Hayat postacıları

Faşizmin silindiri üzerine doğru geldiğinde, farklı var oluşunu tehdide dönüştürdüğünde en sıradan şeylerin korunması hayat amacına döner. O hayat artık sadece seninki değildir. Ninelerden, dedelerden miras alınan ve doğacak çocuklara emanet edilecek olandır. Litvanyalı kitap postacılarının da, her dönemin her coğrafyanın mücadelecilerinin de, Saroyan’ın da öğrettiği budur.

Karin Karakaşlı yazar@gazeteduvar.com.tr

Okuduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Dünyanın farklı köşelerinden çarpıcı haber ve derleme yazıları çevirerek okurla buluşturan Gazete Karınca sitesinin bizlere yaptığı bir güzellikti yine. İskoçya doğumlu Litvanyalı yazar John Millar’ın (Jonas Stepšis), babası ve amcası üzerinden anlattığı ve anadili için mücadele eden bir halkın hikâyesi. Hikâyenin kahramanlarıysa knygnešiai, yani ‘kitap postacıları’.

Babası Vincentas Stepšis ve amcası Jouzas’ın 1899’da, Litvanya’da, Doğu Prusya ve Litvanya’yı ayıran Sesupe Nehri’ni yüzerek geçtiği geceyi anlatan Millar, iki kaçakçının bölgeyi işgal eden Rusya İmparatorluğu nazarında yasa dışı malzeme içeren paketlerini açıyordu gözümüzün önünde. Hani kaçakçılık denince, insanın aklına haliyle satılabilecek bir mal geliyor. Oysa Sibirya’ya sürgün edilmeyi, dahası hemen orada buz gibi nehirde boğularak ölmeyi göze alarak suya dayanıklı özel paketler içinde taşınan şey Litvanya dili edebiyatıydı; kitaplar, günlükler ve gazeteler…

YASAKLARIN YOKTAN VAR ETTİĞİ

Böylesine bir deliliğin ardında çok eskilerde kalmış gibi görünen ama aslında çok güncel, tanıdık bir tarih var. Rusya İmparatorluğu’na karşı ayaklanmaların 1863’te bastırılmasının ardından Mikhail, Nikolayevich Muravyov’u bölgeye vali olarak atayan Çar II'nci Aleksandr, Litvanya kültürüne ait her şeyin imha edilmesi, dilin de külliyen yok edilmesi emrini vermiş. Sadece Kiril alfabesinin kullanılması ve Rusçanın kullanılıp öğretilmesine izin verilirken Litvanca yazılı eserlere karşı yasaklar devreye girmiş. İhlal edenlere karşı Genel Vali Muravyov’un “Litvanya’nın Celladı” olarak bilinmesine yol açacak cezalar verdiği yasaklar…

İşte o dönemde anadillerinde yasaklı edebiyat için, yani aslında biricik varlıkları için rahip Motiejus Valancius’un önderliğinde bir yeraltı direnişi başlatan halk, paketler halindeki kitapları sınırdan geçirerek dağıtmaya başlamışlar. Kadınlar da evde gizlice çocuklarına dili öğretmiş.

1899’un o gecesinde Millar’ın babası ve amcası, ordu tarafından arandıkları ihbarını alınca bir daha eve dönememiş. Prusya’yı terk edip Almanya’nın liman kenti Hamburg’a geçerek kendilerini İskoçya’ya giden bir gemiye atmışlar. John Millar, sonraki kuşak olarak kaderini belirleyen o günleri sadece kişisel tarihi için değil, bir halkın dayatma ve zulme karşı kendini var etme mücadelesinin bilinmesi için kaydetmiş besbelli. Ve bir hak teslimi için.

“Ben, İskoçya’da doğmuş olsam da öğrendiğim ilk dil Litvanca’ydı. Annem öğretmişti bana; o, babamın aksine okuma yazma biliyordu. Çocukluğumu ‘eski ülke’nin hikâyelerini dinleyerek geçirdim. Onun tarihini, işgalini ve Litvanya’daki dili ve edebiyatı kurtarma çabalarını dinledim. Hikâyeler sadece babam tarafından anlatılmadı; bizim evde toplanan babamın arkadaşlarından Juozas Kasulaitis gibi birçok kitap postacısı anlattı bana o günleri. Litvanya’nın özgürlüğünü kazanma mücadelesi 1918’de değil, kitap postacılarının zamanında başladı. Paketlerce kitapla ve sırtlarında kitapçıklarla bu savaşçılar bağımsızlık mücadelesinin başlangıcı için hazırlığı ilk yapanlardı. Onlar, Rus zulmünden kurtulmanın mecburi olduğunu ilk yayanlardı.”

DUALI ACI

Kendi doğal akışında yaşamasına, konuşulmasına gelişmesine izin verilmeyen her anadil bir varoluş inadına dönüşür. Cezaevlerindeki görüşte ananın oğluyla konuşmasına izin verilmeyen, “Öyle bir dil yok, bu dağda yürürken çıkan kart kurt sesidir” diye hor görülen, alfabesindeki harflere kadar savaş açılan, şarkısı, türküsü, edebiyatı yasaklanan Kürtçenin başına gelen de budur. Koca bir Anadolu halkıyken küçücük bir topluluğa dönüştürülen, dönüşsüz sürgün yollarında mezarsız ölü zengini kılınan Ermenilerin, mübadele ve talanlarla azaltılan Rumların anadilinin başına gelen de budur. Hesapta gayrimüslim azınlık olarak anadillerini öğretecekleri okulları olduğu söylenir. Oysa “Vatandaş Türkçe konuş” diye sokaklarda hizalandırılan bu toplulukların bugün korumaya çalıştığı dil, çoktan iğdiş edilmiş devasa bir kültürdür. Bir daha geri dönmeyecekleri, bir başka yere de varamayacakları yollarda nice insanın Ermenice kitapları taşıdığı anlatılır. Ya da halen define aramak üzere dinamitle patlatılan, temeli köstebek yuvası gibi kazılan eski zaman kilise ve evlerinden altın yerine kitap çıktığı bilinir. Sıradan bir kelimeyi bile duaya dönüştürür o acı. Bu toprakların en eski Hıristiyan topluluklarından biri olmalarına karşın Lozan Anlaşması haklarından bile yararlandırılmayan, okul açamayan Süryanilerin, anadilini kiliselerde, evlerde ısrarla aktarma mücadelesi gibi, dualı bir acı.

KENDİ ÜLKESİNİN KURUCUSU

Memleket bir çırpıda telaffuz edebileceğin bir yer değilse, kendin bir ülkeye dönüşürsün. Bulamadıklarını, yitirdiklerini, hayal ettiklerini harmanlar, bir ruh yüz ölçümü yaratırsın. Dünyaca ünlü yazar William Saroyan, böylesi zor bir memleketin kurucularındandı. ABD’li Ermeni yazar olarak tanınan, son yıllarda özellikle Aras Yayınları’ndan olmak üzere defalarca Türkçeye de çevrilmiş olan Saroyan, 1915’e doğru memleketleri Bitlis yaşanmaz hale gelince zorunlu olarak Kaliforniya’ya göç eden ailenin Fresno’da doğup büyüyen çocuğu olarak başladığı yolda, 1964 baharında o kayıp, o hayali memleket Bitlis’e doğru bir yolculuğu göze alabildi.

Elinde babasının Ermenice olarak yazdığı yazılar vardı. “Benim babam da bir yazardı. Ama yazdıkları hiç basılmadı. Bütün muhteşem yazmaları bende; muhteşem şiirleri, öyküleri, benim okuyamadığım anadilimizde yazılmış. Onun bizim kendi dilimizde yazdıklarını ben şimdi İngilizce yazıyorum. Aynı adamız biz, birimiz ölü, birimiz sağ…”dedi.

37 yaşında, memleketi Bitlis’ten kilometrelerce ötede Kaliforniya’da ölen bu babayı anımsarken kendisine miras o en yakın-yabancı yerin Bitlis’in hayatındaki yerini de sorguladı Saroyan. Bitlis’e varana kadar bir hayal olarak sahip çıkılan bu yerin, tahayyülündeki mekâna karşılık gelmediği noktada kaybedildiğini anladı. Bulamadığı evinin acısını bir Kürt nenenin hâlâ orada ocağı tüttürüyor olmasında bastırmaya çalıştı. Bazen var olamayanların, kalamayanların yerine kalkar, boşlukları konuşurdu ne de olsa. O boşluğu anlattı. En temiz itirafıyla:

“Kürtçe, derdi anneannem, kalbin dilidir. Türkçe, müziktir. Bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı, parlak. Bizim dilimiz, diye bağırırdı, acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin, acının yükü var.”

O acı sürüyor. Hayat postacılarının mücadelesi de. Faşizmin silindiri üzerine doğru geldiğinde, farklı var oluşunu tehdide dönüştürdüğünde en sıradan şeylerin korunması hayat amacına döner. O hayat artık sadece seninki değildir. Ninelerden, dedelerden miras alınan ve doğacak çocuklara emanet edilecek olandır. Litvanyalı kitap postacılarının da, her dönemin her coğrafyanın mücadelecilerinin de, Saroyan’ın da öğrettiği budur.

Tüm yazılarını göster