Kalo’nun utangaç poşeti

Yılmaz Yakut, 1990’lı yıllardan başlayarak Diyarbakır’da Özgür Gündem ve devamı gazeteleri sokakta sattı. Defalarca gözaltına alınan ve saldırıya uğrayan Yakut, bu işi 18 yıl boyunca yaptı. Epilepsi hastalığı giderek ağırlaşan Yakut, 2009 yılında Bağlar Belediyesi’nde işe girdi ancak Mart ayında işten çıkarılan 255 kişiden biri oldu. Yılmaz Yakut, “Maksat cebimde 20 lira olsun” diyerek ayakkabı boyacılığı yapıyor.

Abone ol

DUVAR - Yılmaz Yakut’u ilk tanıdığımda yüzünde yaralar vardı. Biri zarar mı verdi acaba, diye endişelenmiştim. “Düştüm” demişti. Doğru söylediğini ve epilepsi hastalığı yüzünden zaman zaman sokak ortasında baygınlık geçirdiğini, onu bana getiren Zafer Tüzün söylemişti. Zafer’le arkadaşlıkları çok eskiye, 1990’lı yıllarda Diyarbakır sokaklarında Özgür Gündem dağıttıkları zamana kadar uzanıyordu.

Yılmaz Yakut’un elinde dağınık, yıpranmış defterler ve dosya kağıtları vardı. “Anılarımı yazdım” demişti. Yazdıklarını okumamı, düzeltmemi ve bir kitap olarak hazırlamamı istiyordu. Konuşması ağırdı, kelimeler güçlükle ve bozularak çıkıyordu ağzından. Zafer, Yakut’u anlamama yardımcı oluyordu.

O defterler ve dosya kağıtları bir müddet kaldı bende. Yazılanlar güçlükle okunuyordu. Anlatım kötüydü. Olayların dizilişi ve anlatımında kopukluklar vardı. Yayıncılıkla uğraşan bir iki kişiye Yakut’un dosyasından söz ettim. Doğrusu kimsenin ilgilenecek zamanı yoktu. Yakut, birkaç kez daha gidip geldi bana. Sonunda dosyayı kendisine iade ettim. Benim de yapabileceğim bir şey yoktu çünkü.

TARİHTE MÜTEVAZI BİR YER

Aslında dosyayla ilgili şöyle basit bir şey düşünmüştüm: İşinin ehli ve sabırlı bir gazeteci Yılmaz Yakut’la 90’lı yıllarda yaşadıklarını, tanık olduklarını konuşacak; ardından onunla birlikte gazete dağıtan başkalarını bulacak, onlarla da konuşacaktı, hem Yakut’u hem de 90’lı yılları. En sonunda Yakut’un “okurlarım” dediği gazete alıcılarıyla yine hem Yakut’u hem de o yılları konuşacaktı. Bu şekilde, 90’lı yılları ve Diyarbakır’ı bir başka pencereden okuyan iyi bir çalışma ortaya çıkabilirdi.

Elbette bu, benim ilk aklıma gelen yöntemdi, başkaları daha iyi fikirlerle daha iyi bir çalışmaya imza atabilirdi. Aradan uzun zaman geçti ve hiçbiri olmadı ne yazık ki.

Yılmaz Yakut, o tarihlerde Bağlar Belediyesi’nde çalışıyordu. Gündem gazetesi dağıttıkları için sokak ortasında katledilen çocuklar zamanı asla unutulmamış olsa da biraz geride kalmıştı. Ama Yılmaz Yakut, yaşadıkları, emekleri ve kanları unutulmasın istiyordu. Kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıkları, tarihte mütevazı bir yer bulsun istiyordu.

EPİLEPSİ İNSANA NE YAPAR?

Yılmaz Yakut’a 2009 yılında Bağlar Belediyesi’nde iş verilmişti. Belediye çalışanları onu tanıyordu ve hastalığından dolayı çok yormuyor, kolluyorlardı onu. Yaşlı ve hastalıklarla mücadele eden annesi ve babasına aldığı maaşla katkıda bulunuyordu. Bütün kardeşleri dağılmıştı. Kimi evlendiği için kimi iş için ayrılmıştı evden. Yakut kalmıştı. Çünkü bir dönem, gazete dağıttığı dönem, bir gün öldürüleceğini ya da uzun yıllar hapis yatacağını düşünmüş ve evlenmemişti. “Kimsenin günahını almak istemedim.” Böyle diyor Yakut. “Şimdi yaş da geçti” diyor ve sadece 1977 doğumlu Yakut.

Elleri ağır hareket ediyor, çay bardağına uzanması, bardağı ağzına götürmesi uzun sürüyor, ağır çekim gibi. Bir tek geçmişte yaşadıklarını anlatırken heyecanlanıyor sanki. Ayağa kalkıp anlatıyor kimi zaman, kimi zaman kollarımı tutarak, “Beni şöyle tuttu” diyor. Belki farkında olmadan parmaklarındaki bütün gücü kollarımı tutarken kullanıyor.

Epilepsi insana neler yapabiliyor, Yakut’a bakarak anlamaya çalışıyorum. Konuşması bozulmuş, hareketleri ağırlaşmış, gücünü alıp götürmüş. Zihinde neler yapıyor, çıplak gözle ve kısa sürede bunu anlamak pek mümkün değil sanki. Ama Yakut’un hafızası iyi, bu çok açık. Özellikle geçmiş günleri daha dün yaşanmış gibi anlatması etkileyici.

“Ben küçükken de hastaydım ama ağır değildi. İşkence beni böyle yaptı.” Böyle diyor Yakut, buna inanıyor. İlaç kullanıyor. “Sabah ve akşam tok karnına atıyorum.” İlaç daha kötü olmasının önünde engel ama başka tedavi yöntemlerini denedi mi? Bunları konuşmak istemiyor Yakut, geçmişini anlatmayı daha çok istiyor.

CEKETİNİ İLİKLEYEN DAĞITIMCI

Yılmaz Yakut, ilkokulu bitirdikten sonra sokaklarda çekirdek satmış, deri atölyesinde çalışmış. Bir süre sonra Gündem gazetesini dağıtmaya başlamış. “Sabah evden çıkarken annem su dökerdi arkamdan. Akşam gelecek miydim, belli değildi. Belki satırla öldürecekler, belki gözaltına alınacaklar. Kimse bilmiyor.”

Annesi arkasından su dökerek gazete dağıtma işine gönderiyor oğlunu, başına gelebilecekleri biliyor. Ama bir taraftan da şöyle diyor: “Sen şerefli insanlarla çalışıyorsun. Seni şerefli insanlara emanet ediyorum.” Bakkal dükkanı işleten baba da endişesine rağmen bir gün olsun “Gazete dağıtma” dememiş.

“Okurlarımın yanında birisi varsa gazeteyi vermezdim. Dolaşırdım, sonra geri gelirdim, yalnızsa gider gazetesini verirdim.” Çalışma tarzını bu şekilde anlatan Yakut, bu tedbirin ‘okurunun’ can güvenliğini sağlamak için olduğunu vurguluyor. Çünkü o dönem sadece gazeteciler, gazete dağıtımcıları vurulmuyordu, aynı şekilde gazetenin okurları da hedefteydi.

“Gazeteyi okura verirken ceketimin önünü iliklerdim. Ben okuruma saygı göstermesem o da bana göstermezdi.” Bir yandan can güvenliği bir yandan böyle bir hassasiyet, ancak “Biz para için çalışmazdık, gönüllüydük” diyen birinden beklenirdi.

APÊ MUSA’NIN KÜÇÜK GENERALLERİ

Gazete dağıtımcılarına “Apê Musa’nın küçük generalleri” deniliyordu. Bunu ilk kim söyledi, en azından ben bilmiyorum. Ama bu tanımlama tuttu ve 1990’lı yıllarda Gündem gazetesi dağıtan çocuklara hâlâ Apê Musa’nın küçük generalleri deniliyor.

Musa Anter Gündem gazetesinin yazarıydı. Zaman zaman bu çocuklarla bir araya geldiği anlaşılıyor. Yılmaz Yakut, “Biz onu Musa Anter olarak bilmezdik, bizim için yaşlı bir adamdı, Apê Musa’ydı” diyor. Ancak vurulduğunda onları etrafına toplayan yaşlı adamın Musa Anter olduğunu, saygı duyulan bir Kürt bilgesi olduğunu fark etmiş.

.

BAZEN ÖFKE, BAZEN KEDER

Yakut, Edip Cansever’in şiirindeki Çağrılmayan Yakup değildir. Bana hep Yakup’u çağrıştırsa da… Onu hep bir yere, karakola çağırırlar ya da alıp götürürler. Resmi ve gayrı resmi gözaltına alınışlarını hesaplıyor, “En az 300 defa gözaltına alındım” diyor. Birinde gözaltına alınmamak için bir eve sığınmış, evdeki kadına durumu anlatmış. Kadın, “Dengê xwe meke berxê min, kes nikari te ji ba min bibe” (Sesini çıkarma kuzum, kimse seni yanımdan alıp götüremez) demiş. Akşama kadar yedirmiş içirmiş Yakut’u, ortalık sakinleşince çıkıp gitmiş evden. Sevgi ve minnetle anıyor kadını.

Bir başka sefer, kaçarken arkasından silah sıkılmış, olay, “Gazete dağıtımcısı vuruldu” şeklinde yayılmış. Oysa Yakut gözaltına alınmıştır ama bütün karakollar soranlara “Gözaltında böyle biri yok” şeklinde cevap vermiş. Hastanelerde de bulunmayınca arkadaşları öldürülmüş olabileceğini düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir şekilde arkadaşlarına haber ulaştırıyor, ‘Ölmedim ama her an öldürülebilirim’ diye.

Yılmaz Yakut, bu hatıralara sımsıkı bağlı, çünkü bu hatıralar hayatının en anlamlı zamanlarını gösteriyor. Bazen öfkeleniyor anlatırken, bazen kederleniyor ya da gülümsüyor. Ama hep önüne geçilmez bir anlatma isteği seziliyor gözlerinden, sesinden.

YILMAZ YAKUT’UN HATIRALARI

“Bir tanesi önüme çıktı, ‘Bir tane Özgür Gündem ver’ dedi. Ben böyle belime bağlamıştım gazeteleri. Belimden gazete çıkarırken kollarımdan tuttu. Gazete isteyen kollarımdan tuttu, bir tanesi de arkadan bıçakla vurdu bana. Tekbir getirdiler. Hastanede doktor ‘Bunu nasıl akıl ettin’ dedi. Bıçak biraz daha derine girse ölecektim. Doktor söyledi, belime sardığım gazeteler kurtarmış beni.”

“Suriçi’nde üstüme benzin döktüler. Gazeteler elimdeydi. Benzin gazetelere geldi, yüzüme gelmedi. Sonra yaktılar. Gazeteleri attım ama üstüm yanmaya başladı. Oradaki insanlar elbiseleriyle sardılar beni. Öyle kurtuldum. Elbiselerimi çıkardılar, üstümde iç çamaşırım kaldı sadece. Polis geldi, beni orada saatlerce bekletti. Bir tane komiser vardı, kalabalığa beni gösterdi, ‘Hepiniz böyle olacaksınız’ dedi.”

“Bir tane kel komiser vardı, elimi tutup eğildi, öpecek sandım. ‘Estağfurullah” dedim, elimi çektim. Bir kere daha yaptı, yine bırakmadım elimi öpsün. Sonra bir kere daha yaptı. Ben de elimi dudaklarına götürdüm ve kelinden öptüm. Bir tane polis vardı orada, küfür etti, ‘Sen kim oluyorsun ulan’ dedi. Dedim, ‘Bizde adettir, el öpenin başı öpülür.’ Polis dedi ki, eylem olmuş, komiser kimin eli benzin kokuyor, ona bakıyor.”

‘BİZİ DÜŞMAN GÖRÜYORLAR’

Mart ayında Bağlar Belediyesi’nde çalışan 255 kişi işten çıkarıldı. Bunlardan biri de Yılmaz Yakut’tu. Neden işten çıkarıldıklarını bilmeyen çalışanlar, belediyenin bahçesinde birkaç gün süren oturma eylemi yaptılar. Olağanüstü Hal vardı ve memleket Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetiliyordu. Eylem sonuçsuz kaldı ve kimse neden işten çıkarıldığını öğrenemeden bitti.

Yılmaz Yakut, işe geri alınması için belediye başkanına gitmemiş, hükümeti temsil eden kimsenin kapısını da çalmamış. İşten çıkarılınca “Neden ben” diye şaşkınlıkla soran birçok kişinin aksine, hiç şaşırmamış. Yakut, “Bizi düşman görüyorlar. O yüzden çıkardılar işten. Ben neden gideyim onlara” diyor.

UTANGAÇ POŞET

Yılmaz Yakut’un babası Bağkur emeklisi, aldığı maaşın yarısı evin kirasına gidiyor. Eli iş tutan kardeşleri arada yardım ediyor elbette ama Yakut çalışmak zorunda olduğunu hissediyor. Hastalığı artık gazete dağıtmasına izin vermeyecek kadar ilerlemiş. “Eskiden polis peşime verdiğinde koşabiliyordum. Ama artık yürümek bile zor. Karakola girsem sağ çıkmam” diyor.

Yakut’un ayaklarının dibinde büyükçe bir poşet, poşetlerin yanında bir terlik var. Poşet mi utangaç ben mi, bilmiyorum. Bir türlü soramıyorum, bu poşette ne var, diye. Ama aslında Yakut’un işten atıldıktan bir süre sonra ayakkabı boyacılığı yaptığını biliyordum. Yine Zafer söylemişti, “Kalo ayakkabı boyacılığı yapıyor abê” diyerek. “Kalo” Kürtçede “dede”, “yaşlı” demek. Gazete dağıtan çocukların en kıdemlisi olduğu için Yılmaz Yakut’a arkadaşları “Kalo” demeye başlamışlar. Şimdi belki Yılmaz’dan çok Kalo diye çağırıyorlar onu.

Çalışmak ayıp değil elbette ve Yılmazın ayaklarının dibindeki poşet utangaç değil. Sanki ben utanıyorum daha çok, Kalo ayakkabı boyacısı olarak hayatını idame etmek zorunda kalmamalıydı, diye düşünerek.

‘MAKSAT CEBİMDE 20 LİRA OLSUN’

Yılmaz Yakut, “Bağlar’daki kahvelerde ayakkabı boyuyorum” diyor. İşe çıktığı ilk günler çok sıkılmış, çok çekingen davranmış. Sonra alışmış, rahatlamış biraz. Şimdi onu en çok rahatsız eden, kimi eski okurlarının elinde poşetle onu gördüğünde, “Sen ve ayakkabı boyacılığı” diye kederle bakması.

Rahatsız olduğu bir diğer kişi ise ayakkabı boyacısı bir çocuk. “Belki 8 belki 9 yaşında bu çocuk. Elbiseleri çok kötü. O gelince ben topluyorum boya malzemelerini, gidiyorum oradan. O çalışsın istiyorum. Okula gitmesi lazım ama ayakkabı boyuyor. İhtiyacı olmasa hiç ayakkabı boyar mı?”

Günde 10 ile 20 lira arasında bir para kazanıyor. Az değil mi, diyorum. “Bana yetiyor” diye cevap veriyor, “Maksat cebimde 20 lira olsun.”

UNUTULMAK ACISI

“Annemle düğüne gittim. Bizim top oynadığımız sahaya yakındı düğün salonu. Oraya gidince Özgür Gündem takımını hatırladım. Herkes eğleniyordu. Ben dışarı çıktım, sahaya baktım, ağladım.”

Takım arkadaşlarından bazılarının isimlerini sayıklıyor Yakut ve gözleri doluyor, “Hepsi gitti” derken.

Birazdan telefonu çalıyor Yılmaz Yakut’un. Sonra toparlanıyor. Ayağının dibinde bekleyen poşeti ve terlikleri alıyor, “Bir emrin var abê” diyor. Kelimeler ağzından ağır çekimde çıkıyor ama nezaketini hiç kaybetmiyor.

Yılmaz Yakut bir tuhaf yalnızlık duygusunun içinde bırakıp gidiyor beni. O hâlâ karşımdaymış gibi, “Unutulmayı hak edecek ne yaptık Yılmaz” diye söyleniyorum.