İklim kriziyle başarılı bir mücadelenin anahtarı adalettir

Eşitsizlik küresel salgını körüklediği gibi, emisyonları azaltmayı hedefleyen planları da enkaza çevirebilir.

Abone ol

Larry Elliott

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) yayınladığı mesaj daha açık olamazdı. Yirmi yıl içinde küresel sıcaklıklar, sanayi öncesi seviyelerin en az 1.5°C üzerine çıkacak. Bunun gerçekleşmesini engellemek, yayılan sera gazı miktarında büyük ve süratli bir düşüşü gerektiriyor.

Teşhis koymak işin en kolay kısmı. Soru ise insanlığın doğa ile bir çarpışma rotasında olup olmadığı değil, felaketten kaçınmak amacıyla yapılması gereken geniş ölçekli ekonomik değişimleri gerçekleştirmek için kalan zamanın nasıl kullanılacağı.

SALGINA VERİLEN YANIT GİBİ BİR YANIT VERİLMELİ

Küresel salgına verilen yanıt, acil bir durumda nelerin mümkün olduğunu gözler önüne serdi. Hastaneler Covid-19 hastalarıyla dolduğunda hükümetler panik düğmesine bastı. Özel ve kamu sektörü faaliyetlerinin iş birliği içinde yürütülmesi, aşıları 2020’nin ilk aylarında, herkesin hayal edebileceğinden çok daha süratli bir şekilde ortaya çıkardı. Zengin ülkelerin maliye bakanlıkları, tıbbi bir krizin ekonomik ve sosyal bir krize dönüşmesini önlemek amacıyla serbestçe harcamalar yaptılar. Zorunlu olan şey hayat kurtarmaktı, bütçeleri dengelemek değil.

Buna karşın, bu iki krize verilen yanıtın tamamen aynı olacağını varsaymak mantıklı olmaz. Hükümetler, Covid-19’a karşı, kişisel özgürlüklere eşi benzeri görülmemiş biçimde kısıtlamalar getirdi. Teorik olarak Boris Johnson, Emmanuel Macron ya da Mario Draghi, iklim değişikliğine karşı savaşta yeni kısıtlamalara ihtiyaç olduğu hususunda ısrarcı olabilir. Aslında, özellikle salgının yaşattığı deneyim halkın tahammül edebileceğinin üzerinde bir şey olmasa da, insanları zorlama noktasında dikkatli davranacaklar. Karantinalar bir süre işe yarar ama sonrasında insanlar kısıtlamalardan rahatsız olurlar. Politikacılar açısından, insanlara -yabancı ülkelere seyahat etmek gibi- sevdikleri şeyleri yapmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söylemek son çare olabilir. Nitekim, temmuz, salgının başlamasından beridir Heathrow Havaalanı’ndaki en yoğun aydı.

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın her biri, sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde birini üretiyor ve vatandaşlarının diğer ülkelerdeki insanlarla denk olmayan fedakârlıklar yapmalarında ısrar etmeleri de pek mümkün görünmüyor. Sarı yelekli yakıt protestocuları, iklim değişikliğiyle mücadelenin ne kadar az destek gören bir eylem olabileceğini Macron’a çoktan gösterdi.

İSTİHDAM VE YOKOLUŞ ARASINDAKİ HASSAS DENGE

Demokrasiler açısından doğru olan bir şey, otokrasiler açsından da geçerlidir. Çin, küresel emisyonların yüzde 28’ini üreten, dünyanın açık ara en büyük kirleticisi; bununla birlikte, ekonomi alanında süratli biçimde büyümesi ve sahip olduğu siyasi istikrar, insanların tarlalardan ayrılıp daha fazla para kazandığı ve bir arabaya sahip olmanın bir başarı sembolü olduğu fabrikalara göç etmesine dayanıyordu. Dolayısıyla, Çin Komünist Partisi, bir yandan iklim değişikliğinin yarattığı tehdidin farkında ve yenilenebilir enerji kaynaklarına büyük yatırımlar yapmakta iken, yavaş büyümenin daha yüksek bir işsizlik oranı ve siyasi hoşnutsuzluğa neden olmasından endişeleniyor. Bu yüzden Çin, dünyadaki elektrikli binek araçlarının neredeyse yarısına ve güneş panellerinin üçte birine ev sahipliği yaparken aynı esnada kömürle çalışan yeni enerji santralleri inşa ediyor.

Afrika ülkelerinin büyük kısmı Çin’den daha erken bir gelişme aşamasında ve onlar açısından büyüme bir lüks değil, açlıkla ve bebek ölümleriyle mücadele aracı. Johnson, Glasgow’da düzenlenen ‘November [Kasım] Cop26’ konferansında, özellikle de İngiltere’nin sunduğu yardım bütçesini azaltma kararıyla birlikte, yoksul insanlara gezegeni kurtarmak için fedakârlıkta bulunmak zorunda kalacaklarını söyleyerek çok farklı bir şey yapmayacak.

Ülkelerin küresel salgın karşısında gösterdiği tepki verme aciliyetini tekrarlamak kolay olmayacak. Yaşanan sellere ve orman yangınlarına karşın, politikacıların harekete geçmek için daha fazla zamanları olduğu inancıyla güç kararları ertelemesi daima daha çekici olan seçenek. Rishi Sunak, İngiltere hükümetinin net sıfır hedefine ulaşmasının ön maliyetlerinden dem vuruyor. Keir Starmer’ın 30 milyar sterlinlik yeşil yatırım planı da bu zorluğun çerçevesine uygun değil.

DOĞRU TEŞVİKLERLE BAŞARILABİLİR

Geçmişten edindiğimiz ders, doğru teşvikler verilen akıllı insanların aşılması zor gibi görünen sorunlara bir çözüm bulabileceğidir. Ekonomileri ‘iklim mücadelesi’ zeminine oturtmak, teknoloji alanındaki değişimlere hız katabilir ve grip aşıları, jet motorları, bilgisayarlar ve kan plazma transfüzyonlarının kullanımında ilerlemelerin yaşandığı bir dönem olan 1939-1945 arasında yaşananları tekrarlayabilir.

Bunun gerçekleşmesi için, yeniden dağıtım ve istihdamdan ziyade kirliliğin vergilendirilmesi, icat ve geliştirme projelerine yatırım yapılması ve ülkeler arasındaki işbirliğine dayanan farklı bir politik ekonomi türü yaratılması gerekiyor. Donald Trump bu gündeme asla yatırım yapmazdı ama Joe Biden yapabilir.

Glasgow, siyasi irade için bir sınav mahiyetinde. Altı yıl önce Paris’te dile getirilen taahhütler, 3 santigrat derece yükselen sıcaklıklarla tutarlı ve daha da güçlendirilmesi gerekiyor. Çok taraflı niyetin bir işareti, gittikçe artan oranda bir karbon vergisi, fosil yakıt sübvansiyonlarının aşamalı biçimde kaldırılması ve en önemli sera gazı yayıcılarının ilan edilerek utandırılması doğrultusunda planlar yapmak olacak.

Hem ülkeler arasında hem de ülkeler içindeki eşitsizlikler, iklim değişikliğiyle mücadelenin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor ve ilerleme meselesi gözden geçirilmediği sürece daha yavaş gerçekleşecek. 1930’lardaki New Deal’ın [Yeni Sözleşme] mimarları, Büyük Buhran’a yanıt vermenin yalnızca altyapı alanlarına para harcamak ve işsizlere istihdam sağlamakla bağlantılı olmadığını anlamışlardı; aynı zamanda örgütlü emeğe daha fazla güç aktarmak, Wall Street’i frenlemek ve zenginlere daha yüksek vergiler uygulamakla bağlantılıydı. Yeni Sözleşme, tam istihdam ve ABD’nin Marshall yardımının yeniden dağıtım mekanizması aracılığıyla Batı Avrupa’daki komünizm tehdidini savuşturma kararını içeren bir paketin sadece bir parçasıydı.

Yeni Sözleşme’nin modern çağa uygun biçimde güncellenmesi, yeşil bir boyut eklenmesini gerektiriyor. Bunun yanı sıra, düşük ücretlerle çalışan insanlardan ve kaçınılmaz düşük karbonlu ekonomik sarsıntıda işlerini yitirme ihtimalinden kaçınmak için toplumsal bir boyuta da ihtiyaç duyuyor. Eğer hükümetler insanların gazla çalışan kalorifer kazanlarından ısı pompalarına geçmesini istiyorsa, bunun faturasını ödemek zorunda kalacaklar. Ve eğer yoksul ülkelerin fosil yakıt aşamasını atlamasını ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı enerji sistemlerine doğru ilerlemesini istiyorlarsa, Marshall Planı’nın modern bir sürümünü hazırlamak zorunda kalacaklar. Daha yeşil bir yapı inşa etmek, daha adil bir yapı inşa etmek anlamına gelir.

Yazının orijinali The Guardian sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)