İşkencecinin müşterisi olmak!..

Ankara’nın o soğuk gecesinde takside yol alırken, sokaktaki soğuktan çok daha başka bir soğukluğun içindeydim. Gözaltına alındığım ilk gece hastaneye gitmeden önce gördüğüm her vakit halen de irkildiğim/irkileceğim o botlarla bana vuranlardan birinin gözlerinin içine bakıyordum.

Abone ol

Hayri Demir*

Ülkesinde yaşanan askeri diktatörlük sırasında, muhalif olduğu için günlerce işkence gören bir kadın, demokrasiye geçişle birlikte diktatörlük döneminin sorgulanmaya başlandığı dönemde kocasına yardım etmek için evlerine gelen kişinin yıllar önceki işkencecisi olduğunu fark eder. İşkenceci canavar artık elindedir, gerçek bir adalet için ona ne yapması gerektiğini düşünür.

Yukarıdaki satırlar, Şilili yazar Ariel Dorfman’in kaleme aldığı “Ölüm ve Kız” isimli tiyatro oyununu anlatıyor. Böylesi ağır bir yüzleşme sadece oyunlar, filmlerde olur diye düşünürüz. Oysa hayat kimi zaman bir tiyatro sahnesinden çıkarcasına böylesi bir yüzleşmeyle bizi karşı karşıya getirebiliyormuş; tıpkı birkaç gün önce Ankara’nın orta yerinde hayatın bir kesitinde yaşanmış gerçeklik gibi…

Ankara’nın dondurucu soğuğunda yaşanan o gerçekliği aktarmadan önce Türkiye’de benzer öykülerin birden çok kez yaşandığını aktararak devam etmek istiyorum.

Devrimci Yol davasından yargılanan, yaşamını yitirdiği ana kadar insan hakları savunuculuğu için İnsan Hakları Derneği’nde çalışan Şaban Dayanan. Onun öyküsü de sadece bir film senaryosu olabilir diye düşünürken, gerçeğin kendisi olan bir hikâye…

Dayanan, bir gün evde oturuyor. Türkiye’nin karanlık tarihinin parçası olan Susurluk kazasıyla ilgili televizyondaki bir programda üzerinden yıllar geçse de unutamayacağı bir ses kulaklarında çınlıyor. Bu ses onu, yıllar öncesine henüz 12 yaşındayken, 12 Eylül Darbesi sonrası yaşadığı işkence günlerine götürüyor.

Unutmadığı o ses için “Bu o dedim. Hanefi Avcı. O kadar beynime işlemiş ki o ses... Unutmuyorum yani.” diyor.

Sonraki sözlerini o dönem verdiği bir röportajdan alıntılıyorum: “Adama bak, işkencecim insan hakları savunucusu kesilmiş…”

Hanefi Avcı, 1976-1984 yılları arasında Mersin Gülnar ve Mut İlçe Emniyet Komiserliği yapıyor. Yüzlerce insanın işkence gördüğü 12 Eylül askeri darbesi olduğunda Dayanan henüz 12 yaşındadır. Darbeden bir süre sonra gözaltına alınır, işkencelerin her türlüsüne maruz kalır. Gözaltına alındıktan 70 gün sonra savcının karşısına çıkarılıp “Seni tutukluyoruz” denildiğinde “Niye, ben tutuklu değil miyim?” diye soruyor. “Komünizm propagandası yapmak” iddiasıyla da tutuklanıyor. Ancak henüz 13 yaşındadır. İki yıl üç ay sonra ise tahliye olur.

Dayanan'a göre, kendisine işkence yapanların başında bulunan isim de Hanefi Avcı. Bunu ve gözaltı sırasında yapılan işkenceleri yıllar sonra gazeteci Ahmet Şık’a anlatınca, hikayesi geniş yankı uyandırır. Ancak hikâye burada bitmiyor; haberin yayınlanmasının ardından Hanefi Avcı, Ahmet Şık’ı arayıp, “Bu adamı tanımıyorum, şarlatan bu” diyor. Ahmet Şık, büyük iş çıkarıyor, işkence yapanla işkenceye maruz kalanı bir araya getiriyor.

Ahmet, tesadüf bu buluşma için Ankara’da bir pastaneyi seçiyor. Buluşma gerçekleşiyor. Kim bilir Dayanan bu yüzleşme sırasında neler hissediyor. İşkencecisi olduğunu belirttiği Avcı, kendisine “Bunlar devlet politikasıydı ama şimdi değişti” diyor. Dayanan özür beklerken, karşıdan gelen yanıt “üzgünüm” oluyor.

Meğer Avcı, benzer bir yüzleşmeyi Devrimci Karargâh davasında birlikte yargılandığı Necdet Kılıç'la da yaşamış. Gazeteci Necdet Açan Aktüel dergisi için onları bir araya getirmiş, Avcı yıllar önce işkence yaptığı Necdet Kılıç'tan özür dilemiş.

Ne yazık ki Dayanan, kendisine yaşatılanların adalet sistemindeki karşılığını bulamadan yaşamını yitirdi.

Dayanan’ın hayatın acı bir gerçek kesiti olan hikâyesinden tam da birkaç gün öncesine kadar benzer bir karşılaşmayı yaşayınca haberdar oldum.

2007 yılının Mart ayında henüz reşit bile olmamışken, yasal olan Newroz kutlamaları sonrasında kaldırımda yürürken kıyafetlerim yırtılarak gözaltına alınmıştım. Hayatımın ilk gözaltı deneyimiydi. Tabii ki haklarımın ne olduğundan da bihaberdim. Dövülerek gözaltına alınıp bindirildiğim araçta, götürüldüğüm karakolda gördüğüm fiziki şiddet bana nedense normal gelmişti. O güne kadar hep çevremden duymuştum; “gözaltına alındığında dayak yersin…” ile başlayıp devam eden anlatımları.

Tam da öyle olmuştu, dayakla başlamış, çıplak aramayla devam etmişti. En ufak bir itirazımın tokat olarak döndüğü o anları, “emredileni” yerine getirmekle geçiştirip bir an önce o ortamdan kurtulmanın düşüncesindeydim. Saatler geçiyor, oradan oraya götürülürken, yediğim dayağın acısını bir an önce kurtulma düşüncesiyle hissetmiyordum bile.

İkinci defa tekrarlanan çıplak aramanın ardından bir kez daha bindirildiğim sivil polis aracıyla şimdilerde kullanılmayan ama o zaman Terörle Mücadele Şubesi’nin gözaltı merkezi olarak faaliyet gösterdiği yere götürüldüm. Burada saatler süren sorgunun ardından, ki sorulan soruların anlamını bile bilemeden, gerçekleşen sorgunun bir yerinde birinin kemerimden tutarak beni dövmeye başladığını anımsıyorum. Kendimi yerde gördüğüm ve botların sert burunlarını vücudumun çeşitli yerlerinde hissettiğim o zaman aralığından sonra aynı ayaklar beni kırmızı bir sivil araca bindirip hastaneye götürdü.

Doğru ya gözaltına alındıktan sonra darp cebir raporu alınması gerekiyormuş. Oysa bundan bihaber olduğum gibi saatlerdir gördüğüm işkence ve kötü muamele sonrası yapılıyor olması bile itiraz edilecek bir konu olarak gelmemişti. Beni dövenlerden birisinin de bulunduğu o muayene sırasında “Bir şeyiniz var mı?” diye soran doktora, “Buralarım ağrıyor, burama vurdular, ayağımı basamıyorum” dememe rağmen doktorun, “Eylem sonrası yakalandın bunlar eylemden kalma” demesiyle çıkarılmıştım muayene odasından. Rapora da “darp cebir yoktur” notu düşülmüştü.

Hastane sonrasında en azından dayağın olmadığı bir yere götürüldüğüm için sevinmiştim. Öyle ya henüz 18 yaşına basmamıştım ve yasal olarak TEM Şubede tutulamayacakmışım.

Gözaltı dört gün sürdü. Benimle birlikte gözaltına alınan A.D. tutuklanırken, yaşım ve lise öğrencisi olmamdan dolayı “adli kontrol şartı” ile tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım.

Derken aylar sonra dava açıldı, yargılama sonunda beraat ettim. Hakkımda “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla açılanan davanın iddianamesini hazırlayan savcı M.D.’nin de yıllar sonra “FETÖ” iddiasıyla açığa alınıp tutuklandığını da hatırlatayım. Bu arada savcı M.D. Şemdinli Umut Kitapevi’ne yapılan saldırı sonrası açılan davaya da bakarken kamuoyuna mal olmuş bir savcıydı.

Ben beraatla sonuçlanan o günlere ait sayfayı kapatırken, yıllar sonra Ankara’nın soğuk gecelerinden birinden bir çift soğuk gözle karşı karşıya kalmamla o günlerin perdesi yeniden açıldı. Bir tiyatro sahnesinde izlemekten bir acı duyabileceğim bu sahnenin kendisi bir gece vakti beni kendi içine çekecekti.

Yaşananlar bir sahnede canlandırılmayan, gerçeğin kendisiydi, sahne Ankara sokaklarıydı, sahnenin orta yerinde ben vardım.

İki oyuncu vardık, biri ben biri de yıllar önce gözaltına alındığım sırada bana işkence yapan polisin kendisiydi.

Gözler, gerçekliğin kendisidir. Gözler hep görür, kimi zamansa bakar… Baktığı gerçekliktir, gördüğü geçici. Görüp unutulmayan kimi zaman bir çift gözdür; üzerinden asır geçse de unutulmayacak bir çift göz. Bu gözler kimi zaman insana en yakın isim, kimi zaman sevdiği insanın gözleridir. Kimi zamansa yaşadığı acıların o anında en derinlere kadar baktığı bir çift göz…

Bu bakış hiç unutulmayacak bir çift göze tanıklık etti. Unutamadığım, en derine kadar bakıp, zihnime kazıdığım o bir çift gözden birisi de bana işkence yapanın gözlerinin kendisiydi.

Ankara’nın o soğuk gecesinde takside yol alırken, sokaktaki soğuktan çok daha başka bir soğukluğun içindeydim. Gözaltına alındığım ilk gece hastaneye gitmeden önce gördüğüm her vakit halen de irkildiğim/irkileceğim o botlarla bana vuranlardan birinin gözlerinin içine bakıyordum. Ben o gözleri unutmazken, o gözler belki de benimki gibi onlarca gözü görmüşlüğün rahatlığıyla direksiyonunun başında verdiğim adrese doğru yol alıyordu.

O an için yüzleşmekten kaçarken, kendisi hikâyesini anlattı. Birkaç yıl önce Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilmiş, şimdilerde evine bir ekmek götürmek için akşamın bir saatinden sonra direksiyon başına geçiyormuş.

Ben sustum, o konuştu: “Mağdurum, memleket öyle bir hale geldi ki, dün ülkesi için hizmet eden bizler bugün suçlu olduk, mağdur olduk, terörist olduk…”

Konuşmaya devam ediyor: “Vatanım için yapmadığım bir şey kalmadı. En ağır şartlarda, ölümle burun buruna geldiğim yerlerde görev yaptım…”

Ben o karanlık geceye giderken, o konuşmaya devam ediyordu. Sohbetin bir yerinde Bitlisli akrabalarının olduğunu söylüyor, nedense kendisine birkaç söz söylemek istediğim ana denk geliyor bu… Ben de Bitlisli olduğumu istemeyerek söylüyorum. Sonra sohbeti Bitlis üzerinden sürdürüyor: “Şunu tanıyor musun?”, "Tanıyorum, kendisi benim yeğenim sayılır", “Hadi ya benim de anne tarafından yakın akrabam sayılır” diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O an bir telefonla karşıda akrabalık bağımızın da olduğu kişiyle konuşuyorum.

Beni evime bırakıyor, giderken sadece “elbet bugünler geçer” diyebiliyorum.

Ariel Dorfman’in “Ölüm ve Kız” oyunu aklıma geliyor:

Bir insan günlerce kendisine işkenceler yapmış, tecavüz etmiş birini görürse kendini durdurabilir mi? Onunla karşı karşıya kalmışken size yaptığının aynısı yaparak, siz de aynı yaşanmışlığı kendisine hissettirmek istemez misiniz?

O gecenin karanlığında kendisinin yaşadığı mağduriyeti gazeteci kimliğimle yazacağımı söyledikten sonra kaybolup giderken, ben benzer sorularla baş başa kalıyorum. Kendisiyle yaşadığı “mağduriyete” dair röportaj yapacağıma dair onda beklenti yaratırken, halen de bu soruları kendime sormaya devam ediyorum.

Günü gelince o röportajı yapacağım, ama yapamayacağım bir şey var; işkencecim olsa bile bir insandan nefret edemeyeceğim…

*Gazeteci