Yakın dönemde memleket müziğine yeni bir soluk getiren
topluluklardan Daniska, Deniz Bayrak imzalı “Yaş Hüzün Şarkısı”nın
sonlarına doğru ustalara selam çakar: “Bir dilim beyaz peynir
yanıma / Buz istemez gidenlerin ruhuna / Zeki’nin, Müzeyyen’in,
Neşet’in aşkına / O kadar...” Kimlerden söz ettiğini anlamamız için
soyadlarını zikretmeye gerek duyulmamış çünkü ortak hafızamızda
hepsinin karşılığı tek: Zeki Müren, Müzeyyen Senar ve Neşet Ertaş.
Aylin Aslım, aynı formülü, 2013 yılında yayımlanan “Zümrüdüanka”
albümünde yer alan “İşte Sana Bir Tango” adlı şarkıda kullanıyor:
“Bu gece benim gecem / Önümde tek kişilik rakım, mezem” sözlerini
şu nakarata bağlıyor: “Ağladım Zeki Müren’le / Coştum Müzeyyen’le /
Ne olmuş canımı yaktıysa / O yâr benim, kime ne?”
GÜFTE ANLATICISI MÜZEYYEN SENAR
Müzeyyen Senar, alaturkanın en büyük isimlerinden biri. Yeni bir
yol açtı, tarzıyla ve tavrıyla pek çok insanı etkiledi, “Müzeyyen
gibi” tanımını literatüre kazandırdı. “Ben şarkı söylemiyorum,
güfteyi anlatıyorum” derdi -ki onu, diğerlerinden ayıran bu: Şarkı
söylemenin anayasasını tek cümleye sığdırmış. Sözleri yuvarlayan,
ağızlarında döndüren onca isme verilmiş en güzel cevap belki de bu.
Onun için her söylediği anlaşılıyor, onun için şarkılarının
kalbimizdeki yeri ayrı.
Ceylan Ertem, Müzeyyen Senar’ın ardından şu cümleleri kurmuştu:
“Sesiyle herkesi bir yere sürüklerdi Müzeyyen Abla. (...) Bir
kelimeyi vurgulayışı, güfteyi seslendirişini ders gibi okudum.
Büyülendikçe büyülendim.” Sadece o değil, yeni nesilde Müzeyyen
Senar’ı ve şarkılarını örnek almış (Melike Şahin’den Gaye Su
Akyol’a) pek çok isim var. Bu cümleyi “iyi ki” ile pekiştirmek
durumundayım çünkü doğru tedrisat ve onunla oluşturulmuş temel,
güzellikleri beraberinde getiriyor. Ustalardan el alanlar emin
adımlarla yollarına devam ediyor ve ana arteri gerişletmekle
kalmıyor, açtıkları yollarla onu güzelleştiriyor. Şu ana kadar
saydığım isimler, onun için bu kadar değerli.
Alaturka tarihini yazarken ıskalamamamız gereken isimlerden,
Müzeyyen Senar. Onu ve yaptıklarını olası bir “alaturka
ansiklopedisi”nde tek bir maddeye sığdırmak yeterli olmaz; başlı
başına bir cilt ayırmak gerekir. Bundan altı yıl önce, bir 8 Şubat
günü aramızdan ayrılan sanatçıyı ne kadar anlatsak az. Yazık ki
hakkında yazılanlar yeterli değil. Keşke çok daha fazlası
olsa...
Müzeyyen Senar’ın ölüm haberini İMC TV’de bir canlı yayın
öncesinde almıştık. Feryal Öney’le, şahane programı 1001 Çiçek’te,
Cem Karaca’yı aramızdan ayrılışının on birinci yılında anmaya
hazırlanıyorduk. Yarın, iki sanatçıyı da anacağız. Üstelik yolları
bir. Cem Karaca, Müzeyyen Senar’ın alaturkada yaptığını rock
kulvarına taşıdı ve kendi yolunu çizerken pek çok insanı etkiledi.
Yeri doldurulamayacak isimlerden. Yorumu muazzam. Yıllardır
kurduğum cümleyi yineleyeyim: Bence memleket rock tarihinin en iyi
yorumcusu.
CEM KARACA’NIN ‘BÜYÜK’ HİKAYELERİ
Geçtiğimiz hafta yayımlanan yazımda Barış Manço’dan söz etmiş
ve onu, “hikayecilerin pîri” olarak nitelendirmiştim. Her yerde
karşımıza çıkan, “aramızdan biri” diyebileceğimiz insanların
hikâyelerini büyük ustalıkla anlatıyor. Çağdaşı Cem Karaca, uzun ve
büyük hikâyeleri şarkılarına sığdırmayı tercih ediyor. “Tamirci
Çırağı”nda anlattığı bir roman aslında. “Kavga”, bir ulusun
kurtuluş savaşını tüm çıplaklığıyla belgeleyen bir şarkı. “Parka”
direnişin, “Mutlaka Yavrum” umudun simgesi. Tek tek şarkılarına
baktığımızda, her birinin birer destan olduğunu görüyoruz.
Aralarında bireysel acılar, sonu kötü biten aşk hikâyeleri ve
kırgınlıklar olsa da şarkılarının çoğu böyle. Hasreti en iyi
anlatan isimlerden biri çünkü bizzat yaşamış. Yorumunun gücü, anne
ve babası vesilesiyle tiyatro salonlarında büyümüş olmasından.
Yuttuğu sahne tozu şarkılarına sirayet ediyor, onu yorumcuların ve
anlatıcıların pîri yapıyor.
Müzeyyen Senar ve Cem Karaca’nın yolu, 1971 yılında İzmir
havaalanında kesişmiş. Tesadüfen karşılaşan ikili, orada bulunan
Hüseyin Baradan vesilesiyle tanışmış ve karşılıklı olarak
birbirleri hakkında düşündüklerini dile getirmiş... Senar, “Ben
senin yaptığın müziği kendi zevkime uygun bulmuyorum ama yeni
akımın öncüsü olarak çok şeyler yaptın. Çabaların takdir topluyor.”
derken, Karaca, salvosunu nezaket sınırları dahilinde yapmış: “Ben
de Klasik Türk Musikisi fikrine karşıyım. Müziğimiz şark ezgisinden
kurtarılmalıdır. Anadolu’nun özü karıştırılmalı, bu özde gizli
değerler ortaya çıkarılmalıdır. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.
Ulusal Türk musikisinin yeniden diriltilmesi için gayret sarf
ediyorum. Ancak sanat zevki olarak sizden aldığım feyzi inkâr
edemem. Ama bu demek değildir ki ağdalı ve belli kalıplardan
kurtulamamış Klasik Türk Musikisini seviyorum…Bundan sonra da
seveceğimi sanmıyorum.”
Bu karşılaşmanın yaşandığı dönemde Cem Karaca’nın
diskografisinde ayrıksı bir yoruma rastlıyoruz. Sanatçı, klasik
alaturka eserlerden “Erenler”i kendince yorumluyor. Sonrasında
alaturka ile temasını kopartmıyor ama bu türe temkinli yaklaşıyor.
Tıpkı Müzeyyen Senar gibi: Şarkılarında Batı müziği dokunuşları var
ama hiçbir zaman haddini aşmıyor, onları bir renk olarak
kullanıyor.
Müzeyyen Senar ve Cem Karaca, kendi kulvarlarında bir okul gibi
hareket eden iki isim. Üç yıl önce yine
duvaR için yazdığım bir yazıda iki ismi yan yana getirmiştim.
Bu, o yazıyı tamamlasın.
İKİ VEDA KONSERİ
Hayatımda “iyi ki tanık oldum” dediğim çok karşılaşma var ama
iki konserin yeri ayrı. İlki, 18 Ekim 1998’de Yapı Kredi Sanat
Festivali kapsamında, Atatürk Kültür Merkezi’nin büyük salonunda
düzenlenen Müzeyyen Senar konseri. Sanatçı, o sahnede, Ercüment
Batanay ve arkadaşları eşliğinde muazzam bir repertuvarı
dinleyicisiyle buluşturmuştu. ‘50’li yıllarda sinemalarda
düzenlenen “büyük” konserlere yetişemeyen benim gibi dinleyicileri
o döneme ışınlayan bir buluşmaydı bu. O gece, bir devrin kapanışına
şahit olduk. Müzeyyen Senar, sahnelerdeki son assolistti ve bu
konser, bir anlamda jübile konseriydi.
Gerçek jübilesi, 5 Eylül 2006’da Sepetçiler Kasrı’nda verdiği
konser. Sağlık sorunları, o günden sonra sahneye çıkmasına izin
vermiyor ama son konserinde 88 yaşında olduğunu düşündüğümüzde,
bunun ne denli önemli olduğunu bir kere daha idrak ediyoruz.
Sözünü edeceğim, tanık olduğum ikinci konser, Cem Karaca’nın
“veda” konseri. 2004 yılının 17 Ocak günü Ankara’da Saklıkent’te
gerçekleşen konserde eski repertuvarından şarkılar söylemiş,
dinleyicilerine “Parka”, “Kavga”, “İhtarname” gibi şarkılarıyla
veda etmişti. 2003 yılının Eylül ayında yapılan ilk BarışaRock’ta
olduğu gibi eski dinleyicisinin karşısına çıkmıştı. Bu, onun için
önemliydi.
Cem Karaca ve Müzeyyen Senar, on bir yıl arayla 8 Şubat’ta
aramızdan ayrıldı. Onları hasretle anıyor, her şey bir yana bana
kattıkları güzellikler için teşekkür ediyorum.