Zil çalıyordu. Fırının kapağını açıyordum. Boyumu biraz
geçiyordu yüksekliği. Sıcaktı çok, bezle tutuyordum tepsileri. Onun
yanında tepsiler için bir yer vardı, tekerlekli. Boş olanlara
pişmiş ekmekleri koyuyordum ve fırına dönerken elim boş dönmemek
için bir pişmemiş ekmek tepsisini fırına. Defalarca. Yüzü
bembeyazdı ekmeklerin ve derin çizgileri vardı üstünde, pişerek
çıkıyordu iki zil çalımı vakti…
Alice- Sonsuzluk ne kadar sürer?
Tavşan- Bazen bir saniye’*
Mark, patron yani, her Cambridge gelişimde işe alıyordu beni.
Dünyanın bir ucundan, sıfır parayla dönmüş oluyorduk ama gerçekten
sıfır. İyi bir yerdi o zamanlar İngiltere, çalışmak için. Pound
oldukça yüksekti. Hele gezdiğimiz yerler için çok yüksek. Mark,
çalışacak kimseye ihtiyacı olmasa bile alırdı. İyi işçiyimdir.
Tabii ki ‘Tembellik Hakkı’nı savunuyordum ama ben çalışmazsam
yanımdakinin üstüne kalırdı iş. Patrona değil. ‘Erken dönem Sovyet
işçisi’ terbiyesi almışım galiba, sevmiyordum kaytaran işçiyi.
-Mayakovski, Sovyetlerin ilk döneminde işçiler için ‘şiir’
pankartlar yazıyordu.
‘İşçinin iyisi
Sıkı diker ayakkabı derisi.’ -
Fakat bu yüzden almıyordu Mark beni işe. Avukat olduğum için
alıyordu. Hoşuna gidiyordu, yanında bir avukatın çalışması. Okumak
iyi bir şey sanırım. Diploman olunca, seni beceriksiz
sandıklarından, bir sandviç yaptığında mesela, ateş çemberi içinden
atlayan aslan muamelesi yapıyorlar sana. Haksız değiller, koca bir
hadım imalathanesi okullar. Genellikle. Bir taraftan yaratıcı bir
çocuk koyuyorsun, öbür taraftan, dört tarafı notlarla çevrili
öğrenci çıkıyor.
Sonra iki zil arası. Sandviç içlerini hazırlamaya devam
ediyorduk. Mesela ‘Limonlu Tavuk’ yapıyorduk. Çok satıyordu. Limon
suyuna yatınca, güzel oluyordu tavuk. ‘Her şey sosta’ diyordu Mark.
‘Bir akşam önceki maçı seyrettin mi’ diye soruyordu. Hep yok
diyordum. Evde televizyon yoktu. O maçı anlatıyordu. Gol
pozisyonunu ya da kaçanları. Bu arada zil çalarsa, ekmek zili, ara
veriyordu. Ekmek tepsilerini yeniliyordum. O çalışmaya devam
ediyordu. Aynı tavuk parçalarından beş farklı iç yapıyorduk, bazen
mayonez, turşu. Sonra maçı gollük pozisyonda unutup, karısıyla
kavgasını anlatıyordu Mark. ‘Ona çiçek almalısın bu akşam’
diyordum. ‘Yok, mutfakta sevişir, barışırız’ diyordu. ‘Daha
ekonomik’ diyordum…
Zil çalıyordu. Ekmekleri çıkarmaya dönüyordum. O çalışmaya devam
ediyordu. Zaten hiç yerinde durmuyordu Mark. Sürekli bir iş
yapıyordu. Hiçbir iş yoksa, olduğu yerde bir ileri bir geri
giderek, anlatıyordu. İki adım ileri ve geri. Üstünde sosları
hazırladığımız tezgahlar, iki duvar, üst katta sandviç içleri,
kesilmiş bagetler ve yazar kasa arası…
Kısa ve çok mesafelerde gidip, geliyordu ve ekmek fırını.
Hayatı bazen, Mark’ın bu geliş gidişlerine çok benzetiyorum, İki
zil arası…
*Alice Harikalar Diyarında…