kapsar; herkese açık, eşit ve özgür katılım hukuki güvence altındadır, karşılıklı ve açık ifadeler sonucunda rasyonel bir uzlaşı hedeflenir. Bunun dışında, Negt ve Kluge, kamusal alanın genel tanımını kendilerine özgü bir sınıflandırmayla birleştirerek egemen politik kamusal alan, alternatif kamusal alan ve proleter kamusal alan olarak da ifade edilen karşıt-kamusal alanı birbirinden ayırır. Bu durumda kamusal alan öznelerin sistemle kurduğu ilişkiye ve eylem biçimine göre farklı kategorilere ayrılmış olur. Tanımlar ve referanslar çoğaltılabilir, ancak gündelik hayattaki işlevini anlamak açısından belirleyici olan kamusal alanın bireylerin hiçbir ayrıma maruz kalmadan katılabildikleri, kendilerini açık bir biçimde ifade ettikleri, hukuk tarafından denetlenmeyen ancak varlığı garanti altına alınan, özgür bir alan olduğudur. Demokratik sistemlerin beklediği halkın yönetime katılması durumu, ancak böyle bir kamusal alanın varlığıyla mümkün olabilir.

Peki, kamusal alan olmadığında ne olur? Özgürlük yoksa, insanlar çıkarları veya sistemden talepleri konusunda konuşmaya çekiniyorsa, korkuyorsa, konuşanlar cezalandırılıyorsa nasıl bir insanlık durumundan söz edilebilir? Hak aramak yasal olarak olmasa bile toplumsal olarak sorgulanan, ayıplanan, utanılacak bir şey haline geldiğinde, birey artık Arendt’in tanımladığı eylem ve özgürlük çerçevesinden çıkar, kamusal alandaki yurttaş yerine sistemin bir dişlisi olarak hareket eder.

BİR EYLEM ALANI OLARAK BEDEN

İnsan eylemliliği, bireyin belli bir bağlamda karşılaştığı durumlara karşı geliştirdiği bir davranış, bir tepki olarak düşünülebilir. Bu durumda birey, bilinçli seçimleri ve bu seçimlerinin sonuçlarını kabul etmesiyle kendini ve toplumdaki yerini inşa eder. İnsan eylemliliği, doğrudan veya dolaylı olarak toplumsal yapının dönüşümüne de etki eder. Bireyin toplum içindeki eylemlilik hali farklı biçimlerde ve farklı alanlarda ortaya çıkar. Arendt, insan etkinliklerini üçe ayırır: Emek, iş ve eylem. Bunlardan ilk ikisi maddi dünyaya ait, hanede gerçekleşen, doğal ihtiyaçlara yönelik ve zorunlu etkinlikler olduğu için bu alanlarda özgürlük söz konusu değildir. Öte yandan eylem insanın özüyle ilgili bir etkinlik olduğundan özgürlüğe dayanan, düşünsel ve insan ilişkilerinin sonucunda bir anlam yaratma sürecidir. Habermas ise iletişimsel eylem kavramıyla bireylerin dil ve rasyonel iletişim aracılığıyla birbirleriyle ilişki kurduklarını, sürekli bir müzakere ve argümantasyon sonucunda uzlaşmanın sağlanabileceğini, bu şekilde modern toplumun araçsal rasyonalitesinin yerine iletişimsel rasyonalitenin ortaya çıkacağını savunur. Genel olarak eylem ve özellikle iletişimsel eylem bir arada yaşamanın yapı taşlarıdır.

Geçen hafta, oğluna pantolon alamadığı için intihar eden İsmail Devrim’in ölümü, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun verdiği soru önergesiyle Meclis'e taşındı. İsmail Devrim’in intiharını tek başına değerlendirmek, büyük resmin önemli bir kısmını görmezden gelmemize neden olur. 24 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edilen Çukurova Üniversitesi Ekonometri Bölümü araştırma görevlisi Dr. Mehmet Fatih Traş, işini kaybetmesinin ardından intihar etti. 30 Ekim 2017’de Adana’da pediatri asistanı olarak görev yapan Dr. Ece Ceyda Güdemek, 36 saatlik nöbet süresine ve ağır çalışma koşullarına dayanamayarak intihar etti. Aynı gün bir başka doktor ve bir tıp öğrencisinin intiharı, sağlık çalışanlarının çalışma koşullarına dikkat çekti, konu Meclis'e taşındı. 12 Ocak 2018’de inşaat işçisi Sıtkı Aydın, geçinemediğini söyleyerek meclisin önünde kendini yaktı. 20 Eylül 2018’de Şanlıurfa’da milletvekilleri ve belediye başkanları aşure dağıtırken iş isteyen bir genç kendini yaktı. Toplumsal örgütlenmenin ve tabandan gelen hareketlerin zayıf olduğu toplumlarda bu tür tekil eylemlilik halleri yaygındır. Kolektif bir eylem ya da kolektif stratejiler kadar dikkat çekici olmasa da bu eylemler toplumsal bir anlam içerirler.

İnsanların ifade özgürlüğünü veya örgütlenme özgürlüğünü kullanabilecekleri bir kamusal alan olmadığında eylemlilik hali sona ermez. Devlet baskısının artması, örneğin bir polis devletinin her türlü, baskı, sansür ve yasak ile bir korku iklimi yaratması eylemlilik halini bir süre için baskılasa da tamamen ortadan kaldırmaz. İnsanların üretim ilişkilerinden ötürü piyasaya bağımlı olması, örneğin işçilerin eve ekmek götürmek, kirayı ödeyebilmek için sömürüye razı gelmesi, sendikaya üye olmaması, işverene ses çıkarmaması, eylemliliği zayıflatabilir. Ancak bir kriz anında ne devlet ne de piyasanın önde gelenleri kitleleri korkuyla ve baskıyla durdurabilir, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların korkuya ve baskıya boyun eğmek için bir nedenleri de yoktur. Bu noktada insan bedeni kamusal alanın yerine geçer, intihar ifade özgürlüğünün en mutlak haline dönüşür. Örgütlenmemiş, dolayısıyla kolektif bir eyleme katılmayan bireyin tikel hak talebi ya da direnişi aynı zamanda kendinden vazgeçmesi anlamına gelir.

İnsanın eylemlilik hali bireysel ya da kolektif bir biçimde ortaya çıkabilir. Her iki durumda da eylemlilikteki temel varsayım yaşamın sürekliliğidir. İnsan bir sorunu çözmek için, koşulları iyileştirmek için, bir talebi dile getirmek için harekete geçer. Bir amaç uğruna örgütlenen çıkar grupları, farklı yöntemler kullanarak mobilize olurlar. Bu kolektif eylemlilik barışçıl veya şiddet içeren yöntemler kullanır. Ancak yaşamdan vazgeçildiği bir noktada bireysel ya da kolektif eylemlilik, bir talep karşılanması, çıkar birliği ya da farkındalık yaratmak gibi bir amaçtan kopmuş, varoluşsal bir mesele haline gelmiş demektir. Birlikte yaşama yollarının ve ortak bir anlam arayışının tükendiği yerde bireyin varlık ve yokluk arasındaki seçimi, demokratik bir toplum inşası için daha çok uzun yolumuz olduğunu gösterir.

*Doç, Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü