Akademisyen Özet: Yeni muhafazakar orta-üst sınıfların "Başakşehir'e sığındık" ifadesi ile dile getirdiği kaygı, sadece kentsel kalabalıklardan uzak kalma arzusu taşımaz. Aynı zamanda Kemalizm'e dönük bitmek bilmez yabancılaşma eleştirisinin “bir iktidar söylemi”nden öteye uzanamadığının da itirafı niteliğinde.
Muhafazakâr kesim olarak adlandırılan bizim ise mütedeyyin kitle
olarak nitelendirmeyi tercih ettiğimiz kesim üzerine son dönemde
yapılan ve ritmik bir artış gösteren akademik çalışmalar, dindar
insanların yaşadığı dönüşümün kodlarına ışık tutuyor. Bu çalışmalar
bazen bu kesimin içinden çıkan insanlar tarafından yapıldığı gibi
bazen dışarıdan ayna tutma şeklinde de gerçekleşebiliyor. Bu kesime
hiç de yabancı olmayan, dindarların dilini, ritüellerini ve zihin
dünyasını yakından tanıyan, tanıdık ve çevresinin önemli bir bölümü
dindarların değerlerine uzak olmayan insanlardan oluşan bir
akademisyen olan İrfan Özet, aynı zamanda Fatih Başakşehir:
Muhafazakar Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus kitabının da
yazarı. Özet’le, giderek zenginleşmekte olan dindarların yaşadığı
bu dönüşümün onların düşünüş ve pratik biçimlerinde meydana
getirdiği değişimler, kimlik temelli ayrışmanın yerine geçen sınıf
temelli ayrışmalar, Fatih ve Başakşehir’deki toplumsal örgütlenme
biçimleri ile formel ve informel ağlar üzerine konuştuk.
İrfan Özet
Farklı çalışmalarda farklı kavramsallaştırmalar ve
yöntemler izlenirken siz “Fatih ve Başakşehir” kitabınızda bu iki
mütedeyyin ilçeyi sosyal kapanma ve habitus kavramı üzerinden
inceliyorsunuz. Neden bir kavramsal çerçeve olarak sosyal kapanma
kavramını tercih ettiniz?
Sosyal kapanmanın çalışmadaki merkeziliği, en başta güç,
eşitsizlik ve dışlama gibi modern toplumsal dinamikleri, sosyal
grupları dahil ederek açıklama potansiyelinden kaynaklanıyordu.
Nitekim bahsettiğim dinamikler, Türk modernleşmesinin laik ve
muhafazakâr kanatları arasındaki fırtınalı ilişkilerden az çok
haberdar olanlar için hayli rutin bir duruma karşılık gelmekte. Ana
hatlarıyla sosyal kapanma; çatışma ve dışlama temelli sosyal
gerçekliği, toplumsal grupların rekabetçi ilişkilerine yönelerek
anlama çabasına dayanır. Bu yaklaşım, imtiyaz alanlarına kavuşan
gruplarda korumacı-tekelleşmeci ya da dışlayıcı eğilimler
öngörürken, pastadan pay alamayanlarda ise tam tersi eğilimlere
işaret eder. Buna göre, toplumsal ve siyasal düzeyde hiyerarşi
alanlarının dışında kalmış “madun” gruplar, kendi kozalarında
ördükleri birtakım dayanışmacı ağlarla ve kamusal deneyimin
içermeci-kapsayıcı boyutlarıyla öne çıkmakta. Bu dinamizm aynı
zamanda, söz konusu toplulukların “merkez”i temsil eden kurum ve
sembollere kavuşmalarında belirleyici bir referans.
Çalışmada kullandığım bir diğer referans kavram olarak “habitus”
ise, makro düzeydeki bu dönüşümü, gündelik yaşamın ayrıntılı ve
incelikli ilişkiler dünyasında yakalamamıza imkân veriyordu. “Yapı”
ve “gündelik eylem-algı dünyası” arasındaki bağıntılar, bizi
“habitus” kavramına götürür. Bu çerçevede muhafazakârların
hiyerarşi alanlarındaki değişen yörüngesi, gündelik yaşamda bir
eylem ve algı hattı olarak habitusun izlediği güzergâhı doğrudan
belirlemekteydi.
Sultanbeyli gibi bazı yerleşim yerlerine bakıldığında
buradaki mütedeyyin mekansallaşmayı kendiliğindenlik, doğal bir
eğiliminin parçası olarak görmek mümkünken Başakşehir zaten
başından beri mütedeyyin kitlenin yerleşim alanı olarak bilinçli
bir şekilde inşa edilmiş muhafazakar bir sosyal yerleşim alanı
olarak kurgulanmış görünüyor. Bunun toplumsal sonuçları hakkında
neler söylemek istersiniz?
Evet belirttiğiniz gibi, mekân ve kültürel kimliğin metropolün
belirli alanlarında buluşarak bir “sembolik sınır hattı”
oluşturması, ister istemez bir dizi yan etkileri tetiklemekte.
Ancak etaplar Başakşehir’inde gelişen sembolik sınırın muhtevasını
bununla sınırlı düşünmemek gerek. Güncel Başakşehir, muhafazakar
kültürel kimlikle kol kola gelişen bir sınıf temelli ayrışma
motivasyonlarına sahne olmakta. Daha da ötesi, yeni kurulan
prestijli, lüks yaşam alanlarına yöneldiğimizde, kimliğin
talileştiği ve sınıfın merkezde olduğu bir kapanma gerçekliğiyle
karşılaşmaktayız.
Ayrışmaya dair temponun her geçen gün ivme kazandığı bu tür
kamusal deneyimler, özellikle kentsel yaşamın çoğul dünyasıyla
teması giderek sınırlayan boyutlarıyla öne çıkar. Nitekim kentsel
yaşamın farklı sınıf, kültür ve din haneleriyle etkileşimler,
bireyler arası bir deneyim alanı olmaktan çıkarak; “orada bir köy
var uzakta” metaforuna denk bir soyutluğa kavuşur. Müsaadenizle bu
analizi, araştırmada görüştüğüm bir kadın müteşebbisin küçük
kızıyla yaşadığı bir deneyim üzerinden somutlaştırayım:
“Yoksulların olmadığı bir mekânda yaşamayı
çocuklarım açısından endişe verici buluyorum. En son Eyüp’e
gittiğimizde, küçük kızım ayağında ayakkabı olmayan bir çocuk
gördü. Çok şaşırdı. ‘Anne neden ayakkabısı yok?’ dedi. ‘Kızım bazı
insanların durumu böyle ve çocuklarına alacakları bir ayakkabı
parası yok’ diye cevap verdim. O da bunun üzerine ‘Anne ben de
artık senden başka bir ayakkabı istemeyeceğim’ dedi. Bu, benim çok
hoşuma gitti. Benim mali koşullarım ortalama seviyede. Ama Oyakkent
gibi iyi bir gelir düzeyine sahip bir yerde oturuyorum. Dolayısıyla
çocuklarımın bu ortam içerisinde, farklı koşulları görmemesiyle
ilgili bir kaygım var.”
Halime adını verdiğim görüşmeci, etaplar bölgesindeki kamusal
yaşamın nabzının attığı önemli merkezlerden Yeşilvadi’de bir
anaokulu işletmecisiydi. Oyakkent’in “mahrumiyetten yoksun”
yaşamının sosyal gerçekliğin belirli boyutlarına kapalılığını,
çocukları adına endişe verici buluyordu. Kent merkezinin sınıfsal
ve kültürel çeşitliliği dikkate alındığında, steril bir yaşam
sürdüğünün farkındaydı. Bu niteliklerin Başakşehir adına eksiklik
olduğunun altını çiziyordu.
Diğer taraftan Başakşehir’deki kapanma deneyimi, aynı zamanda
Kemalizm'e dönük kadim eleştirinin de sınandığı önemli bir
laboratuvar. Modernleşme süreci boyunca, Kemalizm'in en şedit
temsili olarak askeri bürokrasinin siyasal yaşamdaki renkliliği
“darbeler yoluyla”, gündelik yaşamı ise “lojmanlara kapanarak”
ıskaladığı eleştirisi merkezdeydi. Nitekim toplumsal dünyaya ve
çeşitliliğe yabancılaşmış Kemalist kibir karşısında, hayli geniş
cephelere uzanan “sivil sesler” duyulmaktaydı.
Muhafazakarlığın siyasal ve entelektüel kanadı ise, bu konuda
neredeyse en “duyarlı” ve “hassas” cepheyi oluşturuyordu. Ancak
“yabancılaşma” etrafında Kemalizm'e dönük bu rutin eleştiriyi,
güncel bir filtreden geçirmek gerekiyordu. Bu anlamda
Başakşehir’deki yaşamın söyleyeceği çok şey vardı.
Araştırmada başlığa çektiğim, “Başakşehir’e sığındık” ifadesi,
bu açıdan tesadüf değildi. Yeni muhafazakar orta-üst sınıfların
burada dile getirdiği kaygı, sadece kentsel kalabalıklardan uzak
kalma arzusu taşımaz. Aynı zamanda Kemalizm'e dönük bitmek bilmez
yabancılaşma eleştirisinin “bir iktidar söylemi”nden öteye
uzanamadığının da itirafı niteliğinde.
Bu çalışmanızı kaleme alırken bir başka sosyal kapanma
biçimi olarak adil düzen kavramının mucidi ve teorisyeni Salih
Akdemir’in İzmir’de kurmak istediği ve sadece dindarlardan oluşan
bir site fikri de mutlaka aklınıza gelmiştir. Dünyanın farklı
yerlerindeki İslami hareketlerin istedikleri toplumsal dönüşümü
gerçekleştirmedeki başarısızlıklarının ardından “toplumu
değiştiremedik hiç olmazsa kendimizi koruyalım” mantığıyla içe
kapanma pratikleri sergiledikleri görülüyor. Başakşehir’deki sosyal
kapanma deneyimini bu boyutuyla değerlendirirsek nasıl bir sonuca
varmak mümkün?
Çalışmanın mekansal sınırlarından hareketle, İzmir’deki Akevler
projesiyle nispeten eşzamanlı olarak İstanbul’da tasavvur edilen
“Selametköy” adlı projeye yöneldim. Metropolün saçaklarında
Selametköy’ü hayata geçirmek isteyenler ise, siyasal bir cemaat
olarak Milli Görüş topluluğuydu. Ancak projelerin hayata geçirilmek
istendiği 1970’lerde, henüz Türkiye’deki İslami hareketin
“toplumsal dönüşüm”e dair heyecanlarını kaybedeceği bir 12 Eylül ya
da 28 Şubat ölçeğinde “balans ayarı” ile karşılaşmadığı kaydını da
düşelim. Evet bahsettiğiniz gibi, dönem içerisinde toplumun kökten
değişimine dönük tasavvurların üzerine çöken “distopik
karamsarlık”, İslami hareketin özelikle Mısır İhvan’ı gibi
temsillerinde hayli öne çıkmış. Türkiye tecrübesi ise, birkaç aylık
koalisyon ortaklığını saymazsak, İslami hareketin iddialarının
sınandığı bir iktidar deneyimine henüz sahne olmamıştı. Akevler ya
da Selametköy’e dönük motivasyonlarda bahsettiğiniz gibi,
metropolün karmaşık haritasında “kültürel kimliğin muhafazası” yer
alsa da; topluma dönük uzun vadeli dönüşüm arzularının canlı ve
diri olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim modernleşme sürecinin
Kemalist hegemonyaya sahne olan uzun safhasında, merkezi temsil
eden semboller ve kurumlardan mahrumiyet, İslami hareketin
neredeyse tüm bileşenlerini motive eden bir gerçeklikti.
Başakşehir ise, özellikle erken evrelerinde bahsettiğiniz türden
kültür-temelli kapanmaya uygun bir hat çizmekteydi. Bu gerçekliği,
nominal düzeyde “Başakşehir” ismine yönelirken bile rahatlıkla
anlayabiliriz. Nitekim “başak” simgesinin tercih edilmesi bu
anlamda tesadüf değildi. Fransız kent bilimci Perouse’nin
belirttiği gibi, hem yerel yönetimin başına geçen Refah Partisi
logosunun bir bileşeniydi, hem de dini terminolojiyle yüklü bir
simgeydi. Bu bağlamda tarımsal üretim sürecinden devşirilen “başak”
metaforu, İslami hareketin çileli merkezileşme hikâyesiyle
bütünleşen bir deneyimi temsil ediyordu.
Kitabınızda sosyal kapanmanın nedeninin içerik ve yöntem
olarak Türkiye’deki modernleşme politikalarının kriziyle ilgili
olduğunu belirterek İslamcılığın doğuşunu, bir taraftan köyden
kente göç olgusu ve bunun kökenini oluşturan modernleşme krizinin
ortaya çıkışına bağlıyor, diğer taraftan da yine aynı krizin farkı
kimliklerin ortaya çıkışına zemin hazırlaması ve bu çerçevede
Kemalizm’in itibar kaybetmesiyle açıklıyorsunuz. Ancak bunlar
sosyal kapanmaya neden olan dışsal faktörler, peki içsel faktörlere
bir başka ifadeyle mütedeyyin kitlenin zihin dünyasının bu konuda
oynadığı role ilişkin neler söylemek istersiniz?
Evet bahsettiğiniz gibi sosyal kapanmanın bir yönü, toplumsal
hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan imtiyaz sahibi ve seçkin
gruplardaki korumacı/tekelleşmeci eğilimlere bakmakta. Öte yanı
ise, nispeten “madun” diye niteleyebileceğimiz, sosyal yaşamdaki
kaynak ve fırsat alanlarından yoksun çeperdeki grupların etrafında
gelişen “dayanışmacı” ağlara uzanmakta. Bu açıdan bir “iç
gerçeklik” olarak dayanışma ağları, 1950’lerden itibaren taşradan
kentlere doğru mobilize olan muhafazakar göçmenlerin, kentlerin
mahalle ortamlarında hayata geçirdikleri habitusun inşasında önemli
bir arka plan. Neydi o habitus? Bu habitus öncelikle akrabalık ve
hemşehrilik düzeyinde, sonrasında cemaat düzeyinde sık dokulu
ilişkilerin gelişmesiyle taşralı muhafazakârların kentte
tutunmasında önemli bir arka planı oluşturuyordu. Görüşmecilerin
anlatımlarında, kentsel yaşama entegrasyon sürecinde akraba ve
köylülerinin yardımlarının kilit önemi sürekli öne çıkıyordu. Aynı
zamanda cemaat topluluklarının da... Dolayısıyla bu tür patronaj
ilişkileri, mahalle dünyasındaki habitusun üretiminde önemli. Bu
sosyal ağlar sayesinde insanlar öncelikle kent piyasa ekonomisinde
hareketlilik kazanıyorlar. Dini cemaatler ve politik cemaat olarak
Milli Görüş’ün yükselişi ise, bu dinamizmin bir üst aşaması olarak
karşımıza çıkıyor.
Diğer taraftan, istikrarlı bir hat izleyen ve giderek derinleşen
dayanışma ağlarının muhafazakâr topluluk için taşıdığı anlam da
genişleyecekti. Erken modelleri kentsel yaşama “tutunma”yla sınırlı
bu ağlar; zamanla topluluğun sosyal hareketlilik kazanmasında
belirleyici parametre haline geliyordu. Dayanışma ağlarının
ürettiği sinerji, geniş topluluğa “güç ve iktidar alanlarına
yerleşim” motivasyonu kazandırıyordu. Parti örgütleri, STK’lar,
cemaatler vb. aktörler etrafında gelişen dayanışmanın içeriği,
giderek “stratejik” bir anlama kavuşuyordu.
Nitekim dayanışmanın “stratejik boyutları”na ilişkin
görünümlerini, bugünkü toplumsal ve siyasal iktidar deneyimlerinde
daha net yakalayabilmekteyiz. Özellikle de STK alanına yönelerek...
Bu konuyu somutlaştırma adına, Necmi adını verdiğim görüşmecinin
anlatımları üzerinden gitmenin oldukça yararlı olduğunu
düşünüyorum. Necmi, araştırmada görüş ve deneyimlerine en fazla yer
verdiğim isimdi. Çünkü 1970’lerde itibaren İslami hareketin parti
örgütü, öğrenci yurtları, cami derneği vs. neredeyse tüm yüzlerinde
aktif olarak görev almış sembol bir isimdi. Bu uzun geçmişin
getirdiği yüksek güvenilirlik, bugün siyasal iktidarın kontrol
ettiği sivil toplum alanında birçok STK’nın doğrudan Necmi’ye
bağlanmasını sağlamış. Günümüz Fatih’inde, farklı sahalarda
faaliyet gösteren birçok İslami STK’nın başında Necmi yer almakta.
Dolayısıyla STK alanıyla ilgili Necmi’nin deneyim ve gözlemleri,
kendi adıma pusula işlevindeydi:
“Türk Hava Kurumu Fatih şube başkanıyım. Geçen
hafta kongremiz vardı. Ankara’ya gittik. Orada biri ‘artık şu
başkanları gençleştirelim’ dedi. Evet gelenlerin çoğu benim gibi
yaşlıydı. Ancak gençlerle ilgili şöyle de bir durum var: Fatih’teki
THK şubesinde tüzüğe göre yönetim kurulu beş kişi olmak zorunda. Bu
beş kişiyi bulmak için gittiğimde, herkes öncelikle imkânlarını
soruyor: ‘Acaba bize bir faydası olacak mı?’ diye. Başka yerlerde
de böyle artık. Ben dava adamı arıyorum. Onlar ise ‘imkanlarım ne
olacak?’ diyor."
Bugün 70’li yaşlarında olan Necmi’nin şaşkınlığı, sivil topluma
yönelimlerde değişen motivasyonlardı. İslami sivil toplum, bugün
birçok farklı parametre üzerinden, bir yatırım alanı olarak da
görülmekte. Sivil toplum bünyesinde görülen eylemlerin bagajında
artık siyasal, sosyal ve simgesel sermaye edinimi gibi farklı
yatırım stratejileri yer alabiliyor. Nitekim İslami hareketin
sembol bir ismi olarak Necmi ile birlikteliğin iktidar nezdinde
sağlayacağı yüksek “CV” değeri, sivil toplumun bir yatırım
dünyasına dönüşmesinin önemli bir temsili olarak karşıma
çıkıyordu.
Necmi’nin deneyiminin gösterdiği haritadan devam edersek, kökene
ve dinselliğe dayalı simbiyotik ilişki ağına, günümüzde iktidar
gücü de eklemlendiğinde, İslami habitusun giderek bir ekonomik
rasyonaliteyi temsil ettiğini görürüz. Habitus içerisinde yer
almak, bu yönüyle küresel kentte tutunma, hatta yükselme ve sıçrama
imkânı sağlamaktadır. Parti, STK, belediye, cemaat gibi oluşumların
ürettiği dayanışmanın rasyonalitesi, kentli muhafazakarlar için
sosyal yaşamda yukarı yönde bir mobilizasyon anlamına
kavuşmaktadır. Sınıfsal-ekonomik sıçramayla beraber gündelik
yaşamın ana aksı, egemen gruplara özgü tutum ve ilişkiler etrafında
gelişmektedir.
Bu manzarada kimliğe biçilen işlev ise, “güç ilişkileri”nin
merkezde olduğu keskin bir rekabet arenasında hem bir motivasyon
hem de meşruiyet aracı olmayla sınırlı. Dolayısıyla “kimliğin
büyüsü”, özellikle toplumsal ve siyasal hiyerarşinin çeperinde yer
alınan zamanlarda etkisini göstermekteydi. Ancak hiyerarşik
tablonun tersine çevrildiği zamanlarda, kimliğin temsil ve
işlevleri de dönüşmekteydi. Nitekim önceki dönemlerde bir
motivasyon kaynağı mertebesindeki (İslami) kimlik, giderek “bir
imaj alanı” hattıyla sınırlanabilmektedir. Fatih’te bu dönüşüm,
dezavantajlı gruplarla bir aradaki yaşamı resmederken çizilen kara
tabloda, İslam’ın birleştirici ve kuşatıcı dilinin arka plana
itilmesiyle görülür. Başakşehir’e geldiğimizde, mesele ekonomik ve
kültürel sermayeye geldiğinde, kendi kültürel kimlik dünyasındakini
dahi bir “tehdit” olarak kodlayıp, mutena alanlara sığınmayla
temsil edilir. Kültürel kimliğin buradaki ana işlevi ise, kaçışın
laik mahalledeki adresleri halindeki Bahçeşehir ve Ataşehir’den
neden uzak kaldıklarını izah etmeleriyle sınırlı. Yani kaçışın laik
hanedekilerle temassız bırakan setleri daima gözümüze sokulurken,
bu pratiğin aynı zamanda yoksul muhafazakarlardan da “kurtuluş”
arzusu içeren cephelerini dile getirdiğimizde, esasen dinin
“araçsallaşmış” yüzünü burada da yakalayıveriyoruz.
.
Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesi ve giderek
güçlenmesi söz konusu sosyal kapanmayı ne yönde etkiledi
sizce?
Parti dediğimiz ağın içerisinde yer almak, insanlara büyük bir
güç veriyor. Hele ki aidiyet duyulan politik çizgi iktidardaysa,
onunla bütünleşen geniş sosyal gruplara toplumun merkezinde olma
hissi sağlıyor. Bu atmosferde gelişen kamusal refleksler ise,
modern toplumdaki “güç ilişkileri ve ayrımlar” etrafındaki
rutinlere uygun bir hat çizmekte. Bourdieucu yaklaşım üzerinden bu
analizi somutlaştırırsak: “Egemen konumları işgal edenler, koruma
stratejilerini sürdürme eğilimindeyken; tabi konumdakiler yıkma
stratejileri geliştirmeye yatkındırlar.” Bu analizi özellikle
Fatih’teki yaşama uyarladığımda, yerleşik muhafazakârların
bölgedeki dezavantajlı gruplarla ilgili hakim eğilimlerin
arkasındaki motivasyonu daha net görebilmekteydim. Kendisini artık
merkezde ya da egemen konumda gören muhafazakar Fatih sakini,
dezavantajlı grupları bölge için rahatlıkla bir “sosyal yük” olarak
kodlamakta. İlginç olan Fatih’teki bu “istemezukçu koro”yu
seslendirenlerin işçi, ev hanımı, kiracı gibi mütevazi statü
alanlarında yer almasıydı. Bu yönüyle muhafazakarlığın iktidar ya
da egemenleşme deneyimi, Başakşehir temsilindeki (üst) sınıfsal
ayağı eksik olsa da, “psikolojik” boyutlarıyla karşımıza
çıkıyordu.
Diğer taraftan iktidar deneyiminin Başakşehir ayağındaki
göstergeleri, Fatih’e göre daha farklı tonlarda karşımıza
çıkıyordu. Ana hatlarıyla Başakşehir modeli, küresel kapitalizmin
mekânı, gündelik yaşamı ve ilişkiler dünyasını dönüştüren yüzünü
daha net görmemizi sağlamakta. Mevcut muhafazakâr iktidarın Batı
bloğuyla ilişkileri aktüel olarak çatışmacı bir zemine kaysa da
modern Cumhuriyet tarihi boyunca küresel kapitalizmle entegrasyonun
en yüksek seviyede geliştiği bir dönemi deneyimliyoruz. Bu
bütünleşme, doğal olarak muhafazakâr yaşam alanlarındaki kamusal
deneyimlerin giderek küresel kültür ağlarına doğru çekilmesini
sağlıyor. Tüketim, yaşam alanları, çocukların eğitim kurumları ve
sosyal çevre gibi birçok alana ilişkin tercihler, giderek
kapitalist kültür ve kodlarla uyumlu bir profil çizmekte. Bu
dalganın en yoğun bir düzeyde yaşandığı yaşam alanı olarak
Başakşehir modeli karşımıza çıkmakta.
Başka sosyologların ve düşünürlerin yanı sıra Bauman da
cemaatlerin modern dünyanın hoşnutsuzlukları karşısında sığınılacak
bir liman olduğunu, modern dünyada bir güvenlik arayışı olduğunu
söylüyor. Bu anlamda bakıldığında aslında Başakşehir benzeri sosyal
kapanma pratiğine yol açan bu tür yerleşim birimleri içinde
yaşadığımız bir dünyanın yol açtığı doğal bir sonuç olarak
görülebilir mi?
Modern dünyada cemaatlerin kazandığı bu imtiyazların bir yönü,
modernleşme hareketlerinin gelenek ve onunla bütünleşen ara
kurumlara dönük agresif politikalarına uzanmakta. Bu açıdan radikal
tonları hayli baskın bu tür modernleşme deneyimlerinde, dinin
merkezde yer aldığı köklü kurumların “ehlileştirilmesi”, kamusal
gündemin tepelerinde yer almaktaydı. Cemaatler dünyasını “güvenli
bir sığınak” mertebesine eriştiren diğer dinamik ise, sanayi
kapitalizminin ilk kent örneklerinden itibaren ivme kazanan
“yabancılaşma” olgusundan başka bir şey değildir. Yabancılaşmanın
modern toplumun tüm kılcal damarlarında metastaz yapabilme
kapasitesine kavuştuğunu düşündüğümüzde, cemaatlerin sağladığı
yakın-informel ilişkilerin bağlıları nezdindeki “değer”i daha net
anlaşılır.
Diğer taraftan, yabancılaşmaya karşı gelişen bu tür refleksleri
Başakşehir’e olan yönelimlere transfer ettiğimizde, karşımıza hayli
“yamalı” bir manzara çıkmakta. Daha da ötesi Başakşehir modeli,
yabancılaşma karşısında bir cevap üretmekten ziyade, olsa olsa
“kaçış”ın resmi olarak tasvir edilebilir. İsterseniz bu analizi,
çalışma boyunca yararlandığım Richard Sennett’e başvurarak
somutlaştıralım.
Sennett’e göre yabancılaşmaya imtiyaz kazandıran dinamik,
kamusal kültür etrafındaki değişimlerdir. Sennett bu gerçekliğin
izlerini, özellikle “ancien régime” [1789 Fransız Devrimi’nden
önceki hâkim sosyal ve siyasal sistem] ve sanayi kapitalizminin
kamusal yaşam modelleri arasındaki farklılaşmada arıyordu. Bu
çerçevede ancien régime’deki canlı kamusal yaşamın, 19'uncu yüzyıl
ortalarından itibaren “yalıtım”ın merkezde olduğu modern
kamusallığa dönüştüğünü belirtir. Sö zgelimi, toplumsal merkezler
olarak şehir sokaklarının ve meydanlarının yerlerini,
banliyölerdeki oturma odaları almaktaydı. Sennett bu değişimi,
“benlik sorunlarına giderek daha fazla gömülmemizle”
ilişkilendirir. Kamusal deneyim artık, “insanların kaçarak
kendilerini özel ve ahlaki üstünlüğü olan bir alana kapatmak
istemeleri” etrafında gelişiyordu. Dolayısıyla “öteki yönelimli”
toplumdan, “iç yönelimli” bir toplumsallığa geçiliyordu.
Sennett’in bu çarpıcı repertuarı, kuşkusuz modern kentsel
toplumun ilk tecrübelerinden hareketle gelişiyor. Ancak
yabancılaşmanın istikrarlı varlığı düşünüldüğünde, günümüze de
seslenebilme kapasitesine sahiptir. “Öteki yönelimli” toplum
modelinin varlık kazandığı alan, günümüzde etkisi azalsa da,
kentsel coğrafyalardır. Burada bir araya gelen farklı sosyal
dünyalar, ortak yaşamın koşullarını aramakta. Dolayısıyla kültürel
kimlik, sınıf, coğrafya ve etnisite bağlamında farklılaşan gruplar,
“öteki yönelimli” toplum modelinin parçası halinde. Ancak sınıfsal
konumlardan hareketle, kent yaşamında gelişen bu “çoklu”
seçeneklerden kaçınma refleksleri de varlık kazanıyor. Sennett, bu
eğilimlerin başlangıçtaki temerküz alanı olarak banliyöleri işaret
ediyordu. Günümüze geldiğimizde ise, “iç yönelimli” toplumsallığın
hâkim temsillerinden biri, Başakşehir'in de yer aldığı site-kent
havzalarıdır. Dolayısıyla buradaki yönelimi bir “zorunluluk”tan
öte; benlik alanına gömülme ve kamusal etkileşimi ekonomik-kültürel
seviyesine uygun profillerle sınırlandırma arzuları etrafında
okumak daha anlamlı görünmekte.
Bir kentleşme modeli olarak gecekonduların çarpık bir
model sunmakla birlikte komşuluk ilişkileri, sosyalleşme ve
toplumsal dayanışma açısından değerlendirildiğinde aslında
sitelerin o oldukça düzenli ve yapay dünyası karşısında sahici
ilişkiler ağı barındırdığını söyleyebilir miyiz? Bu durumun sosyal
kapanmayla ilişkilenen boyutu nedir?
Evet mahalle ve site-kentler arasında bahsettiğiniz diyalektik,
saha araştırma alanlarına girmeden benim de paylaştığım bir ön
kabuldü. Bu anlamda sahadaki gerçeklikle tam yüzleşmeden, sınırları
net bir karşılaştırmalı çalışma vardı kafamda. Mahalle hayatının
zengin, kendine özgü, yüz yüze geliştiği “açık” dünyası ile;
site-kentin yabancılaştırıcı, mesafelerin, ayrımların net bir
şekilde çizildiği “kapalı” dünyası arasında net ayrımlara sahiptim.
Merkezileşme sürecinin “kayıp hanesi”nin başında, “yitirilen
mahalle geçmişi”ni öne çıkarmayı düşünüyordum. Ancak alana
girdikçe, sosyal gerçeklerin ve kamusal deneyimin kafamdakinin tam
tersi bir kulvarda geliştiğini gördüm. Fatih’teki mahalle hayatı
kendine özgü dinamiklerle yaşanan dönüşümü yansıtırken; Başakşehir
de kendine özgü site-kent dokusu üzerinden bu dönüşümü
resmetmekteydi.
Ancak merkezileşme hikayesinde ya da akademik jargonla habitus
dönüşümünde bu örtüşme yaşansa da; bugün halen mahalle ve
site-kentlere özgü kamusallıklar arasında önemli ayrımlar var.
Çalışmanın son bölümü olan “Karşılaştırmalı Analiz”de de, esasen bu
ayrımlar ya da farklılaşmalar üzerine yoğunlaştım. Nitekim bugün
merkezileşme sürecinin arka planını anlamada, odağımızı Fatih başta
olmak üzere mahalle ortamlarına yönelttiğimizde, hayli çarpıcı ve
zengin deneyimlerle karşılaşmaktayız. Bu deneyimlerin izinde,
İslami hareketin çileli merkezileşme hikayesinin esasen
metropollerin “mahalle” ortamlarında kök salan ağlara yaslandığını
görmekteyiz. Nitekim mahalleler bünyesinden çıkmış bu geniş ölçekli
dayanışma halkaları, zamanla İslami hareketin merkezileşmeye
kavuşmasında baş rolü oynamıştır. Bu açıdan bir dönemler Fatih
bünyesindeki cemaatlerde, hemşehri topluluklarında, hatta
“Duvardibi” müdavimi İslamcılarda bitmek bilmeyen entelektüel
tartışmalardaki dinamizmi, bir de mahalle ortamlarının “açık” ve
yakın ilişkiler dünyasıyla bir arada düşünmek gerekir.
Dayanışma halkaları ve mahalle arasındaki bu rantabl ilişkinin
yoğunluğu bugüne geldiğimizde azalsa da, site-kent ortamlarına
nazaran daha sahici ve amatör heyecanlarla sürmekte. Örneğin
günümüz Fatih'inde dini cemaatler başta olmak üzere, topluluk
ağlarının “informel” boyutları hakimken; Başakşehir’de, STK’lar
örneğinde “formel” boyutlar ön plandadır. Bu farklılaşmanın ortaya
çıkmasında, bahsettiğiniz gibi, her iki yaşam alanının kendine özgü
mekânsal gerçekliği etkilidir. Öncelikli olarak kent merkezindeki
Fatih’e hakim “mahalle hayatı”, informel topluluk ağlarının
gündelik yaşamın kılcal damarlarına kadar sızabilmesini
sağlamıştır. Bölgedeki konutların özellikle bodrum ya da giriş
katları, bu kapsamda yer alan birçok dini pratiğe ayrılmıştır.
Kur’an Kursları, dergahlar, medreseler, sohbet mekânları gibi bir
dizi informel ağ, Fevzipaşa Caddesi’nin her iki yakası boyunca
yaygınlık kazanmaktadır. Başakşehir’in site-kent düzeyindeki
mekânsal kurgusu ise, bu tür ağları daha kurumsal ve formel
düzeylerle sınırlandırmaktadır. Gerçekten de, site şeklindeki
yapılaşmanın hakim olduğu etaplar bölgesinde sivil toplumun
ritmini, genellikle STK düzeyindeki yapılanmalar belirler. STK’lar
bu açıdan, farklılaşan cemaatlerin bölgedeki temsil ve temerküz
alanı haline gelmektedir. Nitekim 60’dan fazla STK’nın içinde yer
aldığı bu geniş ve örgütlü ağın çatı bir organı olarak, “Başakşehir
STK Platformu” hayata geçirilmiştir.