Hassas Müdahale: Mehmet Çeper

"Hassas Müdahale" sergisi Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi'nde izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Sergide yer alan Kızıltepeli sanatçı Mehmet Çeper’in fenomonolojik çalışması, günümüz totaliter rejimlerinin insanları bir bütün olarak ele alan değil de, daha çok parçalara ayırılabilen ve birer organ olarak gören yapılar olduğunu gösteriyor.

Abone ol

Fatih Tan

Ahmet Ergenç'in küratörlüğünde 32 Türkiyeli sanatçıyı buluşturan “Hassas Müdahale” sergisi, 11 Aralık 2020 Cuma günü İstanbul Edebiyat Evi binasında pandemi kriterlerince randevulu olarak izleyicilere kapılarını açtı. Sergi, 19 Ocak 2021 tarihine kadar randevulu olarak gezilebilecek.

Hassas Müdahale, Türkiye'deki milliyetçi söylemin yeniden üretildiği imge ve aygıtları (bayrak, dil, marş, müfredat vs.) sorunsallaştırıp, milli ya da ulusal anlatının ve militer söylemlerin yerine daha açık-uçlu bir anlatı kurmayı deneyen işleri bir araya getiriyor.*

Yakın zamanda başlayan ve halen devam eden Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi, milliyetçilik tartışmaları kapsamında birtakım programlar düzenlemekte. Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi'nde “Ne Mutlu Eşitim” mottosuyla farklı disiplinlerden insanların bir araya gelip tartıştığı konuşma serileri düzenleniyor. “Türk Edebiyatı mı?” yoksa “Türkçe Edebiyat mı?” tartışması şuan güncel olarak hâlihazırda devam etmekte.

Esasında sergiye gelmeden önce hem edebiyat ile ilgili hem de eşitlik nosyonu ile ilgili birkaç şeye değinmek istiyorum. Wittgenstein’ın herkesin aşina olduğu bir paradigması üzerinden bu tartışmayı konumlandırmaya çalışacağım. Önce o meşhur paradigmayı bir hatırlayalım: “Söylenebilir ne varsa, açıkça söylenebilir; üzerinde konuşulamayan konusunda da susmalı.” Konuşulmayan tarafın susan bir öznesi olarak, görmezden gelme ve müdahil olmama hali, bana göre bir eşitlik ön varsayımıdır.

Ötekinin söyleyemediği ya da söyleyebileceği kapalı olan bir şeyi kalmış mıdır? Açık bir müdahale alanına dönüşmüş ötekinin habitatında kapalı bir söylem alanı kalmamıştır. Söyleminin açık olmasına rağmen sürekli bir tanımlamaya maruz kalmaktadır. Yapılan bu tanımlama dışsal bir tanımlamadır. Ve bu tanımlama aynı zamanda onun sesini, söze dönüştürmeye çalışmaktadır. Sesinin görünürlüğünü eşitlik söylemi üzerinden bir açıklığa ya da söze dönüştürülme amacı her hâlükârda öteki için bir oligarşiye tabi olmanın sonucunu doğurur. Daha da açarsak, yazıyı araçsal bir uzam olarak ele alalım. Bu uzamı da kendi içinde ve basit bir şekilde tasnif ettiğimiz takdirde yazının, dil ve söylem bağlamında Türk ve Türkçe edebiyatın -yani edebi yazıların milliyetçi söylemleri üreten, imge ve aygıtlarının- bu alanın içinde ciddi manada yer tuttuklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Wittgenstein’ın kastettiği “açıkça söyleme” vurgusunu dile getiren hâkim söylem ya da edebi-politik dil, “Ne Mutlu…” cümlesini otoriterliğin paradigması üzerinden belirlediği için, paradigma bir yapıbozuma uğramıyor, aksine sonrasında kurulacak her cümle ötekinin yine kendi dilinin kapalı bir veriye dönüşmesine sebep oluşturuyor. Ve bu durum temelde eşitliği yine ortadan kaldırıyor. Eşitlik, herhangi bir hâkim söylem tarafından belirlenen bir düzlem değildir. Rancière’in dediği gibi eşitlik mutlak suretle bir hedef veya amaç da değildir. Eşitlik, bir talep doğrultusunda da gerçekleşmez. Eşitlik, şimdiki zaman ve an üzerinden gerçekleşen eylemselliktir. Ve eyleme konulduğu ölçüde vardır. Bu ölçüyü hâkim söylem değil, ötekinin kendisi belirler. Bu konuda Rancière: “Eşitlik asla ötekine yönelik basit bir talep ya da ona uygulanan bir baskıdan ibaret kalamaz, aynı zamanda insanın kendi kendine gösterdiği bir kanıt olmalıdır” (1) diyor. Bana göre öteki için eşitlik, Wittgenstein’ın paradigmasının ikinci kısmında yer almaktadır ya da öylece durmaktadır. ‘Üzerinde konuşulmayan konusunda da susmalı’ kısmı bir eşitlik varsayımıdır. Ötekinin bu noktada kendi lehine olan her türlü hâkim anlatıya belli ölçülerde sırtını dönmesi gerekir. Yani onun her şeyi açık konuşması ve senin de her şeye açık bir şekilde susmandır. Bu susma anı, ötekinin kendi dilini oluşturması için bir alan yaratır ve her türlü oligarşik yapıdan sıyrılır. Bu alan aynı zamanda bir ayrışma alanı olmak zorundadır. Çünkü buradaki susma aynı zamanda bir eylemselliği ve varolmayı barındırır.

Türk edebiyatı ya da Türkçe edebiyat tartışmasına ise apayrı bir yerden girmek istiyorum. Esasında Deleuze ve Guattari “Minör Edebiyat” kuramıyla bizlere büyük bir hareket alanı açtı. Deleuze ve Guattari, minör edebiyatın her ne kadar tanımını net bir şekilde yapmış olsalar da, minör edebiyat bir oluştur. Kuramsal tarafından çok, teknik tarafı daha ağır basan ve belli parametrelerden vuku bulan bir oluşun, bir belirişin sonucudur. Kendi başına oluşmayan, majör bir karşıtlık üzerinden vuku bulan bir edebiyattır. Bu karşıtlık sadece dil değil, aynı paralellikte beden üzerinden de oluşmak zorundadır. Kendi başınalık onu teknik olarak minör oluşa götüremez. Bu bakımdan her dilin minör edebiyatı tabi ki söz konusudur. Ancak her dilin yalnız başına minör edebiyatının da teknik olarak oluşabilmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla her dilin aynı zamanda minör bir edebiyatı da yoktur. Minör edebiyatın, azınlıklar tarafından resmi ve hâkim dille yapılması, politik olması, ulus bilinci taşıması, yoksunluk üzerinden kendini sürekli var etmesi gibi diğer çeşitli faktörleri de barındırıyor olması, onun çoğu defa ‘mikro politik dil’ ile karıştırılmasına da sebep olan bir durumdur. Çünkü mikro politik dil teknik bir oluşun içinde olmadığı gibi, daha çok retorik tarafı ağır basmaktadır.

Benim bu tartışmada üzerinden durduğum asıl nokta bu tartışmayı açanların Kürt diline ve edebiyatına olan rasyonel tutumlarıdır. Türkçe edebiyatta ısrar edenlerin Kürt diline olan uzaklıklarını oluşturan şeyin altında yatan olgusal gerçeklik nedir? Bugün en ‘solda’ duran insanların Kürtlerin en büyük edebiyatçılarından bir tanesi olan “Feqiyê Teyran” hakkında yüzeysel bilgiye dahi sahip olmamalarını neye bağlayabiliriz? Cevabı çok basit, formel eşitlik talebine. Benim bir Kürt olarak şuan bu yazıyı yazmam ister Türk isterse de Türkçe olsun hiç fark etmez bu durum kaçınılmaz olarak postkolonyal bir edimdir. Daha önce yine Gazete Duvar'da “Walid Siti” hakkında yazdığım bir yazımda bu konuya değinmiştim. Bana göre iki bedenin –yani ötekinin bedeni ile erk olanın bedeni- kamusal alanda veya herhangi bir mekânın içinde bir araya gelmeleri her koşulda postkolonyaldır. Mekân ve kamusal alan, öteki için her zaman bir oligarşi alanına dönüşür. Çünkü öteki, mekân ve kamusal alan içinde her zaman bir uyuşmazlık alanı yaratır. Daha da açık konuşursak bir Kürt’ün bedeni ile bir Türk'ün bedeni hangi kavram etrafında bir araya gelirse gelsin ve kavramın kendisi Kürt’ün lehine dahi sonuçlansın, Kürt postkolonyal olgudan hiçbir zaman kurtulamaz. Bunun tek bir çözümü var, Rancière’in aksine bana göre uzlaşıdır. İkinci bir şey ise görmezden gelmek, dahası dil ve söylem olarak da apayrı bir alanda durmaktır. Hatta tekrardan en başa dönersek, ‘üzerinde konuşulamayan konusunda da susmaktır.' Bu tartışmayı şimdilik burada noktalayacağım. Bir başka yazıda daha ayrıntılı tekrar değinmek istiyorum.

Sergiye tekrardan dönersek, sergide esas dikkatimi çeken Kızıltepeli sanatçı Mehmet Çeper’in beş farklı duyu organından oluşan beş adet fotoğraf çalışmasıdır. Çalışma beş duyu (göz, kulak, dil, burun, deri) organının, aynı renkte ve aynı standartlarda tasarlanan beş adet bayrağa simge olarak yerleştirilmesidir. Dolayısıyla serginin özelinde bu çalışma üzerinde durmak istiyorum. Çalışmadaki beş duyu organından bir tanesi olan ‘Kulak’ fotoğrafı aynı zamanda serginin afişi olarak da belirlenmiş. Sanatçı, kendi çalışmasını bizlere şöyle açıklıyor: "Günümüz toplumlarında birey duyulara dair bir tür gerilim içerisindedir. Duyular arasındaki orantısızlık bir tür kimlik yitimine neden olmaktadır. Bu yoğun gerilim içerisinde iktidarlar da belli bazı duyuları baskılayarak kendi kudretini çoğaltmaya çalışır. Bunu yaparken bazılarını çoğaltarak ya da bazılarını azımsayarak kendi gücünü her zaman sağlam tutmak istemektedir."

Çeper’in fenomonolojik çalışması, günümüz totaliter rejimlerinin insanları bir bütün olarak ele alan değil de, daha çok parçalara ayırılabilen ve birer organ olarak gören yapılar olduğunu gösteriyor. Vücudun organlara ya da duyulara ayrılması, iktidarlar için aynı zamanda nesnel bir oluşuma da dönüşür. Çünkü iktidarlar konuşma, görme, işitme gibi duyuların işlevlerini bir bedenin bütününden alarak, zihinsel sorgulamayı enformasyon aygıtları üzerinden sürekli manipüle etmeye çalışırlar. Manipülasyona uğrayan bu duyular, artık iktidarın kendi diline, kulağına ve gözüne dönüşür. Ve insanların bütünlüklü bir şekilde muhakeme işlevlerini ortadan kaldırmayı başarır. Günün sonunda da insanlar artık bir şekilde iktidarın ideolojisiyle iktidar yerine işitir, izler ve konuşmaya başlarlar. Althusser’e atıfla devletin ideolojik aygıtları, son kertede toplumda mikro ideolojik alanlar yaratmayı başarmıştır. İdeolojilerin simgeleri, ötekilerin varlığını hatırlatmak için vardır. Simgelerin oluşu, ötekilerin hiçbir zaman haklarının olmayacağının da bir göstergesidir. Dolayısıyla toplumda sayılamayanları ve pay almayanları toplumun geri kalan hâkim düşüncesine gösterebilmek için, iktidarların her zaman militer ve ideolojik simgelere ihtiyaçları vardır. Ne diyordu Barthes: “Simge sabittir. Değişebilecek tek şey, toplumun onun hakkındaki farkındalığı ve ona tanıdığı haklardır.” (2) Çeper’in buradaki farkındalığı sadece bayrak imgesi olarak beden duyularını kullanması değil, aynı zamanda kültürel teolojinin hamaset geleneğine de sosyo-politik bir eleştiri getirmesidir. Ayrıca iktidar aygıtı olan bayrağı ay, yıldız, hilal, kartal, kılıç gibi aşkın göstergelerinden arındırıp insani duyumların enformasyona uğramış tarafıyla göstermektedir. Ve günümüzde bu durum aşkın olanın yerine geçen hiper-gerçeklik kavramıdır. Çeper’in simgeye tanıdığı haklar noktası ise işinde kullandığı duyuların hangi etnisiteye bağlı olduğuna dair herhangi bir atıfta bulunmamasıdır. Dahası sanatın evrensel dilini kullanarak aşkın olan tüm göstergelerden ve özel mülkiyetten de koparmasıdır. Çeper’in bu dili sanatın evrensel dilini temsil ediyor. Ve bu evrensel dili simgeye tanıdığı haklar çerçevesinde eşitlik hakkı bakımından da ele alıyor. Bunu üst bir söylem üzerinden (ulus-kimlik-ideoloji) değil, insani duyumlar üzerinden ortaya koymaya çalışıyor. Bayrakların sembolik yüceltilmesine karşın insani duyumların eşitliğine göndermede bulunuyor.

Sergiye katılan diğer sanatçılar:

Hale Tenger, Sevinç Altan, Memed Erdener, Neriman Polat, Şener Özmen, Fulya Çetin, Vahap Avşar, Berat Işık, Serpil Odabaşı, Yusuf Sevinçli, Zehra Doğan, Lara Lakay, Didem Erbaş, Bengü Karaduman, Fatoş İrven, Levent Duran, Ece Eldek, Özden Demir, Selim Süme, Ekin Keser, Mehmet Çeper, İhsan Oturmak, Eda Emirdağ, Ferhat Özgür, Baran Çağınlı, Murat Gök, Cihat Duman, Hüseyin Aksoy, Remzi Sever, Larissa Araz, Murat Tosyalı, Elif Özen

Notlar:

*Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi sitesinin sayfasından alıntıdır.

1. Siyasalın Kıyısında, Jacques Rancière, Çev. Aziz Ufuk Kılıç, s.58, Metis Yayınları

2. Eleştiri ve Hakikat, Roland Barthes, Çev. Elif Bildirici / Melike Işık Durmaz, s.44, İletişim Yayınları