İncecik bir veda havası

Benimki, ani bir gidiş değil. Bu sayfalardaki son yazım bu ama tam anlamıyla bir veda değil. Bir gün bir yerde nasılsa yeniden karşılaşacağız. O güne dek eksilmeyelim, yeter. Hoşça kalın. Şimdilik.

Murat Meriç mmeric@gazeteduvar.com.tr

Ahmet Kaya, konserlerine ‘Başım Belada’ ile başlardı. Orkestra vurucu girişi çalmaya başlar, sahneye girer, herkesi selamladıktan sonra mikrofona yaklaşır ve şarkıyı söylemeye girişirdi. Hep bir ağızdan söylenen şarkının bir noktasında durur, elini bir tabanca gibi havaya kaldırır ve şu dizeleri söylerdi: “Şimdilik hoşça kal yaban çiçeğim / Yasal mermisiyle bir komiser yaklaşmakta…” Sonrasında, şarkısını aynı coşkuyla bitirirdi. Kaç konserini izledim, hatırlamıyorum ama hepsinde böyle oldu bu. En azından, ‘Başım Belada’ albümünün yayımlandığı yıl olan 1991 ve sonrasında… Bir de unutulmaz selamı vardı: “Hepinizi en içten devrimci duygularımla selamlıyorum, hoş geldiniz arkadaşlar!”

Öldüğünde 43 yaşındaydı. 28 yaşımı bitirmek üzereydim, o zamanlar bana büyükmüş gibi gelmişti ama bugün ondan altı yıl daha fazla yaşamış olduğumu dehşetle fark ediyorum. Aramızdan çok genç ayrıldı. Ardında muazzam bir külliyat bıraktı. Şarkıları hâlâ her yerde söyleniyor. Kendi adıma, şarkılarını el altında tuttuğum, türlü bahanelerle her dem dinlediğim insanlardan olduğunu söyleyebilirim. Bu sayfalarda Ahmet Kaya’yla ilgili çok yazı yazdım. Önümüzdeki haftalarda, doğum gününde anmayı planlıyordum ama planlar her zaman tutmuyor.

Duvar’daki ilk yazım ‘OHAL günlerinde sanat’ başlığını taşıyor. 15 Temmuz sonrasında yaşananları anlatmış, “darbe” vesilesiyle art arda iptal edilen etkinliklerden söz etmiştim. Konserlere izin verilmiyor, yan yana gelişler bir şekilde engelleniyordu. Bugün de durum farklı değil. Artık “darbe” bahanesini kullanmıyorlar, “pandemi” diyorlar. Elbette her etkinlik iptal edilmiyor. Herkes her şeyi yapabiliyor. Üstelik pandemi kurallarına aldırmadan. Her şey esnetilmiş durumda. İnsanlar kapalı ortamları dolduruyor, maskesiz oturuyor, girişte kimsenin HES koduna bakılmıyor ama işlerine gelmediği zaman cümleler “ama sağlık” diye başlıyor…

İlk yazımın son cümleleri, sonrasında sıklıkla kurduğum cümleler: “Neyse ki darbe başarılı olamadı. ‘Darbe’nin arkasına sığınıp ona karşıymış gibi davranmak suretiyle onun yapmak istediklerini yapmak, en az darbenin kendisi kadar kötü. Buna izin vermemek, bir şekilde direnmek gerekiyor. Direnişin en önemli ayağı elbette sanat. Ne olursa olsun konserler sürmeli, etkinlikler iptal edilmemeli. Her şeye rağmen hayat orada yeniden doğuyor, şekilleniyor. Bir araya gelmekten korkmamalı. Korku, her fena şeyin başlangıcı çünkü.”

Bugüne dek bu sayfada 247 yazı yazmışım. Bu, 248 numaralı yazı. Rutin pazar yazılarından söz ediyorum. Arada yazdığım başka yazılar da var. Üşenmedim, saydım, onlarla birlikte 279 rakamına ulaşıyorum. 2016 yılının 14 Ağustos gününden bu yana, gündemin hatırlattıkları üzerinden yazdığım müzikli yazıların sayısı bu. Kimi zaman gündeme fazla daldım, müzikten uzaklaştım belki ama bütün yazılarımda hep umudu ön plana çıkarttım çünkü umut tükenirse, tükeniş başlıyor.

Birkaç gündür gündemi işgal eden bir haber var: Gazetemizdeki durum. Ali Duran Topuz’un istifasıyla başlayan süreçte, pek çok yazar ayrıldığını açıkladı. Ben de ayrılanlardan biriyim. Bu, son yazım. Bir veda yazısı. Çok severek yazdığım gazeteme, bu sayfalar aracılığıyla buluştuğum okurlarıma veda ediyorum. Yazılacak çok şey var ama ileride hepsini uzun uzun konuşuruz. Onun için, teşekkürlerimi art arda sıralayarak huzurdan ayrılmak isterim.

İlk teşekkürüm, elbette okura: Bugüne dek yazılarımı okuyan, seven, paylaşan bütün insanlara... Tek tek teşekkür etme şansım yok, böylesini kabul edin. İyi ki varsınız. Sevmeyenlere, benimle tartışanlara, eleştirilerini dile getirenlere de teşekkür ediyorum elbette. Şunu söyleyeyim ama: Küstahlara, küfür edenlere, saygısızlık yapanlara teşekkür yok. Onlar Şakir, çay içmeseler de olur.

Duvar’a Ali Duran Topuz’un davetiyle geldim. Onsuz bir gazetede yazmak benim için çok manalı değil. Beni bu maceraya kattığı için, güvendiği için, hep yanımda olduğu için ayrı bir teşekkürü hak ediyor. Burada çok sevdiğim arkadaşlarım, yazılarını, haberlerini severek okuduğum insanlar çalışıyor. Gönül isterdi ki en başından bu yana üst üste konulan tuğlalar birbirinden ayrılmasın, Duvar sapasağlam yerinde dursun. Bir şekilde duracak elbette ama eksik olacak. Benim eksikliğim bir şey değiştirmez belki, yerim dolar ama Duvar’sız bir hayatın eksikliğini hissedeceğim. Her şey bir yana, her hafta ne yazacağımı düşünmek ve cümleleri art arda dizmek beni hayata bağlıyordu. Yazılar yine yazılır, okura ulaşır ama bu sayfalarda yazmanın, sevdiğim insanlarla köşe paylaşmanın heyecanı başkaydı. Bu heyecana ortak olan, yanlarında yürüdüğüm, yükü sırtlayan herkese teşekkürüm sonsuz.

Dışarıdan güzel görünüyor, yazılar hızla okunuyor belki ama ben editörünü çıldırtan insanlardanım. Yazımı son dakikaya kadar tutar, tren kaçmadan vagona atlamaya çalışırım. Çok tren kaçırdım, bunların bir kısmı beni çok üzdü ama Duvar’da bugüne kadar çalıştığım iki editör arkadaşım, bu arızamı hep görmezden geldi. Anıl Mert Özsoy ve taze editörüm Mahmut Çınar’a ne kadar teşekkür etsem az. Onlarla çalışmak benim için büyük keyifti. Sadece onlar değil, yazılarımı alan, son dakikada sayfaya koyan, yokluğumu hissettirmemeye çalışan (ve adlarını unutmaktan korktuğum için sıralamayacağım) bütün arkadaşlarım bu teşekkürü ziyadesiyle hak ediyor. Diğer Duvar çalışanları gibi…

Bu gazete vesilesiyle çok güzel insanlar tanıdım. Bir kısmı bugün yakın arkadaşım, vazgeçilmezim. Kurduğumuz çilingir sofraları bu kadar doluysa, biraz da bu ortaklık sayesinde. Tam da bunun için, buruk ayrılıyorum. Kalanlar, Duvar’ı sırtlayanlar, tuğlalarının arasındaki harcı örenler benim için çok değerli; emeklerini görmezden gelmek bana göre değil. Ayrılıklar olur, bir noktada birden uzağa düşebiliriz ama bu sayfaları paylaşmıyor oluşumuz, hayatta birbirimizden kopacağımız manasına gelmiyor. Yine yan yana duracağız, yine omuz omuza direneceğiz. Bunu ayrı mecralarda yapmak durumunda kaldığımız için üzülüyorum. Burukluk, bundan.

Uzatmayayım, sözü müziğe getireyim… Aklıma gelen bir sürü ayrılık şarkısı var ama biri, hepsinin arasından sıyrıldı, kaç gündür dilimde: “İşte gidiyorum; bir şey demeden / Arkamı dönmeden, şikâyet etmeden / Hiçbir şey almadan bir şey vermeden / Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum // Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde / Yürüyorum sanki senin yanında / Sesin uzaklaşır her bir adımda / Ayak izim kalmadan gidiyorum…” Bir Kâzım Koyuncu şarkısı bu, onun sesinden sevdik. Kemal Sahir Gürel’le birlikte, Barış Pirhasan’ın bir şiirini bestelemişler. Adı ‘Hoşça kal’. Şarkının (ya da şiirin) bir yerinde “gönül kuşu şarkıdan yorulmadı” dizesi geçiyor. Bu ayrılığı en iyi tarif eden dizelerden biri bu -ki diğer dizeler de bu tarifi güçlendiriyor.

Ahmet Kaya’yla başladım, onunla bitireyim. 1987 yılında yayımlanan albümü ‘Yorgun Demokrat’ın en güzel şarkılarından biri, sözlerini Yusuf Hayaloğlu’nun yazdığı ‘Bir Veda Havası’: “Vakit tamam, seni terk ediyorum / Bütün alışkanlıklardan öteye / Yorumsuz bir hayatı seçiyorum / Doymadım inan, kanmadım sevgiye // Korkulu geceleri sayar gibi / Birdenbire bir yıldız kayar gibi / Ellerim kurtulacak ellerinden / Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi…” Sonrası da güzel ama burada bırakayım, son cümleleri kurmadan iki dizenin altını çizeyim: “Kalacak tüm izlerin hayatımda / Gözümden bir damla yaş aktığında…”

‘Başım Belada’ ile başlayan Ahmet Kaya, konserlerini ‘Giderim’le bitirirdi. İlk şarkıda havaya uzattığı tabanca şeklindeki elini bu şarkının son dizesinde şakağına dayar, “kafama sıkar giderim” der, arkasını döner giderdi ve sonrasında sahneye gelmezdi. Bir sonraki konsere kadar… Benimki, ani bir gidiş değil. Bu sayfalardaki son yazım bu ama tam anlamıyla bir veda değil. Bir gün bir yerde nasılsa yeniden karşılaşacağız. O güne dek eksilmeyelim, yeter.

Hoşça kalın. Şimdilik...

Tüm yazılarını göster