Hatice Meryem: Kadın yaşamak istiyor, devlet afallıyor

Hatice Meryem'in erkek şiddetini, 11 erkeğin cinayetle sonlanan hikâyesini, öldürdükleri kadınlara bakış açılarını anlattığı kitabı "Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?" İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. "Bu kitabı en çok eril dili ve dünyayı yakından görmek için okumalısınız" diyen Meryem ile kitabı, erkek cinayetlerini ve cinayetlerin meşrulaştırılmasını konuştuk.

Abone ol

Funda Dörtkaş

Hatice Meryem’in yeni kitabı Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Erkek şiddetini, bu şiddeti kendi içinde tutarlı ve meşru hale getirmeye çalışan erkekliğin bahanelerini, bahanelerin cinayetle sonlanan farklı biçimlerini anlatan kitap; 11 erkeğin hikâyesini hiç tereddüt etmeden öldürdükleri kadınlara bakış açıları, iktidar alanlarının ürkütücülüğü ve haklılıklarına inanmışlıklarıyla aktarıyor. Kitabın detaylarını, erkek şiddeti ve cinayetlerini Hatice Meryem’le konuştuk.

Hatice Meryem

'ÖLDÜRÜLEN HER KADINLA BİRLİKTE ÖLDÜĞÜNÜ HİSSEDEN BİR YAZARIM'

Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?, hem okuyanlar hem okuyacaklar için öncelikle adıyla ve kapağıyla hatırlanacak. Kitabı adlandırırken tepki görecek, kanıksanacak bir slogan olacağı endişesi ya da tereddütü yaşadınız mı?

Doğrusu kitabın adının ve kapağının ilgi uyandıracağını düşündüm, hatta tahrikkâr olması hoşuma da gitti, çünkü mesele çok ciddiydi. Zaten bu kitaptan muradım işin vahametini gözler önüne sermekti. Öyleyse böyle bir ad gayet yerli yerindeydi. Konunun iğne gibi gözümüze batması için bu isimden vazgeçmedim. Yıllardır bunca kadın üst üste, akla hayale gelmeyecek bin bir yöntemle öldürülürken duyduğum isyan duygusunun şiirsel bir ifadesiydi Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?. Bu anlamda hayır, hiç tereddüt yaşamadım. Halen -maalesef- kitabın adıyla ilgili internette kimi yorumlar yapılıyor. Kimileri kitabın adını çok itici bulduğu için okumayacağını söylüyor. Beni “dikkat çekmeye çalışmakla” suçlayanlar, toplatılması gerektiğini söyleyenler, hatta şikâyet edecek merci arayanlar bile var. Kimileri de karşı çıkıyor bu görüşe ve sırf isimden dolayı bu konudan yüz çevirmeyi fazlasıyla konformist bulduklarını söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim, bazı şeyler tam da böyle bizi rahatsız etmeli diye düşünüyorum, bu adı da bu yüzden koydum. Ben, öldürülen her kadınla birlikte öldüğünü hisseden bir yazarım. Bıçak darbelerini, kurşun deliklerini, tokatları, yumrukları, morlukları vücutlarında hissetmiyor mu kendileri? Yetim kalan çocukların çığlıklarıyla yeterince dolmadı mı kulakları? Esas kınanacak olan budur, ortada korkunç bir hakikat varken bu hakikatten gözlerini kaçırmaya çalıştıkları için! Burada dikkat çekmek istediğim doğrudur. Ancak kendime değil, toplumsal huzur ve barışımızı ortadan topyekûn kaldıran erkeklik krizine. Anlatabiliyor muyum? Ayrıca yazar içinde yaşadığı toplumdan ve onun sıkıntılarından azade bir varlık değil ki... Etkilendim ve elimdeki tek enstrüman olan edebiyat yoluyla yazdım işte.

Erkek cinayetlerinin devlet aklıyla normalleştirildiği bu karanlık dönemi anlatırken erkek dili ve dünyası içinden bakmak sizce neden gerekli?

Ben iki oğul annesiyim. Bu yaşıma kadar babam, kocam, dayılarım, amcalarım ve tabii erkek arkadaşlarımı hep gözledim. Hemen hepsi de ilk bakışta “iyi ve makul” insanlardı. Ancak ben tam da bu “iyi ve makul” tanımlarını biraz deşmek istedim. Nerede bitiyordu bu “iyilik ve makullük” hali? Düpedüz söyleyeyim: Egemenliklerine ve konforlarına el veya dil uzatıldığı anda! Erkekliğin kadınlara bakış açısını her zaman inanılmaz derecede sinirlendirici bulmuşumdur. Bu bakışı görmek için dünya edebiyatına bakmak kâfi. Her dönemin ruhuna uygun, itinayla inşa edilen kadın modellerini görebilirsiniz. Misal Flaubert, meşhur Madam Bovary’sinde, yüzbaşının Madam Bovary’yle karşılaştığı ilk anda aklından geçen düşünceyi -mealen- şöyle tarif eder: “Bu kadın çok tatlı, çok güzel, ancak sonrasında ondan kurtulmak zor olacak!” Yüzbaşına da bak sen! Kadını görür görmez hesap kitap yapıyor, birkaç hamle ötesini düşünüyor, oldukça konformist ve benmerkezci... İşte bunlar mesela benim bir kadın olarak hiç bilmediğim, hiç tatmadığım duygular. Bu yüzden erkekliğin dili ve dünyası mutlaka bizim ilgi alanımıza girmeli. Yazarlar, yazarken düşünebilen insanlardır. Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? kitabımdaki öyküleri yazarken bunları düşünüyordum. Tabii benimki sadece bir denemeydi. Esas erkek yazarlar özeleştiri yapıp erkeklik tecrübelerini yazsalar çok daha isabetli olur!

Erkek cinayetlerini, cinayetlere ait davaları takip eden gazetecilerin, sivil toplum örgütlerinin, belirli mecraların (sosyal medyayı da dahil edebiliriz) dışında cinayetlere ait veri, istatistik ve diğer önemli detaylar devlet tarafından tutulmuyor ve kaydedilmiyor. Bir meşrulaştırma pratiği olarak devletin bu kayıtsızlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

İsterseniz devletin kayıtsızlığı demeyelim de gelin “hususi bir görmezden gelme” diyelim. Çünkü apaçık kasıt var. Devletleri yönetenler binlerce yıldır erkekliğe hizmet ediyorlar. Bir penis yüceltme yarışı tarihidir insanlık tarihi. Aralarında rekabet olsa da müthiş bir fikri birlik var. Dünya, yeryüzü, erkeklik aklıyla şekillenmiş bugüne kadar. Feminizm ise şunun şurasında sadece iki yüz yıldır var. Diğer bütün izm’ler arasında iktidara talip olmayan, mütevazı, sadece “eşitlik” isteyen bir “izm”. Türkiye’de aşağılanması ne kadar üzücü. Kadın emeğinin hiçe sayıldığı, onurunun ayaklar altına alındığı, her gün cayır cayır öldürüldüğü bu ülkede kadını eve, aileye, evliliğe, hatta anneliğe mahkûm eden zihniyete karşı bir duruştur feminizm. Ona neden sahip çıkmayalım ki! Devlet kadını korumayarak parasal anlamda ciddi kâr ediyor bugün. Kadın en ucuz iş gücü çünkü. Kadını evin dışına çıkarmak ucuz iş gücü kaybıdır. Ev çekip çevrilecek; çocuklara bakılacak; ailenin yaşlısıyla, hastasıyla ilgilenilecek… Kadın bunların hepsini bilabedel yapıyor. Hepsinden çok da erkekliğe hizmet şart tabii. Kendisine bakacak birine muhtaç. O “biri”, kadın işte. Eğer kadın dışarı çıkarsa bu kadar hizmet işini kim yapacak? Bugün kadını düştüğü yerden kaldırmak ve hak ettiği yere getirmeye çalışmak taşları yerinden oynatmak demektir. Toplumun tüm dinamiklerini değiştirmek demektir. Bu yüzden devletler kadını dışarı çıkarmayı kasten istemiyor. Bu yüzden bu cinayetlerin kayıtları kuyutları tutulmuyor. Neyse ki kadın örgütlerimiz var. Korkunç bir şey ama bir sayacımız bile var… O sayaç bence ülkenin her yerinde, her meydanında kocaman ışıklı tabelalarda yanıp sönmeli, bize durumumuzu hatırlatmalı. Hülasa kadın meselesinde devlet kasıtlı ve kusurludur.

'KADIN YAŞAMAK İSTİYOR, DEVLETSE AFALLAYIP ŞAŞALIYOR'

Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?, Hatice Meryem, 84 syf., İletişim Yayıncılık, 2019.

Geçtiğimiz günlerde erkek şiddetini, Şili'den dünyaya yayılan biçimiyle dans ederek protesto etmek isteyen kadınlar polis saldırısına uğradı ve gözaltına alındı. "2911 sayılı kanuna muhalefet (Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu), Cumhurbaşkanlığına hakaret, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılamak"la suçlandıkları belirtildi. Şiddete karşı durmanın, dayanışmanın devleti aşağılama olarak kabul edilmesi toplumsal cinsiyet temelli erkek cinayetlerini yok sayan eril tahakkümün yeni aşaması mı sizce?

Devletin eril tahakkümün temsilcisi olduğunu biz zaten hep söylüyorduk. Bu son olaylar bu düşüncenin bir teyidi oldu. Çünkü eğer öyle olmasa devlet niye üstüne alınsın ki? Devlet, kadının, erkeğin, LGBTİ’lerin, tüm cinsiyetlerin ve yönelimlerin devleti değil mi? Nasıl oluyor da kadınlar “tecavüzcü sensin, istismarcı sensin” diye bağırdığında “Cumhurbaşkanlığına hakaret, devleti ve kurumlarını aşağılamak” suçuyla gözaltına alınabiliyorlar? Bu, açık bir itiraftır. “Biz devlet olarak eril tahakkümün temsilcisiyiz” demiş oluyor böylece devlet ve Cumhurbaşkanlığı makamı. Hatırlarsınız, daha önceki yıllarda 8 Mart yürüyüşlerinde kadınlara karşı bu kadar sert değildi polis. Gerçi geçen yıl şiddet gösterildi, bu yılki ise daha da sert oldu. Amerikalı bir kadın stand up’çıdan duymuştum, “Anlamıyorum, devlet neden bana kötü eski erkek arkadaşım gibi davranıyor?” demişti, ne kadar haklı… Düşünün bir, kadınlar bu zamana kadar toplumsal mutabakat için ne kadar çok fedakârlıkta bulundular. Toplumsal ilişkiler ağı hep kadınların kendi hayatlarından vazgeçmeleri veya hiçbir şekilde bir hayat sahibi olamamaları, bir şahsiyet geliştirememeleri ön koşuluyla ayakta durdu. Şimdilerde ise dengeler yerinden oynuyor. Kadın yaşamak istiyor. Devletse afallayıp şaşalıyor. Çünkü kadının yaşaması demek, erkekliğin o avantajlı konumundan inmesi, eşitliğe “razı olması” demek. Eşit olmak bile erkeklere zor geliyor, çünkü bu onlar için bir kayıp! Erkeklik şu an resmen bir varlık yokluk kaygısıyla kadına saldırıyor. Evet, bu gerçekten yeni bir aşama.

'ŞİDDET, NESİLDEN NESİLE AKTARILIYOR'

Bir önceki kitabınız Yetim’de eteğinin arkasını hep düzelterek oturmak zorunda hisseden kız çocuğunun, ailenin ortasındaki derin kuyudan çıkma çabasıyla birlikte buruşukluğunu eliyle düzeltemediği düzene isyanına tanık olmuştuk. Bu kuyu, Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı?’da anlattığınız hikâyelerde daha da derinleşiyor. Aile, erkeklerin kadın öldürmeye yönelik bahane bulmasında, birbirleriyle rekabet alanlarını belirlemesinde sadece kültürel kodları aktaran bir yapı mı? Yoksa daha fazlası mı?

Erkek şiddetine çözüm olarak aile kurumunun sunulmasına hayret ediyorum. Çünkü aile, şiddetin başlıca kaynağıdır. Birbirlerini sokakta görse selam vermeyecek kadar birbirlerini sevmeyen insanların, sırf birbirleriyle akrabalık (yani kan) bağları var diye bir arada yaşamak zorunda kalmaları... Tabii bu en çok gelişmemiş toplumlarda gerçekleşiyor. Bizimki gibi mesela... Kişiliğini kimliğini bulmuş, birbirlerinin mahrem alanlarına saygılı insanlar arasında çok sorun olmuyor. Evet, aile çok ciddi bir kültürel kod aktarım müessesesi. Haliyle şiddet de nesilden nesile aktarılıyor. Türkiye’ye yeni aile modelleri gerekiyor belki. Düşünmek lazım.

Büyük bir genelleme yapmak istemem ama mesela Türkiye’deki hemen her ailenin bir “hayta” oğlu vardır. Burada haytadan kasıt, kendi hayatını idameden yoksun, çorabını donunu annesinin yıkadığı, karnını doyuracak parayı mutsuz babasının kazandığı... İşte anneleri ve babaları tarafından dahi işe yaramazlıkları onaylanmış bu “hayta” çocukları “evlendirmek” bir çözüm olarak görülüyor mesela. Hemen seferber olunuyor, “evlenirse adam olur belki” cümlesi devreye giriyor. Çok çok tehlikeli bir şey bu. Daha kendi sorumluluğunu alamamış, kişiliğini kimliğini oturtamamış “hayta” oğlanlar birden babalık, kocalık gibi hiç de talip olmadıkları yükümlülüklerin altına giriyorlar. Bunlar “aile” konuşulurken hiç konuşulmuyor nedense.

Aile dediğimiz yapının içindeki dinamiklere gözümüzü dikip bakmadan şiddet meselesini çözemeyeceğiz. Düşünsenize, aile içerisinde babasının annesinin kafasını ezdiğini gören oğlan çocuğu bu durumu kanıksanmış oluyor. Babasının annesine yaşattığının bir benzerini kadın partnerine yaşatmayı belki de bu yüzden hiç anormal bulmuyor.

Yine ailenin kültürel kod aktarımında kadına biçtiği roller çok çirkin. Mesela kadın dayanışması mutfakta kek börek yapmanın dışına çıkmıyor, çıkamıyor. Elti düşmanlığı, kaynana-gelin düşmanlığı, kız kardeş düşmanlığı, anne-kız düşmanlığı basbayağı kanıksanmış halde. Kadınlar kendileri için biçilen bu roller arasında kaybolup gittiklerinden çoğunlukla onlar için de bu durum normalleşmiş oluyor.

Televizyonun sadece eğlendirmek değil eğitmek gibi bir işlevi de varsa eğer, öncelikle şu aile mevzusu konuşmalı bol bol. Tartışma programlarında “siyasi analiz” adı altında aynı boş laflar bininciye yineleneceğine, “fedakâr cefakâr anne, iyi eş” ikonu yerle bir olursa bunun ülke ekonomisine getirisi götürüsü ne olur, bunlar konuşulabilir mesela. Erkeklik baskısıyla büyütülen oğlan çocuklarının ruh durumları konuşulsun mesela. Yoksa bu mevzu yılan gibi uzadıkça uzayacak bana göre.

“Bir yerde bir şeyden çok bahis olunuyorsa orada o şey eksiktir” der Konfüçyus. Son yıllarda en çok aile hakkında konuşuyoruz değil mi? Diziler, haberler, bakanlıklar... Aile uzun zaman önce çöktü, tel tel dağılıp yıkıldı. Eğer kendi içindeki ilişkiler ağını gözden geçirmezse, kadını doğru şekilde konumlandırmazsa, yeni nesil sürümlerini icat etmezse kendi kendini imha edecek çok yakında.

Bu arada Türkiye’de “aile miti”ni o herkesin ilk duyduğunda burun kıvırdığı “dizi dünyası” başardı, biliyor musunuz? Son yıllarda aile kurumunu lime lime eden diziler yayınlandı. En iyi örneklerinden bahsediyorum tabii.

Kitaptaki hikâyelerde hayat karşısında sinmeyen, köşesine çekilmeyen kadınlar; bu kadınların karşısında toplumsal alanda esasen diğer erkeklerle olan rekabetlerinde başarılı olamamış, hissedişiyle ve yaşayışıyla tamamlanmamış erkekler/erkeklikler var. Farklı toplumsal sınıfa, eğitime, gelire, dini inanca (ya da inançsızlığa) sahip erkeklerin kadını taciz etmede, şiddet uygulamada, öldürmede kendilerini savunmak için sıraladıkları sebepler ve bu sebepleri cinayet eylemine dönüştüren motivasyonu bireysel ve toplumsal bağlamda nasıl açıklarsınız?

Trilyonluk şirketlerin sahibi erkek de yoksul erkek de kadın karşısında eşit imkânlara sahip. Bu yüzden benzer saiklerle hareket ediyorlar. Masumiyet savları da benzer gerekçelere dayanıyor haliyle. Bu mesele sınıfsal değil, çünkü ortada ister zengin ister yoksul olsun, sahip olunan bir erk, bir otorite savunusu söz konusu… Çocukluğumuzdan beri adını duyduğumuz bir kitap var: “erkeklik kitabı”. Erkeklerin rekabetçi ve şiddete yatkın büyütülmesi tesadüfi değil, doğal değil, politik bir tercih sonucudur. Erkekler böyle doğmuyor, ama “erkeklik” denen şey böyle doğuyor. Seri olarak, tuğla tuğla inşa ediliyor, örülüyor, örgütleniyor. Menfaat birlikteliği bu. Devletin askere, silah tüccarlarının savaşa ihtiyacı var. Kadınlar şu sıralarda dünyanın her yerinde erkeklik illetinin dünyanın başına bela olduğunun farkındalar. Bunun toplumsal barış ve huzuru, gezegenimizi tehdit ettiğini görüyorlar. Toplumsal hayata müdahil olmak istemeleri bu yüzden. Erkeklik de direniyor tabii. Öldürerek... Silahlı, deneyimli oldukları bir alan zaten bu. Toplumsal barış ve huzurumuzu tehdit eden şeydir erkeklik bugün.

'ERKEKLİK KÜLTÜRÜNÜN ZEHRİ KADINLARI ŞAHSİYETSİZ BIRAKIYOR'

Şiddet, taciz ve cinayet yöntemlerinin biçimi ve içeriği değişti. Kitaptaki hikâyelerde karşılaştığımız hakikatlerden biri de bu; hikâyelerdeki erkeklerin gündelik hayatın normal akışında şiddeti ve cinayeti hak gördükleri “De ki” “Diyelim ki” ile başlayan sebepleri. Sonuçlara yönelik konuşurken bu sonuçları doğuran nedenleri (toplumsal, kültürel) yeteri kadar tartışabiliyor muyuz sizce? Yoksa görünür ve bilinir olmada sadece sosyal medyanın etkisinden mi bahsedebiliriz?

Hakikaten cinayetlerin sebepleri -en azından görünürde- o kadar basit ki. Yan yattı, çamura battı, rüzgâr esti, dal kırıldı, öldürdüm! “De ki... Diyelim ki...” kalıbını bu yüzden kullandım kitabımda. Bana göre en asıl sebep tabii ki kadının nefes almak istemesidir bugün. Sokakta rahat yürümek istemesidir. Ceren Özdemir’in o gerilimli yan bakışını nasıl unutacak bu toplumun kadınları?

Erkekliğin annelik algısı da tamamen bozuk. Yine babanın gölgesinde kurgulanıyor ilişki. Annelerimizi el üstünde tutmak gerektiği konusunda herkes hemfikir. Kadın-erkek her ideolojiden, her görüşten hepimiz annelerimizi çok seviyoruz. İyi de o kadınlar çok hasta? Çoğu ilerleyen yaşlarında psikosomatik hastalıklarla veya zihinsel anksiyetelerle boğuşuyor. Annelerimizi kim iyileştirecek? Erkeklik kültürünün zehri kadınları şahsiyetsiz bırakıyor. Menfaatperest ve işbirlikçi erkeklik yine dizilerle, filmlerle, hatta tartışma programlarıyla inşayı sürdürüyor. Yani, sonuçları konuşurken sebepleri yeterince konuşmuyor, tartışmıyoruz. Sanki gerçekleri görürsek mahvoluruz korkusu bu. Oysa öyle bir şey yok. Gerçekleri görürsek ona göre önlem alırız, teşhis koymadan tedaviye başlayabilir mi bir doktor? Konunun bu kadar gündemde kalması tabii ki sosyal medyanın ağırlığıyla oluyor ve iyi de oluyor. Gerçek her gün bağırıyor. Ben buradayım! Devlet kulak tıkıyor. Toplum da. Bakalım nereye kadar?

"Yarın Bir Kadını Öldüreceklere Tavsiyeler" bölümünün on altıncı maddesinde “Bir kadını öldürdükten sonra ne yapmanız gerektiğine gelince. Oturup ağlayın. Acziyetinize. Ve yaradana dua edin. Bir an önce sizin canınızı alsın, alsın da, bir can almanın ne olduğunu anlayın” diyorsunuz. Erkekliğin kendinde meşru ve hak görerek yapıp ettikleri karşısında böylesi bir acziyeti idrak edebileceğine dair inancınız var mı?

Var. Kuyulara düşmüş, karanlıklarda uzun zaman kalmış biri olsam da var. Umutlu bir insanım ben. Eril gücün kurduğu bu dünyanın değişeceğine inanıyorum. Sevgili Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabı var elimizde. Erkekler de erkekliğin yüklerinden yorulduklarını ağızlarıyla itiraf ediyorlar bu kitapta hatırladığım kadarıyla. Bu iş hallolacak umarım. Erkekler de biz anlattıkça, biz susmayıp konuştukça anlayacak, idrak edeceklerdir. -Belki de buna inanmayı istiyorumdur.

Kitabın son bölümü aslında kadınların birlikte yazdıkları sizin onlar için seslendirdiğiniz bir bölüm gibi. Detaylı bir toplumsal envanter aynı zamanda. Siz bu kitabı neden yazdınız? Biz bu kitabı neden okumalıyız?

Ben Beyefendi kitabımda erkekliğe –deyim yerindeyse adeta- yalvarmıştım, “Aman beyefendi ne olur insan olun, aman eril olmayın” demiştim kendi dilimce. Bir mutabakat yolu bulabilmek için sonsuz arayışlara dalmıştım o kitapta. El uzatmıştım erkeklere. Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? kitabımı ise erkekliğe küçük bir ayna olsun diye yazdım. Bu kitabı en çok eril dili ve dünyayı yakından görmek için okumalısınız. Çünkü neyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlamaya ihtiyacımız var.