Önümüzdeki salı, çok özlediğimiz Hrant Dink’i, öldürülüşünün 14.
yılında anacağız. Bu kez (içinde bulunduğumuz koşullar sebebiyle)
Agos’un önünde buluşamayacağız ya da kalabalık olamayacağız belki
ama sözleri, yazıları, ardından yapılan şarkılar her zaman olduğu
gibi bize eşlik edecek. Bugün, ondan yola çıkarak, kimi sesleri
hatırlatacağım. Bunu yaparken, izninizle, eski bir yazıma
uzanacağım…
2015 yılında, tam da bugünlerde, Okan Üniversitesi himayesinde,
Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve Ermenistan-Türkiye
Normalleşme Süreci Destek Programı’nca desteklenen “Türk-Ermeni
Diyaloğu ve Söylem Dönüşümü Atölyesi” kapsamında, "Ermenistan'dan
Türkiye'ye Müzikal Bir Yolculuk" başlıklı bir söyleşi
gerçekleştirmiştim. Memlekette tanınan, sevilen, bilinen/bilinmeyen
Ermeni besteciler, onların memleket müziğine katkıları,
Ermenistan'dan Türkiye'ye çakılmış selamlar gibi mevzularda birkaç
kelam etmiş, plaklar dinletmiştim. Heyecanlı bir buluşmaydı. Sadece
Ermenistan’dan gelen gençleri değil, bizden dinleyicileri de
şaşırtan bilgiler vardı; bir kısmı, öğrendiğimde benim de
şaşırdığım bilgilerdi üstelik… Ekseriyetle pop ve alaturka
üzerinden ilerlemiş, arada klasik müziğe de uğramıştım. Sonrasında
da, bu söyleşide anlattıklarımı, “Ermenice plaklar üzerinden
kardeşlik meselesi” başlıklı bir yazıda toplamıştım. Şu anda
okuduğunuz yazı, 25 Ocak 2015 tarihinde BirGün Pazar’da yayımlanan
bu yazının bir bölümünü de içerecek.
Ermeni bestecilerin memlekete katkısı büyük. Saymaya kalksak
satırlara sığmaz, yazının boyutunu aşar, kitaba dönüşür. Keşke
olsa. Yine de kimi isimleri hatırlatayım… Geleneği değiştiren Udî
Hrant’tan “Sakın Geç Kalma Erken Gel”in bestecisi (şarkının
güftesini yazan Ahmet Rasim’in de muhabbet arkadaşı) Kemanî Tatyos
Efendi’ye uzanan, oradan Udî Yervant’a kadar gelen alaturka hattı,
bilhassa erken dönemlerde Ermeni müzisyenlerce şekillendirilmiş.
Pop derseniz, ziyadesiyle bereketli: Liste, Marten Yorgun
idaresinde Mavi Çocuklar’dan ailesi bir dönem Malatya’da yaşamış
Marc Aryan’a uzanıyor. Onno Tunç, Garo Mafyan, Reyman Eray gibi
isimlere, Cenk Taşkan adıyla bildiğimiz Majak Toşikyan’ı
eklediğimiz taktirde, bilhassa ‘70’li yıllarda bir deryayla
karşılaşıyoruz. Söyledim, (en azından şimdilik) bu deryayı deşme
niyetinde değilim ancak pop tarihinden seçtiğim iki az bilinen
plağı ön plana çıkartayım -ki bahsi geçen yazıyı da bu plaklar
üzerine kurmuştum.
İlk plak, bir 45’lik: “Ahtamar”. Tam tarihini bilmiyoruz ama
‘70’li yılların sonuna doğru yayınlanmış olmalı. Benon Kuzubaş
tarafından bestelenen ve Van Gölü içindeki Ahtamar adasını anlatan
bir destan bu. Düzenlemesini Reyman Eray’ın yaptığı şarkıyı, Berç
Noradunk seslendiriyor. Hikâyeyi, plak kapağından aktarayım:
“Öyküler vardır yüzyıllar öncesinden günümüze gelmiş… ‘Gerçek’le
‘söylence’ (efsane) arası ya da her ikisi birden! Çoğu tarihçiler
bile bu gibi duygusal öykülerin ‘gerçek’liği ile ‘söylence’liği
arasında sıkışıp kalmış; ortak bir kanıya varamamış bugüne dek…
Öyküde; bir adacıkta yaşayan Tamar adlı kızın varlığından
söz edilir… Tamar her gece bir ateş yakarak sevdiğini bekler...
Delikanlı ateşin yardımıyla adaya doğru yüzer... Buluşurlar...
Gelgelelim sonsuz mutluluk yoktur!..
…Günün birinde Tamar’da gözü olan köyün kıskanç delikanlıları,
kızın, sevgilisine yol göstermek için yaktığı bu ateşi
söndürürler... Yönünü şaşıran delikanlı, azgın dalgalara kapılır...
Kurtuluş umudu yoktur! Boğulurken ağzından çıkan son sözcükler:
‘…Ah!.. Tamar!..’ olur...
O günden sonra adacığa Ahtamar adı verilir.”
Plak, Maral etiketi taşıyor. Anacağım ikinci plak, yine bu
şirket tarafından yayınlanan, şirketle aynı adı taşıyan müzik
topluluğunun plağı: Maral Müzik ve Dans Topluluğu’nun (ikincisi
yayımlanmayan) ilk albümü, “Buket”. On üç Ermenice şarkıdan
müteşekkil. Aralarında “Dıle Yaman” gibi popüler şarkılar da var.
Her şey bir yana, memlekette yayımlanan ilk Ermenice albümlerden
biri olduğu için mühim. Bunu söylerken, ‘60’lı yılların son deminde
Aras Plak tarafından basılan ve bir dönem çok ilgi gören Adis
Armanyan plaklarını unutmuyorum elbette.
Armanyan, Ermeni diasporasında yetişmiş önemli isimlerden biri.
Türkiye’den Lübnan’a göç eden, göç etmek zorunda bırakılan
ailelerden birinin çocuğu. Kulağını Batı’ya çevirmiş, Türkiye
üzerinden ona ulaşan şarkılara Ermenice sözler yazmış ve söylemiş.
Sonrasında, plaklarında kendi çalışmalarına da yer vermiş. İlk
“hit” şarkısı, Türkiye’de de bir dönem popüler olan, “Nune” ama
onu, aynı adlı film vesilesiyle Emel Sayın’ın sesinden bildiğimiz
“Mavi Boncuk”la tanırız. “Karun Karun”, Ülkü Aker’in sözleriyle,
Türkiye’de bu isimle meşhur olmuştu. 1 Eylül 2019’da aramızdan
ayrılan Adis Armanyan, bir dönemin en büyük seslerinden biri.
Ermeniler tarafından “kral” olarak nitelendirilen isim.
2019 yılında, Armanyan’ın aramızdan ayrıldığı günlerde, Aras
Yayıncılık ve Kara Plak işbirliğiyle önemli bir kitap yayımlandı:
“Sılaya Giden Yol / Ermeni Diasporasında Müzik”. Sylvia Angelique
Alajaji imzalı kitapta Armanyan gibi sanatçılar anlatılıyor.
Alajaji, bir noktada Amerika’ya uzanıyor ve New York’ta, 8. Cadde
üzerinde toplanan Ermeni müzisyenlerin hikâyelerini anlatmaya
başlıyor. Kef Time Band adıyla müzik yapan, Türkiye’den göçerken
yanlarına aldıkları şarkıları orada icra ederek vatan hasretlerini
dindirmeye çalışan müzisyenler bunlar. Topluluğun adı, “keyif”
kelimesinden geliyor. Toparlayayım: Kef Time Band, Türkiye dışında
yaşamak zorunda kalan Ermenilerin diasporada yaptığı çalışmalardan
biri. Amerika’ya gidenler, orada eski zamanları yâd etmek üzere bu
grubu kurmuş, çalışmalarını, yaptıkları plaklar ve verdikleri
konserlerle dinleyenlerine aktarmış. Rişar Agopyan ve Budi
Sarkisyan öncülüğünde kurulan Kef Time Band, 1960’lı yıllarda etkin
olmuş topluluklardan ve art arda pek çok plak yapmış. Yazık ki bu
plaklar Türkiye’de yayımlanmamış ama Amerika’dan gelenler
aracılığıyla bize ulaşmış.
Kef Time Band repertuvarındaki şarkılardan biri, “Soode Soode”
adıyla bilinen Ermenice ezgi. ‘70’li yıllarda, farklı bir
anlayışla, dönemin sevilen müzisyenlerinden Hayko tarafından
düzenlenmiş, “Sude Sude” adıyla plak yapılmış veğ çok sevilmişti… O
yıllarda bir 45’lik plak üzerinde dinleyiciye ulaşan bu düzenleme,
popüler müzik alanında karşımıza çıkan ya da başka bir deyişle ana
arterde rastladığımız ilk Ermenice ürünlerden biri. Hayko,
sonrasında Türkçe şarkılara yöneldi ama “Sude Sude”, onun yorumuyla
tarihe geçti. Aynı dönemde, yine Hayko tarafından plak yapılan
enteresan bir şarkı var. Adı, “Viştov Letzun”. Bu isimle bir şey
ifade etmiyor olabilir ama dinlediğimizde çok tanıdık gelen bir
ezgi bu: Teoman Alpay’ın bestesi “Buruk Acı”. Tersine bir
“aranjman” yapılmış ve Hayko, bu şarkıyı, Zührab Büyük’ün yazdığı
sözler ve Mimi Miksel’in düzenlemesiyle kendi dilinde söylemeyi
tercih etmiş. Sanatçıya, bu plakta, klarnette Önder Bali ve Kupa
Dötlüsü eşlik ediyor.
Kökü memlekette olan ve çok sevilen kimi şarkılar, bir dönem,
üzerine Ermenice sözler yazılarak seslendirilmiş. “Mavi Boncuk”
örneğinde olduğu gibi tersi de geçerli. ‘70’li yıllarda Ermenice
henüz “sakıncalı” değil. 1980 darbesiyle iktidarı ele geçiren Kenan
Evren ve arkadaşları, bu dili, Kürtçeyle birlikte yasaklıyor.
Sonrasında bu yasaklar kalkıyor ama bu utanç, başka utançların
yanında yerini alarak tarihe geçiyor.
Yazının tam burasında, sözü, özel bir isme getireyim… 1869
yılında Kütahya’da dünyaya gelen Soğoman Soğomanyan ya da bilinen
adıyla Gomidas Vartabed. Müziğe katkıları çok büyük. Derlemeleri,
ufkumuzu açan çalışmalar. Müzikle ilişkisi, ailesinden. Babası,
Kütahya’daki Surp Toros Ermeni Kilisesi’nde şarkı söylüyor; annesi,
halı dokurken dilinden şarkıları eksik etmiyor… Mutlu bir aile
görüntüsü var ama bu uzun sürmüyor. Gomidas ya da o dönemki adıyla
Soğomon, ailesini genç yaşta kaybediyor. Bu yıllarda sesiyle dikkat
çekiyor ve 12 yaşında, Ermenistan’a gönderiliyor. Orada müzik
eğitimi alan Soğomon, Hampartsum Limonciyan’ın nota sistemini en
ince ayrıntısına kadar öğreniyor ve duyduklarını kağıt üzerine
aktarmaya başlıyor. 1893 yılında mezun olan, önce Gomidas adını
sonra rahip anlamına gelen Vartabed rütbesini alan Soğomon, 1895’te
Tiflis’e gidiyor, oradan Berlin’e geçiyor. Bu arada derlemeler
yapan, bunları kitap olarak yayımlatan Gomidas Vartabed,
ekseriyetle bugünkü Ermenistan sınırları içinde yer alan Doğu
Ermenistan köylerinden Kürtçe ve Ermenice derlemeler yapıyor.
Notaya aktarılan ilk Kürtçe derlemeler, onunkiler…
Gomidas, derlemelerini 1910’a kadar sürdürüyor. O yılın
baharında Galata Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin muganni
heyetinin daveti üzerine İstanbul’a geliyor ve çalışmalarına burada
devam ediyor. O dönemde 300 kişilik bir koro kuruyor; bu koroyla
İstanbul, İzmir, İskenderiye ve Kahire’de konserler veriyor. Bunu,
Avrupa’da yaptığı konuşmalar ve konserler izliyor. Gomidas
Vartabed, Londra’dan Viyana’ya pek çok şehri dolaşıyor. Başta
Osmanlı Devleti tarafından onurlandırılıyor ancak 1915 yılının 24
Nisan günü, pek çok Ermeni aydınla birlikte tutuklanıyor. Sonun
başlangıcı bu. Çankırı’ya sürgüne gönderilen Gomidas, oradan
kurtulabilen az sayıda insandan biri ama o yıllarda yaşadıkları onu
çok etkiliyor, içine kapanıyor ve çok yakın dostları dışında
kimseyle konuşmuyor. Önce İstanbul’da La Paix hastanesinde tedavi
altına alınıyor ama geçmeyen polis korkusu yüzünden ilerleyen
aylarda Fransa’ya gönderiliyor. Paris yakınlarında bir klinikte
tedavisi sürerken, 1935 yılında hayatını kaybediyor.
Gomidas’ın yaptıkları, bugün bile çok değerli. Onun Ermenice,
Türkçe ve Kürtçe derlemelerini kayıt altına almak üzere çalışmalar
yapan, Ari Hergel ve Burcu Yıldız tarafından hazırlanan Yerkaran
projesi, 2014 yılında bunları bir albümde toplamıştı. Projenin
yürütücülerinden Burcu Yıldız, sonrasında, Melissa Bilal ile bir
çalışma yaptı ve ikili, “Gomidas Vartabed’in Müzik Mirası” alt
başlığıyla “Kalbim O Viran Evlere Benzer” (Birzamanlar Yayıncılık,
2019) adlı kitaba imza attı. Meraklısı için kaçırılmaması gereken
bir kaynak.
Başta sözünü ettiğim yazıda, klasik müzik alanında ürün veren
Harutyun Hanesyan’dan da söz etmiş, yayımlanan iki albümünü
anlatmıştım. Buraya adını bırakayım, bir başka yazıda ayrıntısıyla
anlatma sözü vereyim. Iskalanmaması gereken değerlerden biri
çünkü.
İki gün sonra, 19 Ocak’ta, Hrant Dink’i öldürülmesinin 14.
yılında anacağız. Hakkında yazılmış şarkıları dinleyecek, eski
konuşmalarına kulak verecek, yazılarını okuyacağız. Yokluğunda
müziğe, kelimelere sığınacağız -ki bunlar, her zaman bize güç
veriyor. Bugün, kimi “ortak” eserlerden söz ettim. Bunu yaparken
çok dilli şarkılara değinmedim bile. Kardeşliğimizi gösteren, bize
hatırlatan şarkılar bunlar. Tıpkı Hrant’ın yazıları gibi.
Yazının sonunu Hrant Dink getirsin: “Gelin önce birbirimizi
anlayalım… Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim…
Gelin önce birbirimizi yaşatalım.”
Daha ne söylenebilir ki?