Hedef 2023: Türkiye revizyonu

Çeşmeler kurudu. Maniple edildiği iddia edilen TÜİK verilerine göre bile işsizlik oranı yüzde 13. İnşaattan perakendeye, otomotivden giyime sektörler tepetaklak. Büyük şirketlere üretim yapan orta ve küçük ölçekli firmalar patır patır kepenk indiriyor.

Abone ol

Ulaş Altuner*

Epey bir zamandır Yeni Türkiye manifestosu gibi ambalajlanan, iş dünyasının da gönüllü ya da zaruri olarak omuz verdiği 2023 hedefleri geçen hafta revizyon yedi. Az buz bir revizyondan söz etmiyoruz. Açıklanan bazı hedeflerin yüzde 100’ü aşan bir oranda gerilediği görülüyor.

Herhangi bir şirketin üst düzey yöneticisi olduğunuzu ve önceden belirlenmiş iş hedeflerinde yüzde 100’ün üzerinde bir sapmaya neden olduğunuzu hayal edin. Böyle bir durumda yapılacak bellidir. Kimsenin sizi kovmasını beklemeden istifayı basarsınız.

Birileri istifa etmelidir demiyorum. Haşa! Kim, neden istifa etsin? Sonuçta, kalkınma hedeflerine erişilememesinin nedeninin, ‘dış güçlerin’ ekonomimizi ve ülkemizi hedef alan sistematik saldırıları ve ülkemizde bu güçlere destek olan ‘odaklar’ olduğunu gayet iyi biliyoruz! Buna dair en ufak bir kuşkumuz yok! ‘Neden böyle oldu’ sorusunu da 2023 gazına gelip bilmem kaç ülkeye yayılan şirketler sorsun. Önce kendilerine sorsunlar.

Sebebi ne olursa olsun 2023 vizyonunun çöküşünün en yetkili ağızlardan itiraf edilmesi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adalet vaadinin ardından kalkınma vaadinin de tümüyle hükümsüz kaldığı anlamına geliyor. Ak Parti’den geriye sadece parti kaldı.

Türkiye’nin dönüşümünü ve bugün içinde bulunduğumuz ‘distopik evreyi’ tam anlamıyla kavramak istiyorsak, AKP’nin iktidara geldiği 2003’ü milat kabul etmek doğru olmaz. Ara dönemleri, geçiş hamlelerini, kartopu gibi büyüyüp yıkıma ivme kazandıran bütün gelişmeleri tek tek incelemek gerek.

AKP iktidarının henüz tüm kaleleri zapt etmediği, bunun zeminini oluşturduğu bir dönem var ki sadece Türkiye’de değil uluslararası alanda da bazı kafaları fena halde karıştırdı. ‘Ilımlı İslam’ etiketi ve devleti müesses nizamın bütün zaaflarından temizleme iddiasıyla, Avrupa Birliği hedefleriyle, kalkınma planlarıyla ‘Yepyeni Bir Türkiye’ tasviri uçuşturuldu. Sonrasını biliyorsunuz.

AKP’nin ilk yıllarını da kapsayan distopya öncesi evrede Türkiye’de güç dengeleri çok farklıydı. Daha doğrusu güç dengeleri vardı. Siyasal iktidar, salt iktidarda bulunan iradenin gücünü temsil etmiyordu. Kurumların, iş dünyası, medyanın ve kısmen sivil toplumun paylaştığı bir güçtü bu. AKP o geçiş sürecinde bu güçlerle itiş kakışa girmedi. Onlara birlikte hareket ettikleri düşüncesini aşıladı ve bunu sürekli taze tuttu. Kurbağanın suyunu yavaş yavaş ısıttı.

Sonuçta bütün fetihler savaşla yapılmaz. Bir elçi gönderir, yönetenlerin ayrıcalıklarını güvenceye alır, vergiye bağlar, ordunuza asker katar, önünüzdeki fetihlere bakarsınız. Bu tarz fütuhat hem daha zahmetsiz hem de maliyet etkilidir.

Örneğin o dönemde medyanın zaptının tümüyle cebren gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Medya imparatorluklarının paketlenip yandaşlara teslim edilmesi bir sonraki aşamada uyulamaya sokulan bir yöntem. O zamanlar, ana akımda yer alan eski medya organlarıyla, dönemin ruhuna uygun şekilde taze filizlenmiş yeni yayınlar bu sürece gönüllü katkı sundu.

Sırf medya değil iş dünyası da koşa koşa katıldı şenliğe. Neden katılmasın? Türkiye’nin bu döneminde, 2023 vizyonu gazlaması ekseninde pek çok şirket agresif ve plansız büyümeye başladı. Kendi yağında kavrulan merdiven altı şirketler dünya devi oldu. Ülke yatırım cennetine döndü. Sektörler semirdikçe semirdi. Bugün hayalini bile kuramayacağınız bütçelerle sponsorluklar, sosyal sorumluluk projeleri, kampanyalar yapıldı. İstihdam seferberlikleri, ihracat seferberlikleri, teşvikler, sürdürülebilirlik raporları aldı yürüdü.

Öyle bir dönemdi ki ekonomi dergileri, sivil toplum kuruluşları, bakanlıklar durmadan ödül törenleri düzenliyordu. Ortalık ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ formatındaki sektörel buluşmalardan, ödül törenlerinden geçilmiyordu. Ödülsüz şirket kalmamıştı. Bir bakanlığın ev sahipliği yaptığı ödül töreninde, 400 kişilik salonda bulunan herkesin sahneye çıkıp ödül aldığına tanıklık etmiştim. Hatta oradaki basın mensubu arkadaşlara ‘size de birer plaket verebilirdiler, çok ayıp ettiler’ diye takılmıştım.

O yıllarda iktidarın gürül şarıl akan çeşmeleri, bağları bahçeleri öyle güzel suladı, öyle tatlı meyveler verdi ki Cumhuriyetin her döneminde oyunu değiştirme gücünü elinde tutan iş dünyamız rehavete kapılıp ipleri salıverdi. O serkeşlikle her şeyi kendi isteğine göre yaptırdığını düşündüğü iktidara gırtlağından yakalandığını ve gücünü tümüyle ona teslim ettiğini fark edemedi bile.

O günlerden kalktık, geldik bugünlere. Çeşmeler kurudu. Maniple edildiği iddia edilen TÜİK verilerine göre bile işsizlik oranı yüzde 13. İnşaattan perakendeye, otomotivden giyime sektörler tepetaklak. Büyük şirketlere üretim yapan orta ve küçük ölçekli firmalar patır patır kepenk indiriyor. Devletin kefen parası yedek akçe kullanıma giriyor. Gece yarısı Merkez Bankası Başkanı değişiyor. Ne pahasına olduğunu hiç bilmediğimiz bir şekilde ABD’ye, Avrupa Birliği’ne kafa tutuluyor.

Suyun altında kalan kısmını henüz görmüyoruz bile. Kimseden işitilebilir bir ‘gık’ çıkmıyor. İş insanları kendi aralarında fısır fısır şikâyet ediyorlar. Kapalı toplantılarında birbirlerine dert yanıyorlar. Şayet o toplantıya bir bakan, bir yetkili falan gelmişse konuşmalar aşırı itidalli hale geliyor; ‘aman eleştiri gibi algılanmasın’ kaygısını fazlasıyla hissettiren bir tonda bazı sorunlar ‘ana hatlarıyla’ dile getiriliyor. O yetkili kişi konuşmasını yaptıktan sonra alkış kıyamet uğurlanıyor.

Hani Ekrem İmamoğlu diyordu ya, “İş insanıymış, konuşamazmış, konuşacak”. Öyle olmuyor işte. Konuşamıyorlar. Ağızlarını açtıkları anda yapayalnız kalacaklarını biliyorlar. Çeşmelerin başını tutanların bu akıbetinin çok olumlu bir tarafı var. Artık iş dünyasının, medyanın, sivil toplumun sesi tümden kısıldığından sokağın sesi daha çıplak ve net işitiliyor. Dinleyen, umursayan var mı, o başka bir konu.

MİKROORGANİZMALAR RAHATSIZ

Dünyalar Savaşı (War of the Worlds) adlı, Spielberg imzalı bir film var. Dünya dışı varlıkların gezegenimizi istila edip canlı hayatını yok etmeye çalıştığı son derece klişe, yüzlerce filmde işlenmiş bir konusu var. Bu emperyalist, istilacı yaratıkların öyle üstün bir teknolojisi var ki insanlık elindeki tüm silah gücüyle düşmana en ufak bir hasar bile veremiyor. Bir sabah, birdenbire uzaylıların araçlarının kalkanları devre dışı kalıyor, silahları susuveriyor ve armut gibi pat pat düşüp ölmeye başlıyorlar. Anlıyoruz ki gezegenimizdeki gıdayı ve suyu tüketen bu yaratıklar bakteriler yüzünden hastalanıp ölmeye başlıyor. Nükleer silahlarla falan alt edemediğimiz uzaylıların hakkından çıplak gözle göremediğimiz komşularımız geliyor.

Filmde uzaylıların büyük resimde hesaba katmadığı, aslında uluorta meydanda olan detay mutlak iktidarı yerle bir ediyor. Söylemlerini daima büyük hedefler üzerine inşa eden AKP’nin son dönemde benzer bir körlük yaşadığını hissediyoruz. Hem Cumhurbaşkanlığı seçimleri hem de yerel seçimler, filmdeki örneğe uyarladığımızda ‘mikroorganizmalar’ diyebileceğimiz sıradan insanların ekonomiye ilişkin rahatsızlığını açıkça ortaya koyduğu halde, iktidarın halen bu rahatsızlığın çözümünü önceliklendirmediğini görüyoruz.

Muhalefet de bu körlüğü fark etmiş olmalı ki son iki seçimdeki stratejiler çoğunlukla sokakta dolaşan insanların gündelik sorunlarına, özellikle de geçim sıkıntısına odaklandı. Çünkü halkımızın her şeyi sindirme ve görmezden gelme zırhını delebilen tek gerçek varsa o da hayat gailesidir. O basit ekonomik gerçeklik bir tahammül sınırına tekabül eder. Öyle bir sınır ki her durumda kitleleri harekete geçiren, sürükleyen birlik beraberlik söylemleri ve hamaset etkisini yitirebilir, bütün o kırmızı çizgiler aniden silinip belirsizleşebilir.

Makroekonomik gelişmelerden, büyüme beklentilerinden, FED’in faiz kararlarından falan değil; basitçe Levent Kırca skeçlerinin ana teması olan ekonomiden bahsediyoruz. AKP’nin selefi iktidarın da benzer koşulların olgunlaşmasıyla, çok hızlı bir şekilde siyaset sahnesine temelli veda ettiğini hatırlayalım. Her şey fırlatılan bir anayasa kitapçığı ve bir de yazar kasa ile başlamıştı. Her ikisi de rahmetli Ecevit’e atılmıştı.

Piyasaları höt zötle yola getirme çabaları, uluslararası ilişkilerde artacağı öngörülen tansiyon, iş dünyasının gitgide büyüyen kaygıları, önümüzde daha da tatsız günler olduğuna işaret ediyor. Kimse kimseye bir şey fırlatmasa bile insanların hissettiği bunaltının ve gelecek kaygısının anlamlı bir karşılığı olacaktır.

*İletişim Uzmanı