Son dönemlerde bazı işkence olaylarının yaşandığına dair
beyanlar, Gaziantep ve Ankara barolarınca teyit edildi. İlk olay 18
Mayıs günü Urfa’nın Halfeti ilçesinde çıkan çatışmanın ardından
yaşananlarla ilgili. Kırsal bölgede düzenlenen operasyonlarda
şüpheli görülen 51 şahıs güvenlik kuvvetlerince gözaltına
alınmıştı. Gözaltına alınan şahısların çoğu kötü muamele
yapıldığından ve bir kısmı da ağır işkence gördüğünden şikayetçi
olmuştu. İkinci olaysa 27 Mayıs günü Ankara’da düzenlenen FETÖ
operasyonuyla bağlantılı. Teyit edilen iddiaya göre, gözaltına
alınan 105 şahıs arasından 5 kişiye değişik yöntemlerle işkence
yapılmıştı. Yayılan haberlerin, yapılan açıklamaların, sorumlulara
dönük uyarıların yarattığı etki işkencenin bir müddettir gündemde
olmamasıyla birleşince, tartışmaların üzerine şu yanlış sorunun
gölgesi düştü: Acaba işkence geri mi dönüyor? Geri dönmek? Çok
yanlış! Her zaman bizimle olan bir şey nasıl geri dönebilir ki?
İnsan hakları savunucuları bıkmadan usanmadan işkencenin arz ettiği
sürekliliği vurguladı. İşkence, kolluk güçlerinin ses çıkaran,
itiraz eden vatandaşla karşılaştığı her durumda değişen süre,
yöntem ve şekiller içinde hep varlığını korudu. Bu durumda asıl
kaygı duyulması gereken sorunun şu olduğu ortaya çıkıyor: Aslında
değişmez bir devlet yöntemi olan işkencenin farklı araç, yöntem ve
biçimler içinde ortaya çıkmasını sağlayan nedir?
Bu iki işkence olayını, genel olarak işkencenin gösterdiği bu
dönüşüm dinamiği içerisinde değerlendirmek, onun özgül bağlamını
yakalamamızı gerekli kılıyor. Böylesi bir bağlamı, uzun zamandır
gözlerden uzak yapılan ve yasaklı bir uygulama olarak devam eden
işkencenin, artık modern toplumlarda kabul gören saygın bir
uygulama haline getirilmesi talebi temsil ediliyor. Modern
toplumlar, bugüne kadar kendi “medeni” kimliğini tescil ederken
işkence karşısında verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin sonuçlarını
en önemli kazanımları arasında saymıştır. Gerçekten de Aydınlanma
düşünürleri bir kanıt toplama, itiraf alma veya cezalandırma
yöntemi olarak işkenceye karşı destanlara yaraşır bir mücadele
vermişti. İşkencenin meşru bir hukuki-politik enstrüman olarak
kullanılmasının yasaklanmasıyla bu mücadele zaferle sonuçlanmıştı.
Gelgelelim hukuki-politik bir enstrüman olarak işkencenin
yasaklanması veya büyük bir ahlaki kınamaya maruz kalması, onun
farklı amaç, yöntem ve araçlar yoluyla devam ettirilmesinin önüne
de hiçbir zaman geçememişti. İşkence, gerek toplumdaki suç
eğiliminin “disiplin” altına alınması gerek siyasal muhalefetin
“denetim” altında tutulması ihtiyacından ötürü modern çağ boyunca
devletin gizli ortağı olarak varlığına eşlik etmişti. Bugünkü
işkence tartışmasında talep edilen statü değişikliğinin kaynağında
bu dönüşümün yarattığı durumdan duyulan rahatsızlık
yatmaktadır.
Konuya şöyle yaklaşmak da mümkün: Kültürümüzde, işkenceden söz
eden her insan, aslında “üzerine konuşulamaz” olan hakkında söz
aldığının bilinciyle, hafif bir gizem duygusu içinde ağırbaşlılıkla
konuşmaya gayret eder. Bu gayretin ardında işkence yasağına verilen
evrensel önem ve onun dayandığı değer sistemi, yani onurlu ve hak
sahibi bir varlık olarak insan anlayışı vardır. Bununla artık
işkence diye bir sorunumuz kalmadığını veya işkencenin modern
formlarının olmadığını kast etmediğimi bir kez daha belirtmek
isterim. Nitekim modern işkenceyi, ilkel bir uygulamanın
totalitarizm veya diktatörlük pratiklerinde devam eden kalıntısı
olarak gören liberal eleştiri, 1970’lerde demokratik ülkelerin
geliştirdiği ve Türkiye gibi ülkelere ihraç ettiği “temiz işkence”
yöntemleri tarafından boşa çıkarılmıştı. Fakat 11 Eylül sonrasında
başlayan ve yavaş yavaş dünyaya yayılan işkence uygulamalarının
ayrı bir özelliği var. Bu uygulamalarda “üzerine konuşulamaz” olan
deneyimler hakkındaki ahlaki uzlaşıyı yok sayan, şuursuz bir
samimiyet içinde işkence uygulayan ve savunan daha ürkütücü bir
yönü bulunuyor. Bugün Guantanamo veya Ebu Garip cezaevinden yayılan
fotoğraflardan tanık olduklarımız, işkenceyle ilgili olan ve bizim
son dönemlerde yaşadıklarımızı da belirleyen bu yeni yönü somut bir
şekilde ortaya koyuyor.
Şimdi dilerseniz, üzerine konuşulamaz olan hakkındaki varoluşsal
ve ahlaki uzlaşıyla neyi kast ettiğimi de biraz açayım. İşkencenin
insanın hem bedensel hem zihinsel sınırlarını zorlayan bir süreç
olduğu biliniyor. İşkencenin bu yönü, onu diğer sınır deneyimlerde
de ortak olan kısıtlamaya tabi kılıyor. Bu kısıtlama, deneyimin
aktarılmasını sağlayacak dilsel olanakların yetersizliğiyle
yakından ilgili. Birinin çektiği acıyı bir başkasının anlamasını
olanaklı kılacak ortak deneyim olanaklarını tüketmek, yani insanın
en son sınırlarına kadar zorlandığı böylesi deneyimleri tümüyle
aktarılabilir kılacak sözel temsil imkanları yaratmak mümkün değil.
Bu varoluşsal engelin yanında bir de normatif ve psikolojik
boyutları olan başka bir iletişim güçlüğü karşımıza çıkıyor.
Yaşananların anlatılması hem anlatanın kötü deneyimlerini tekrar
yaşaması anlamında, hem de dinleyenin duydukları şeylerin
dehşetiyle terörize olması anlamında konuşulamaz şeylerdir. İşkence
fenomeni, ilk başta bu iki engelden ötürü bir tür çifte dışlamaya
maruz kalıyormuş gibi görünse de sonuç tam olarak böyle olmaz.
Çünkü modern dünyada işkence karşısında verilen en güçlü tepkiler
de, çelişkili bir şekilde, tam olarak bu dışlamalar sayesinde
mümkün hale gelir. Yani “tarif edilemeyecek kadar büyük”bir acı
içeren işkenceyi hiçbir insanın hak etmediğini, “ağza alınmayacak
kadar kötü” davranışlar içeren işkencenin hiçbir gerekçesi
olamayacağını düşünür ve işkenceye daha güçlü bir şekilde karşı
çıkarız.
Burada, işkenceyi dilin ve ahlakın sınırlarına doğru iterken,
ilk başta nasıl kamu hayatının dışındaki gölgeler dünyasına
ittiğimizi ve sonra nasıl tekrar siyasal tartışmanın sınırları
içerisine aldığımızı gösterebildiğimi umuyorum. Şimdi biri bana,
eğer işkence hukukun gölgesi değilse kimin diye soracak olsaydı,
hiç duraksamadan şu yanıtı verirdim: İşkence devletin gölgesidir.
Kadim devletler ve imparatorluklar cezalandırmak için, feodal
devletler kanıt toplamak için işkence yapmıştır; modern devletlerse
bireyleri disiplin ve denetim altına almak için işkence
yapmaktadır. İşkencenin tarihinde gördüğümüz biçimsel kopuşlar,
onun mantık ve yapı açısından gösterdiği sürekliliği hiçbir şekilde
ortadan kaldırmamıştır. Bugün aklı başında hiç kimse, belli bir
alanda iktidar ayrıcalığıyla donanmış aktörler ile işkence
davranışı arasında bir bağ olduğunu reddedemez. Lakin işkenceyi
eleştirirken, onun amacının “bilgi toplamak” veya “cezalandırmak”
olduğunu söylemekle yetindiğimizde bu bağı istemeden de olsa
görünmez kılıyoruz. Bu durumda işkenceden söz ettiğimiz her
durumda, iktidar ile şiddet arasındaki mahrem ilişkiden ve
iktidarın baştan çıkarıcılığından söz ettiğimizin bilincinde
olmamız bir ön koşul oluşturur.
Ne var ki, günümüzde işkenceden söz edildiğinde, onu “sorgu”
metaforu içinde tarif ediyoruz. Sorgu nitelemesi açısından
bakıldığında, işkence biri soru sormaya diğer yanıt almak için acı
vermeye dayanan iki epizottan oluşur. Görünüşe göre, soru
işkencenin sebebi yanıtsa gayesidir; soru işkencecinin görevi
yanıtsa işkence görenin eziyetidir. Gelgelelim işkencenin yapısı
hiç de sorgu metaforunun özetlediği kadar basit değildir. Hiçbir
şey işkencenin gerekçesi olamaz. Bu bakımdan soru gerekçe değil
olsa olsa mazerettir; sadece işkence üzerine anlamlı bir şekilde
konuşabilmek için dayak seanslarına eşlik eden bir aksesuardır.
İşkence gören herkesin önemli sırlara sahip olduğunu düşünmek
kadar, önemli sırlara sahip kişilere yapılan her işkencenin ardında
bir soru olduğuna inanmak da safdillik olur. Zaten soru sonrasında
yaratılan fiziki acının başardığı ilk şey, insanın kıvranan bir
bedene ve haykıran bir sese indirgenmesidir. İnsanın tüm dünyası
kendi bedeninin sınırlarına kadar gerilediğinde veya çıkarabileceği
tüm ses inlemekten ibaret kaldığında bir soruyu anlaması ve
yanıtlaması beklenemez. Bu ani şokun ardından gelen geçici
“toparlanma” ve yanıta hazırlık durumuysa aldatıcıdır; gerçekte
olan işkence göreni korku ve yalan arasında sıkışmış bir dünyanın
içine yuvarlamaktır. Bu yüzden işkenceli sorgularda “hakikatin”
söylendiği durumlar nadirdir. Çoğu durumda, yanıt sorgucu
tarafından zaten bilinmektedir, fakat amaç yine de sorgulanana
söyletmektir. Çünkü esas mesele ihtiyaç duyulan bir bilginin
yokluğu değildir, esas mesele işkence görenin iradesini kırmak ve
ona boyun eğdirmektir.
Buna rağmen işkencenin işaret ettiğim boyutu yok sayılarak,
günümüzde işkencenin haklı ve zorunlu olarak yapılabileceği
durumların varlığı tartışmaya açılmıştır. Adına “saatli bomba
senaryosu” denen bir düşünce deneyi, kamu güvenliği aciliyet ve
öncelik kazandığında, işkencenin meşru görülebileceği bir durumu
örneklemek adına popüler olarak tartışılmaktadır: Buna göre polis,
büyük bir şehrin göbeğinde patlasın diye ayarlanmış ve çok miktarda
can kaybına mal olacak bir saatli bomba ihbarı alıyor. Polis bu
bombayla ilgili olan bir “teröristi” ele geçiriyor ve elbette şahıs
konuşmamakta ısrar ediyor. Senaryonun ortaya çıkardığı soru şudur:
Polis ne yapmalıdır; şüpheliye işkence yapıp insanların hayatını
kurtaracak yoksa ilkence yasağına uymak için yüz binlerce insanı
feda mı edecek? İşkence üzerine anlamlı bir şekilde konuşmak derken
neyi kastettiğimi, aslında yanıtı baştan belli olan bu soru çok iyi
örneklemektedir. Eğer gerçekten işkencenin bir kurumsal süreç ve
özgül bir iktidar mantığı olduğunu ihmal edip, kendinizi sorunun
cazibesine kaptırırsanız şu yanıt kaçınılmaz hale gelir: Elbette, o
“teröriste” işkence yapılmalıdır!
Türkiye’nin insan hakları hareketi, 12 Eylül sonrasında
işkenceye karşı verilen mücadele içinde gelişti. Elbette bu tarz
argümanlara karşı durabilecek sağlamlıkta birikimi ve deneyim
çeşitliliği var. Ama günümüzün işkence uygulamalarının, gerek
dünyada gerek Türkiye’de önceden yaşadığımız deneyimlere kıyasla
farklı bir boyutu olduğu da açıkça görülüyor. İnternette veya
televizyonlarda izlediğimiz işkence görüntülerinin veya
videolarının içerdiği açıklık ve duyarsızlığın ardındaki motivasyon
da bu. Burada bir taraftan yürürlükteki hukuk düzeninin öngördüğü
yaptırımlardan kaçınmak için işkencenin inkar edildiğini, diğer
taraftan da tekrar saygın ve meşru bir uygulama olarak
hukuki-siyasi düzen içindeki yerini alması için örtülü bir
saygınlık arayışının izlerini görüyoruz. Bazen ulusal güvenlik,
bazen suçun cezalandırılması bazen de farklı toplumsal kesimlerin
disiplin altına alınması gibi “gerekçelerle” uygulanan işkence,
gölgeler dünyasında ait olduğu yerden çıkma hazırlıkları içinde.
Baroların son derece ciddi gözüken iki işkence vakası konusunda
yaptıkları açıklamaların orataya çıkardığı sonuç, işkenceye karşı
mücadelenin yeni bağlamının burası olacağını işaret ediyor.