İsim 'damgalı' olursa

Rita Ender’in, 'İsmiyle Yaşamak' adlı kitabı bu topraklarda doğup büyümüş, yıllardır bu topraklarda var olmuş ancak ismi işitilince 'yabancı' olduğu hissettirilmiş insanlarla yapılan röportajlardan oluşuyor.

Abone ol

İsimler bir bakıma insanların verili anlamlarıdır, dersek yanılmayız sanıyorum. İsim önemlidir iki insan karşılaştığında ilk söylenen kelimedir. Bu kelime karşınızdaki insana yükleyeceğiniz anlamı belirleyebilir, ona sempati duyabilir veya ona karşı önyargı ile yaklaşabilirsiniz. İnsan ismini kendisi seçemez genellikle. Aile bireyin ilk kurumudur bunun sonucu olarak çoğu zaman kişi ailesinin değerlerine, inançlarına, etnik olarak kendisini ait hissettiği topluluğa göre bir isim alır. Ve bu isim bir anlamda onun toplumsal yaşamdaki varlığının ilk mânâsıdır. Ancak bu basit bir şey değildir özellikle tek dil, tek millet, tek din söylemiyle inşa edilmeye çalışılan devletlerde isminiz sizin “damganız” olabilir, size kendinizi yabancı hissettirebileceği gibi ayrımcılığa bile mâruz kalabilirsiniz.

Rita Ender’in, İletişim Yayınları'ndan çıkan 'İsmiyle Yaşamak' kitabı, isimler üzerinden kimlik konusunu tartışırken isim vermenin veya isim almanın nasıl önemli geleneklerin devamı haline gelebildiğini, bu konudaki ritüelleri, aile içinde yaşanabilen sorunları, dönemden döneme isimlerin nasıl değiştiğini, yaşamsal koşulların isim vermede ne gibi bir etkisi olabileceğini de tartışmanın içerisine taşıyor.

İsimlerle ilgili bu konuyu sanırım Goffman’ın “etnolojik damgalar” olarak tanımladığı kavramla da tartışabiliriz. Goffman bireyin damgalanması konusundan bahsederken ırk, ulus ve din gibi etnolojik damgalardan da söz eder ve bu damgalamanın soy bağıyla aktarılabilir olduğundan tüm aile mensuplarına bulaşabileceğini söyler. Rita Ender’in yaptığı söyleşilerde isim vermenin genelde aile büyüklerinin isimleri, dini anlamı olan örneğin; azizlerin, azizelerin isimleri gibi faktörlerin önemli olduğunu görüyoruz. Mesela, Despina Eftimiadu, kendisine neden bu ismin verildiği konusundaki soruyu şöyle cevaplıyor: “Anneannemin ismi olduğu için. Bazı gelenek ve görenekler değişti belki ama anne babalarımızın zamanında, çocuklara kendi anne ve babalarının isimleri verilirdi. Ben ikinci çocuğum, ağabeyim var. Birinci çocuk genellikle baba tarafından bir isim alır, ağabeyim babamın babasının ismini aldı. İkinci çocuk, anne tarafından birinin ismini alır, bu yüzden bana anneannemin ismini vermişler.”

'ÖZELLİKLE ASKERDE ÇOK DAYAK YERDİM'

Burada görüldüğü gibi isimler; kuşaklar arasında devam ediyor, bu bazen aile büyüklerine saygı için bazen de dini gelenekleri yaşatmak için uygulanan, ritüelistik anlamları olan, bir pratik olarak çıkıyor karşımıza. Böylece “damgalı” olma hâli de aktarılmış oluyor. İsimlerin bir kimliği ifade ettiği durumlarda bizim gibi tekilci politikalarla biçimlenmiş toplumlarda bunun bir “damgaya” dönüşmesi ve önyargı barındırması, ayrımcılığa maruz bırakma gibi sonuçlar doğurması da maalesef kaçınılmaz görünüyor.

“Damgalı” bir isme sahip olma konusunun en çok askerlik, okul gibi devlet kurumlarıyla birebir ilişkide bulunulan durumlarda endişe yarattığını kitaptaki söyleşilerden anlıyoruz. Ve de bu endişenin yersiz olmadığını Rafael Demircan’ın Türkiye’de isminiz sizi neden zorladı sorusuna verdiği yanıttan anlayabiliyoruz: “Özelikle askerde çok dayak yedim. 'Ermeni piçi bu nasıl isim' deyip döverlerdi. Zaten askerliğimi hastanede bitirdim; üç ay hastanede yattım, iki ay hava değişimi aldım, ancak böyle bitti.” Ayrıca kitapta Eliza pinhas oğlunun Joseph olan ismini, özellikle 80’li yıllarda yaşanan olayların etkisiyle Yusuf olarak değiştirdiklerinden bahsediyor.

Yaşamın içerisinden tanıklıklarla da görüyoruz ki isminiz sizi sadece çağırmak için konulan bir şey olmanın dışında anlamlar ifade ediyor. Oysa sadece isim değil mi ancak öyle olmuyor maalesef “farklılaştırılmış” kimseler için isim kendi içlerinde kökenin, unutulmaması gerektiği düşünülen geçmişin, saygının ifadesi olurken; egemenlere göre biçim alan, kendi varlığını o egemenlik vasfıyla ifade eden bireyler için “damgalı” isimler, ayrımcılık için bir fırsata ve kin duyma sebebine dönüşebiliyor.

'BEN KENDİMİ HİÇ İNKAR ETMEDİM'

Goffman “damgalı” bireyler için şuna dikkat çekiyor: “Damgalı birey kimliğe ilişkin biz nelere inanıyorsak onlara inanma eğilimindedir ve bu çok önemli bir olgudur. Kişinin kendisinin ne olduğuna ilişkin en derin duyguları, 'normal' yani herkes gibi bir birey olduğu, dolayısıyla adilane bir şansa ve muameleye kendisinin de hakkı olduğu algısına tekabül ediyor olabilir.”

İsmi ya da kimliği nedeniyle “damgalı” hisseden birey o verili hâli içselleştirebilir. Ve bu bir bakıma kendisini “anormal” olarak kodlayanla eşitlenme isteğine dönüşebilir. “İsmiyle Yaşamak” kitabında Eliza Pinhas’ın hastane anısında böyle bir durum gözlemlenebiliyor; “Benim kocam diyalize giriyordu fakat o sırada zatürre oldu. Zatürre tedavisi için Amerikan’da (Amerikan hastanesi) yatıyordu ve bir ay boyunca oradan sedyeyle diyalize gidip geliyorduk. Sabahat hanım (Hastanede başka bir hasta yakını) duramadı, patladı ve dedi ki ‘Söyle bakalım nereden buluyorsunuz bu paraları da Amerikan hastanesinde yatıyor kocan? E, dedim kocam elli beş sene çalıştı. Olmaz! İsrail’den mi yardım görüyorsunuz.’” Tartışma böyle devam ediyor ve en sonunda Eliza Hanım kimliğini çıkartıp; “Bak Sabahat Hanım burada ne yazıyor? Türk yazıyor” demek zorunda kalıyor. Burada Eliza hanımın tavrı başta bahsettiğimiz ve Goffman’ın da işaret ettiği gibi “normal” herkes gibi görünme ve eşitlenme çabası olarak düşünülebilir. Bu durum isminden dolayı karşılaştığı haksızlık nedeniyle, kendisinin de onlar gibi olduğunu kanıtlamak zorunda kalmanın ifadesidir bir anlamda. Tartışmanın sonunda Eliza Hanım cümlesini “ben kendimi hiç inkâr etmedim” diyerek bitiriyor ki bu cümle yaşatılanın aslında ne derin izlere ve çelişkilere yol açtığının da göstergesi.

Kitabın giriş bölümünde Tanıl Bora coğrafyamızdaki isim çeşitliliğinden bahsetmiş; “İslamî isimler, Alevi isimleri, tarihi Türk isimleri, öz Türkçe icat isimler, Kürtçe isimler, Çerkesçe isimler, Rumca, Ermenice, Yahudi-Ladino isimler, doğadan, nebatattan, hayattan, edebiyattan ilhamla üretilmiş 'yeni' isimler…” Ve şöyle bitirmiş cümlesini: “Nüfus kütüklerimizde bir arada yaşayıp gidiyorlar. Bir de barış içinde olsa.”

Kitap boyunca okurken tanıklık ettiğimiz hikâyeler genellikle isimlerin sadece nüfus kütüklerinde bir arada yaşayabildiğini gösterse de, barış içinde yaşayabilme ihtimaline inanmamıza çok ihtiyaç var bugünlerde. Keşke ne sebeple olursa olsun “damgalamak”, “farklılaştırmak”, “anormalleştirmek” yerine insanların hikâyelerini dinlesek, onlara dokunsak bunu yukarıdan belirlemeyle değil, gündelik yaşam içerisinde kurduğumuz eşit, yatay bir ilişki biçimiyle becerebilsek… Keşke, keşke, keşke…

Not: “Damga” kavramı için bkz. Goffman, E. (2014), “Damga ‘Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar’”, (Çev. Ş. Geniş, L. Ünsaldı, S. N. Ağırnaslı), Ankara: Heretik.