Hamit Bozarslan: 'Türkiye Kürtlerin aynı zamanda Ortadoğu realitesi olduğunu göremiyor'
Dünya siyasetinin domino taşlarının, ABD seçimlerinden başlayarak Ortadoğu'ya kadar birbirini nasıl etkilediğini, Türkiye'nin iç ve dış siyasetini bu dengeler içinde nasıl şekillendirmeye çalıştığını, Ortadoğu uzmanı Prof. Dr. Hamit Bozarslan ile konuştuk.
Dünya, Trump’ın ikinci dönemine hazırlık yaparken, Trump yeni
kabinesi için hızlı biçimde isimler açıklamaya başladı. Açıklanan
isimler ve izledikleri siyaset küresel düzeyde ihtiyatlı bir
karamsarlık havası yarattı. ABD’de atılan bu adımları, açıklanan bu
isimleri not alan, projeksiyonda bulunmaya çalışan bölgelerin
başındaysa Ortadoğu geliyor. Bir hayli belirsizlik ve çatışmaya
gebe bir atmosferi devralacak Trump’ın ne yapacağı, bölge
aktörlerinin gündelik ve gelecek siyasetinin temel belirleyeni.
Türkiye de bu çerçevede yol haritası oluşturmaya çalışan ülkelerden
biri ve Kürtler de bu senaryonun temel belirleyeni olacağa
benziyor.
Trump ve kabinesi ABD açısından nasıl bir bloku temsil ediyor?
İsrail siyasetini şekillendiren hakim blokun aklında ne var?
İsrail-İran çatışması dünya ve bölgeye nasıl bir belirsizlik
bırakır? ABD, Suriye’yi Rusya’ya mı devredecek? Türkiye’nin dış
politikasında Kürt sorunu nerede duruyor? Bahçeli’nin çıkışları
yeni bir hegemonik blok oluşum daveti mi? İktidarın stratejisi
neden netleşmiyor? CHP ve DEM Parti arasındaki trafikten bir karşı
hegemonya çıkar mı?
Bu soruları École des Hautes Études en Sciences Sociales’ta
öğretim üyesi ve Ortadoğu uzmanı olan Prof. Dr. Hamit Bozarslan’a
sorduk.
École des Hautes Études en Sciences Sociales’ta öğretim
üyesi Prof. Dr. Hamit Bozarslan
Bozarslan’a göre Türkiye’de hali hazırda iktidar içerisinde bir
polikrasi mevcut ve Kürt sorunu için şeffaf bir stratejinin
oluşmasını engelleyecek kadar iç çatışma hakim. Bunun karşısında
konumlanan muhalefet ise eğer CHP demokratikleşme ve Kürtlerin
meşruiyetini kabul eden bir program oluşturursa ve geçmişiyle
hesaplaşırsa ancak karşı bir hegemonya kurabilir.
Prof. Dr. Bozarslan’ın sorularımıza cevapları şöyle:
Trump’ı ikinci dönemi için Beyaz Saray’da yeniden
göreceğiz. Kabinesinde yer alacak isimleri de açıklamaya başladı.
Trump’ın kabinesi nasıl bir dönemin kapısını aralıyor? Temsil
ettiği blok bize ne söylüyor?
Trump’ın yeniden seçilmesi kesinlikle çok önemli bir gelişme.
Oluşturduğu blok konusuna gelirsek, Pierre Bourdieu bu konuda
sermayeler arası geçişten, yani ekonomik ve kültürel sermaye arası
geçişkenlikten, tamamlayıcılıktan bahsederdi. Ancak şu anda
gördüğümüz bir geçişten ziyade bir sermaye kopuşu olgusu. Elit
olarak tanımlanan kesimler ki, bunlar kadınları, göçmenleri,
demokrat katmanları, öyle ya da böyle üniversiteleri içeren,
kültürel sermayesi olan katmanlar, ki buna azınlıkların bir kısmını
da eklemek gerekiyor, işte bu katmanlar elit olarak tanımlanıyor ve
şu anda bir düşman olarak görülüyor. İktidara gelen yeni blok,
aslında 2000’lerden bu yana yoğunlaştı, burada Çay Partisi'ni (Tea
Party) unutmayalım. Bu blokun şöyle bir özelliği var: Hem çok
zenginleri hem de toplumun yoksul kesimlerini bir araya getirebilen
bir yapısı var. Kendisini hegemonik bir blok olarak tanımlamıyor,
ama aynı zamanda gerçek ve tek Amerika’yı temsil ettiğini, tek
Amerikan kültürünü temsil ettiğini ifade ediyor. Amerika’da olanlar
bu açıdan çok önemli. Amerika’da bir savaş kabinesi mi kuruluyor
sorusu soruluyor. Bana kalırsa şu anda bunun cevabı şu: Amerika’da
Amerikan kültürüne karşı bir savaş kabinesi kurulduğu
görülüyor.
‘TRUMP’IN KURDUĞU KABİNE BİR SAVAŞ KABİNESİ ANCAK
İÇERİYE DÖNÜK, İÇ ÇATIŞMAYA DÖNÜK BİR SAVAŞ KABİNESİ’
Yani bir savaş/çatışma olacak ancak bu uluslararası bir
savaş değil mi?
Evet, bir savaş/çatışma görme ihtimalimiz var, ancak bu içeriye
dönük olacak. Şu anda bir iç savaş yok elbette, ancak Trump bu
karşı karşıya gelme isteğini hiç gizlemedi. Benzer biçimde Trump’ın
eski danışmanlarından Steve Bannon, komplo teorilerine inanan
birisi, bizim iktidarımızın zamanı geldi, bu iktidar bir savaş
iktidarı diyor. Bannon’ın kastettiği şu aslında, bu iktidar
dışarıda bir savaş iktidarı değil, içeride bir savaş iktidarı.
Kurulan blok da buna göre şekillendi zaten.
‘UZUN ERİMLİ ZAMAN DİLİMİ İLLE DE BARIŞ YANLILARININ
LEHİNE OLMAYABİLİR'
Analizlerinizde hegemonik blok kavramını İsrail özelinde
de kullanıyorsunuz. Hatta bu noktada sadece Netanyahu’ya bakmak
eksik bir değerlendirme olur diyorsunuz. Hegemonik blok kavramını
da dikkate alırsak var olan durumu anlamak için hükümet/Netanyahu
dışında neye bakmak gerekiyor?
Bence tarihsel gelişime bakmak gerekiyor. Karşılaştırmak kolay
değil, ancak Amerika gibi bir ülke Obama dönemini, Biden dönemini
yaşadı. Bu iki dönem dış siyaseti ne olursa olsun, ABD demokrasisi
adına önemli bir kazanımdı. İsrail’de de böyle bir dönem yaşandı:
İzak Rabin dönemi, Oslo süreci dönemi (1993-1995). Gördük ki böyle
dönemlerde çok hızlı gitmek ve barışı geri dönülemez bir aşama
olarak dayatmak gerekiyor. Şu ya da bu şekilde ‘hem milli
güvenliğimizi koruyalım hem hegemonyamızı koruyalım hem de Filistin
sorununa bir çözüm bulalım’ dediğinizde ister istemez bir yığın
konu muallakta kalıyor. İşte bu muallakta kalış, bu projelere karşı
olan katmanların güçlenmesine de katkı sunar. Zaman çok önemli bir
olgu. Gramsci de bunun farkındaydı, ancak sadece Gramsci değil,
Mussolini de bunun farkındaydı. Bu durumlarda hızlı hareket etmek
gerekiyor, uzun erimli zaman dilimi ille de barış yanlılarının
lehine olan bir zaman dilimi değil.
‘1980’LERDEN İTİBAREN İSRAİL SAĞINDA BİR HEGEMONİK BLOK
OLUŞMAYA BAŞLADI, 2000’LERDE LİKUD’UN DEĞİŞİMİNDE BU
NETLEŞTİ’
İsrail’de olup biteni anlamak için biraz geçmişe 1980’lere
uzanmak gerekiyor, çünkü 1980’lerin başında burada bir hegemonik
blok oluşuyordu. Begin dönemini, Lübnan Savaşı’nı, Sabra ve Şatilla
katliamlarını, Filistinlilere dönük kullanılan ifadeleri, İsrail
ile Güney Afrika arasındaki ilişkileri hatırlayalım. Bu dönemde
arka planda daha çok Yahudi milliyetçiliğine dayanan bir sağ vardı.
Dini hareketler henüz bu denli güçlenmemişti. 2000’lerde bu dini
hareketler güçlendi ve neredeyse İsrail sağını esir aldı. Sağ,
örneğin Likud bir değişim geçirdi. Bu nedenle uzun erimli zamanı
ele alabildiğimizde İsrail’in bugünkü siyaseti daha iyi
anlaşılır.
‘NETANYAHU 'ORTADOĞU’DA STRATEJİK DENGELERİ DEĞİŞTİRME
ZAMANIMIZ GELDİ VE BU GÜCE SAHİBİZ’ DİYOR’
Hegemonik blok odaklı şekillenen bu yapı, İran özelinde
Ortadoğu’ya dönük bize ne söylüyor? Yani İsrail İran’a saldırır mı
diyoruz, bu bir soru. Peki böyle bir saldırı geriye ne bırakır?
Irak’ta bunun bir örneğini gördük, benzer biçimde harap olmuş bir
İran ile ne yapılacak?
İran’a dönük saldırı nereye kadar gidecek, İran ne düzeyde
karşılık verecek bunu kestirmek güç. Burada Netanyahu’nun açık olan
bir mantığı var, Lübnan’da gördüğümüz kadarıyla da bu ordunun
mantığı: Ortadoğu’da stratejik dengeleri değiştirme zamanımız geldi
ve bu güce sahibiz. Bu aslında yabancısı olduğumuz bir mantık
değil. Irak işgali öncesinde duymuştuk. George W. Bush, Paul
Wolfowitz, Donald Rumsfeld Irak konusunda benzer bir hattan
konuşmuştu, onlar da var olan dengeleri değiştirebiliriz
demişti.
Bahsettiğimiz bu yaklaşım, var olan dengeleri dikkate alıyor,
ancak henüz şekillenmemiş, ortaya çıkmamış dinamikleri ele almıyor.
Bunu Irak’ta açık şekilde gördük, Bush yönetimi Irak’ta operasyonel
bir mantıkla hareket etti. Şöyle düşündüler: Sünniler, Şiiler ve
Kürtler olmak üzere üç yapı/cemaat var. Sünniler Baas ile
bağlantılı, onları alt etmeliyiz. Şiiler her hâlükârda bizi
destekleyecek, Kürtler zaten bizim tarafımızda. İşte bu gelişmekte
olan dinamikleri hesaba katmayan bir yaklaşımdı. Şiilerin içinde
ABD karşıtı bir tepkinin oluşabileceğini hesaba katmadı,
El-Kaide’yi hesaba katmadı. O nedenle bugün Netanyahu var olan
dinamikleri gözeterek konuşsa bile yarın nasıl dinamikler ortaya
çıkacak, eski dinamiklere yeni dinamikler eklenebilecek mi, mezhep
dinamikleri yeni bir radikalizme yol açabilecek mi? Bu sorulara
yanıt veremiyoruz, çünkü bu dinamikler henüz ortaya
çıkmadı.
Sanıyorum öngörülemeyen bu dinamikler İran için de
geçerli?
Evet, İran için de aynı şey geçerli. İran rejimi 20 yıldır bir
krizde ve buna bulduğu çözüm Ortadoğu’da milis siyaseti. İran’ın
Ortadoğu’da milis diplomasisi dışında hiçbir siyaseti yok. İran ve
Lübnan’da 2019’da artan bir devrim senaryosu yaşandı. Her iki
ülkedeki bu devrim reaksiyonu, Şii gençliğinin, Şii kadınının artık
kendisini feda etmek istemediğini, artık Kerbela’nın bedelini
ödemek istemediğini, nesneden özneye geçmek, tebaadan vatandaşlığa
geçmek istediğini gösteriyordu. İran, Hizbullah, Haşdi Şabi bunu
Covid salgınının da etkisiyle bastırabildi. Yani hem İran hem de
Lübnan’da rejime karşı Şiilik kaynaklı bazı dinamikler var. Bu
dinamikler yarın nasıl gelişecek bunu da bilemiyoruz. O nedenle
bana kalırsa şu anda hem Netanyahu’nun hem İran rejiminin
stratejisi öngörülemeyecek senaryolara yol açabilecek durumda.
Ancak açık olan bir durum daha var: İran 7 Ekim’den bu yana ABD ile
müzakere talebini dile getiriyor.
‘ABD İLE İRAN ARASINDAKİ MÜZAKERELER, ZAYIFLAMIŞ BİR İRAN
KOŞULLARINDA GERÇEKLEŞECEK’
Evet, bu söylediğinizi destekleyecek şekilde İran, Musk
üzerinden ABD ile görüştü. Sanıyorum devamını bekleyebiliriz
diyorsunuz.
İran bunu söylüyor, bunun yanında Trump da İran’a dönük
müzakerelere işaret eden ifadeler kullanmıştı. ‘Artık İran ile
savaş dönemini kapatmamız gerekiyor’ demişti. Burada şöyle bir
mantık işliyor sanıyorum: Uluslararası ilişkiler, bu konuda insan
hayatını hiçe sayan ve insana zarar verme kapasitesini son raddeye
kadar kullanan bir yaklaşıma da sahip. ‘İran’a çok büyük zarar
verebiliriz, İran da bize çok büyük zarar verebilir. Fakat bu zarar
verme kapasitesinden yola çıkarak belirli bir noktada uzlaşmaya
varabiliriz’. Harris iktidarda olsaydı, bu müzakere süreci daha
kolay gerçekleşebilirdi, ancak şu anda da bu müzakere süreci şu ya
da bu şekilde gerçekleşecek. İran 7 Ekim’e göre çok daha zayıf
durumda, hem Hamas hem Hizbullah çok ağır darbeler yediler.
Yenilmediler, çünkü son tahlilde savaşın anlamı sadece askeri
değil. Milli meseleler milli mesele, siyasi meseleler siyasi mesele
olarak ele alınmalı. Bu açıdan bir yenilgiden de İsrail’in
zaferinden de bahsetmek mümkün değil. Ancak askeri açıdan her iki
örgütün de ciddi hasar aldığı açık ki bu İran’ın da zayıfladığı
anlamına gelmekte. İşte müzakere süreci bu koşullarda
gerçekleşecek.
‘ABD KÜRTLERİN SİSTEME BİR ŞEKİLDE YENİDEN ENTEGRE
EDİLDİĞİ BİR SURİYE İSTİYOR’
Ortadoğu denkleminin önemli aktörlerinden biri Rusya.
Trump dönemiyle beraber, Ukrayna’da ABD politikası açısından bazı
değişimler görebiliriz. Ancak Rusya ve ABD arasındaki ilişkiler
Suriye, İsrail, Kürtler, Türkiye gibi saha aktörlerini etkileyecek
kapasite ve tarihsel/siyasal niteliğe sahip. Trump dönemi, Rusya
ile ABD arasındaki ilişki Suriye’nin geleceği konusunda bize ne
söyleyecek?
Trump’ın şu an ne yapabileceğini kestirmek güç olsa da şunu
hatırlayalım: Trump, ilk döneminde rasyonaliteyi imha eden bir
siyaset izledi. Örneğin İran’a saldırma yanlısı olan Trump’ın
ulusal güvenlik danışmalarından John Bolton, kısa süre sonra
resimden çıkarıldı. Buysa Trump’ın aslında ille tutarlı bir
strateji izlemeyebileceğini gösteriyor.
Trump’ın A takımı bir önceki kabinesine göre çok daha güçlü
isimlerden oluşuyor. Bu güçlü kişilerin belli bir ağırlığı olacak
mı olmayacak mı? Bunu da şu anda bilemiyoruz. Çünkü bu belirleyici
ağırlık aynı zamanda Amerikan müesses nizamının var olduğu anlamına
gelmekte. Öte yandan bu nizam, Trump’ın ilk döneminde ciddi bir
şekilde yıpratıldı, bu nedenle beklememiz gerekecek. Ancak şunu göz
önüne alalım, ABD’de, yalnızca Trump’a özgü olmayan bir kanaat var.
‘Suriye meselesi bizim meselemiz değil, fakat Kürtlerin de tümüyle
imha edilmesini istemeyiz’ diyorlar. O nedenle Kürtlerin de sisteme
bir şekilde yeniden entegre edildiği yeni bir Suriye isteniyor.
Eğer bunda Rusya önemli bir rol oynarsa Suriye’nin Rusya’ya terk
edilmesi ihtimali var. Bu ne kadar geçerli olur bilemiyorum, ancak
şunu hatırlayalım: 2013’te Obama yönetimi, Suriye’yi havadan
bombalamaya hazırlanırken Rusya araya girmişti. ABD bu noktada
tabiri caizse Suriye’yi adeta Rusya’ya bırakmıştı. Bu model yeniden
gündeme gelebilir: Yani Kürtlerin tümüyle imha edilmediği, hiçbir
şekilde ABD’ye tehdit oluşturmaması şartıyla Suriye’yi Rusya’ya
devretme. Bu akıl dışı bir senaryo değil, ancak bunun hatlarını
şimdiden kestirebilmek de çok zor.
‘TÜRKİYE ORTADOĞU’DA ON YILINI KRİZ ÇIKARMAKLA KALAN
ZAMANINI DA KRİZLERİ YATIŞTIRMAKLA GEÇİRDİ’
Ortadoğu’da bu gelişmeler yaşanırken son 15 yıldır
Ortadoğu’da aktif bir pozisyon edinen Türkiye’nin politikalarında
nasıl bir değişim göreceğiz? Kürt sorununa dönük kafa karıştıran
hamleleri bu çerçevede Ortadoğu’da siyaset değişimine yorabilir
miyiz?
Bunu da şimdiden kestirmek güç. Ancak 1990’ları hatırlayalım:
Türkiye’nin dış politikası tamamen Kürtler üzerine kuruluydu. Bir
yandan Lübnan ve Suriye’deki PKK varlığı bir yandan da Irak’ta bir
Kürdistan oluşmasını önlemeye çalışmaya dayanıyordu. O yıllarda da
benzer biçimde 2015’ten sonra da Türkiye’nin Kürtler dışında
izlediği bir dış siyaseti olmadı.
2010-2013 arasında Erdoğan, Davutoğlu ve onun yanında konumlanan
güçler Türkiye’nin Ortadoğu’da bir primus inter pares
(eşitler arasında birinci) olacağını, bölgede Türkiye’nin bir rol
model ve belirleyici olacağını düşünüyordu ki buna bazı demokratik
güçler de inanıyordu. Nitekim Obama yönetimi de Türkiye’nin bir
demokratik güç olarak Ortadoğu’da liderlik rolü üstelenebileceğini
düşünüyordu. Fakat Kobani’den sonra, 2014’ten sonra Türkiye’nin dış
siyaseti neredeyse tamamıyla Kürt siyasetiyle bağlantılı olarak
şekillenmeye başladı. Türkiye’nin izlediği siyaseti yorumlayalım,
ancak burada rasyonel aklın yok edildiğini de görelim: Rusya
uçağının düşürülmesinde, Körfez'le yaşanan krizlerde, Mısır ile
yaşanan krizlerde, Suriye’de izlenen siyasette bu rasyonalite
eksikliğini gördük. Yani Türkiye on yılını kriz çıkarmakla sonraki
yıllarını da krizleri yatıştırmakla geçirdi, kala kala Suriye
kaldı.
‘TÜRKİYE BİR KÜRT REALİTESİ OLDUĞUNU GÖRÜYOR, ANCAK
BUNUN BİR ORTADOĞU REALİTESİ OLDUĞUNU GÖRMEK
İSTEMİYOR’
Türkiye şu anda bir Kürt realitesi olduğunu görüyor, ancak bunun
bir Ortadoğu realitesi olduğunu görmek istemiyor veya Ortadoğu’daki
Kürt realitesini ortadan kaldırmak istiyor. Afrin’e dönük izlenen
yok edici siyaset bunun bir örneği ki bunun tarihine uzanmak
gerekiyor. 1930’larda izlenen siyaset ve raporlarda da bunun
benzerini görüyoruz: Fırat’ın batısının Kürtleşmesinin engellenmesi
ve Fırat’ın doğusunun Kürtsüzleştirilmesi. Yani Kürtleri sürekli
tehdit eden bir grup olarak algılamak, Kürtlüğün Türklüğü tehdit
eden bir bünye olduğunu düşünmek ve mümkün olduğu kadar Ortadoğu’da
Kürt olgusunu ortadan kaldırmak. Sanıyorum Kobani bu açıdan bir
örnekti ki Kobani Türkiye’de açılım sürecinin başladığı bir dönemde
gerçekleşmişti. Bu nedenle karmaşık bir durum var. Kaldı ki şu anda
Türkiye’de olup bitenler şeffaf değil, ancak 20. yüzyıl tarihini
dikkate alırsak Türkiye’nin bu konuda kaygılarını, gotik
korkularını yenemediğini görüyoruz.
‘ŞU ANDA İKTİDAR İÇİNDE BİR STRATEJİ BELİRLEYECEK GÜÇ
VEYA YAPI YOK GİBİ’
İsrail’deki hegemonik bloktan bahsettik. Neredeyse her
ülkede aslında böyle bir hegemonya oluşumu ve buna destek olan yan
aktörleri görüyoruz. Türkiye özelinde duruma bakarsak 2015’ten
sonra AK Parti iktidarı kendi bloku içinde bir değişime giderek
yanına MHP’yi kattı, bazı eski ortaklarını kenara koydu. Bu bağlamı
gözetirsek bugün daha çok MHP üzerinden duyduğumuz Öcalan çıkışları
yeni bir blok inşasının habercisi mi?
Şeffaf bir ortamda olmadığımız için iktidarın stratejisini
değerlendirmek zor. İktidarı kimler oluşturuyor, iktidar
içerisindeki bloklar nasıl şekillendi, kırılma noktaları neler,
beklentiler neler, geliştirilen senaryolar neler? Bunları
kestiremiyoruz.
Daha önceki okumalarımda bir fesat kumkumasından bahsetmiştim ki
şu anda da belki bu noktadayız. Yani bir senaryonun uygulanmasını
engelleyebilecek düzeyde iç çatışmanın yaşandığı ve ancak mevcut
halinde devam edemeyeceğini gösteren bir durum var. Bu ne kadar
sürecek bilemiyorum, ancak bana kalırsa şu anda iktidar içerisinde
strateji belirleyecek bir güç de yok gibi, çünkü burada değişik
blokların, çıkarların varlığı söz konusu. Yani bir anlamda
Türkiye’de bir polikrasi durumu var, ancak bir reis prensibi de
var. Kırmızı ya da yeşil ışık mı yanacak? O karar veriyor, kırmızı
çizgiyi o belirliyor, ancak aynı zamanda oligarşik veya polikratik
bir durum da yaşanmakta, buysa değişik katmanların var olduğu
anlamına geliyor.
‘MHP’NİN AÇIKLAMALARI KARŞISINDA ÜLKÜCÜ KATMANLAR NASIL
DAVRANACAK? BUNU DA BİLMİYORUZ’
Bu, MHP ve genel olarak ülkücülük camiası için geçerli.
2015’teki değişimden bahsettiniz haklı olarak bu değişim aynı
zamanda PÖH’lerin JÖH’lerin oluştuğu bir dönemdi. Bunların
ağırlıklı bir kısmı da ülkücülerden oluşuyordu. İşte bu ülkücü
katmanlar yarın böyle bir gelişme karşısında nasıl davranacaklar?
Bunu şimdiden kestirmek çok zor. Ancak şunu söylemek mümkün:
İktidar içinde şeffaf bir stratejinin oluşmasını engelleyecek kadar
iç çatışmanın yaşandığı kesin.
İktidar cephesinde bunlar yaşanırken muhalefetin,
özellikle CHP’nin politikalarında değişim var, bunu yerel seçimler
ve atanan kayyımlar karşında öncekinden farklı tepkilerinden daha
iyi görüyoruz. Örneğin hem İmamoğlu hem de Özel kayyım ataması
sonrasında Mardin’e gidip Ahmet Türk ile görüştü, buradan seslerini
yükseltti. Hegemonik blok dedik, peki muhalefette özellikle CHP ve
DEM Parti arasında bir karşı hegemonya kurma girişimi var diyebilir
miyiz?
Bunu CHP belirleyecek. Böyle bir gelişmenin olabilmesi için
CHP’nin yüzyıllık tarihinden kopması, eşitliği kabul etmesi, Kürt
meselesinin meşruiyetini, demokrasinin meşruiyetini kabul etmesi
gerekiyor. Ayrıca bunu söylemin ötesinden bir programa dökmesi
gerekiyor.
‘İSPANYA MODELİ TEMEL ALINARAK
İLERLENEBİLİR’
CHP’nin geçmişiyle hesaplaşması ve 2030-2040’larda nasıl bir
Türkiye görmek istiyor bunu belirlemesi gerekiyor. Bu bağlamda
İspanya modeli temel alınabilir bence. İspanya otoriteriyenizmden
nasıl çıktı? Franco rejimi altında olan İspanya sonrasında nasıl
demokratikleşti? Demokrasinin bir temel olduğunun, bunun yanında
Bask ve Katalan meselesinin de meşru sorunlar olduğunun kabulüyle.
Peki CHP bu aşamaya varabilecek mi? Sorun yalnızca Kürtlere eşit
vatandaşlık verilmesi değil, çünkü Kürtlüğünü sahiplenmeyen zaten
Türkiye’de eşit bir vatandaş. Sorun zaten Kürtlüğün, Rumluğun,
Ermeniliğin meşruiyetinin kabul edilmesi. Bu, aynı zamanda geçmişle
bir hesaplaşma ve geçmişin karanlık sayfalarının açılması demek.
CHP bunu yapabilecek mi? Umuyorum yapar.