Hâlâ mı yoksun ey üniversite?

Geç de olsa adalet arayışına dahil olmak her zaman mümkün. Başta öğrencilerimizden, sonra da üniversiteyi, bizleri hâlâ bir şey zanneden halkımızdan özür dileyerek başlayalım! Ve çok önceden yapmamız gerekeni yapalım! Gidecek canın telâfisi yok çünkü! O gencecik meslektaşlarımızın ölüme gidişlerini belki böyle durdurabiliriz!

Abone ol

Oktay Özel

Buna benzer bir yazıyı kaleme alalı yaklaşık üç ay oldu.

Ve siyaset kurumunun “kişisel” öfkesine hedef olan akademisyenlere, öğretmenlere yönelik hukuksuzluk devam ediyor…

Onlar ki işlerinden, aşlarından edildiler.

En temel hakları gasp olundu.

Devlet kurumları bir yana, özel sektörde dahi işe girmeleri engellendi.

Yurt dışına çıkmaları yasaklandı.

Bütün bunların tek bir anlamı var:

Hukuksuzluk, adaletsizlik…

İnsanî ve vicdanî hiç bir ilke tanımamak…

İnsanlıktan çıkmak..!

Sözüm Cumhurbaşkanına değil.

Hükümete de değil.

Utanmazca iktidar oyunlarının, iyiyi, doğruyu, ahlakı, vicdanı çoktan geride bırakmış gündelik siyasetin peşinden sürüklenen anaakım medyaya hiç değil! Bunu biliyorsunuz artık.

Çünkü onlar hepimizden önce kendilerini keenlemyekûn ilan ettiler.

Sözüm yine, ve herkesten önce, üniversite yönetimlerine. Senatolarına. Üniversitelerde müstahdem biz sözde bilim insanları kütlesine! Derler ki bilim insanları feylesoflarla akrabadır. Her koşulda iyiyi arar, doğruyu söylerler… Onur Eylül Kara’nın yerinde hatırlattığı gibi, hakikat değerlerinin dilinden konuşurlar…

Öyleyse onların dilini paylaşmak, onlarla aynı kulvarda yarışmak zorunda değiliz.

Sükûtta bu ısrar niçin?

İşlerine son verilenlerin sürünmeye mahkûm edilmelerinde hiç bir payımız olmadığını mı düşünüyoruz gerçekten?

Geride kalanların korku iklimine teslim olmalarında hiç mi kabahatimiz yok?

Hocalarını siyasete kurban veren üniversite yönetimlerini artık tarihe havâle ettik.

Ya kendilerine henüz sıra gelmemiş olanlarımızın sessiz ve ürkekçe mukadder akıbetlerini bekler halleri? Her nasılsa henüz bir kayıp vermemiş olan üniversite yönetimlerimiz aynı akıbetin onların başına da gelmesini ötelediklerini mi düşünüyorlar bu sükûtla? Bunu bir başarı mı sayıyorlar gerçekten!

Hiç sormaz mıyız?

İşlerinden edilenler niçin edildi? Edilmeyenler niçin edilmedi? Edilenler nezâketlerinden dile getirmiyor olabilirler. Veya hâlâ ve zarif bir olgunlukla, diğerkâmlıkla kalan meslektaşlarına karşı koruyucu ve kollayıcı tutumlarını sürdürüyorlar. Hâlâ öğrencilerinin dersleri boş geçmesin derdinde epeycesi… Öğrencilerin mağduriyetlerini düşünmek de kendileri mağdur olmuşlara kalsın!

Yarabbim, var mı böylesi bir garabet dünyada?

Oysa, inanın, zerre kadar anlamı yok bütün bunların!

Tamam, gidenlerimiz kendi başlarına gelenin fazladan tek bir kişinin daha başına gelmesini elbette istemezler. Bu soylu tutumu anlayabiliriz.

Oysa bugün sorunun ta kendisi olan bizleriz, yâni kalanlar! Bu ölümcül sessizliğimizle…

Elimizi kolumuzu bağlayan nedir? Çok önemliyse yine derslerimize girelim. Tamam, öğrencilerimiz mağdur olmasın! Çiğnemeyelim gidenlerin arzularını!

İyi de, bütün bunlar her birimizin bulunduğumuz yerden gözlerimiz önünde cereyan eden adaletsizliğe, karşı sesimizi yükseltmemize engel midir? “Yeter artık!” demek gerçekten bu kadar mı zormuş!

Her nasılsa birkaç üniversite etkinliğinde isimleri kalmış tek tük “atılmış”ın peşinde detektiflik yapmayı marifet saymak ne demek? “Düşmanca yasa”ya bile karşı durmak gibi bir seçenek varken, bu derece düşmek, bunca hesap-kitap nedir? Neyin korkusudur bu?

Oysa asıl şimdi konuşma zamanıdır üniversite senatoları için. Çok daha gür ve kararlı bir sesle.

Bakın şimdi gencecik eğitmen, akademisyen meslektaşlarımız canlarını ortaya sürdüler. Merhamet değil, adalet istiyorlar!

Bilmem bir kez de şöyle seslenmeyi mi denesem; çünkü tecrübeyle sâbit, işe yarıyor birileri söyleyince!

Ey üniversite?

Ey üniversite yönetimlerimiz?

Ey o kocaman akademisyenler kütlesi; yâni bizler, kendimiz!

Bilhassa: Ey o kendini Müslüman olarak gören ve tanımlayanlarımız!

Bu adalet çığlığı karşısında hiç bir diyeceğimiz yok mu gerçekten?

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın adalet arayışlarında son çare diye seçtikleri bu yol da mı hiç sarsmayacak vicdanlarımızı? Harekete geçirmeyecek o tutulmuş akıllarımızı? Onların ölüme gidişinin kapılarımızın önüne katiyyen suçluluk hissi bırakmayacağına nasıl iknâ edebiliyoruz kendimizi? Kurum olarak hiç sorumluluğumuz yok mu sanıyoruz bu sonuçta?

Sahiden nasıl sefil bir varoluş ısrarıdır bu?

Tek bir cana değmez oysa böylesi.

Topluca ve bir kurum olarak haysiyeti hatırlamak, ona uygun tepki göstermek dışında bir çaremiz kaldı mı?

Başta yapılan hatadan geri dönmek dışında…

O zaman yapılması gerekeni şimdi yapmak dışında…

Kurum olarak harekete geçmek dışında…

O “kütle”yi tekrar onurlu, haysiyetli bilim insanı câmiasına dönüştürmek dışında…

Gerçekten başka bir yolumuz yok..!

O genç meslektaşlarımız ölüme gittiğinde çok geç olacak. Ve onların ölümü bizlerin de, bir kurum olarak üniversitenin de ölümü olacak!

Görmüyor muyuz?

Üniversiteler ve suskun yönetimleri: Fikret’in Sis’ini hatırlayın!

Akademisyenler: Bunu yönetimlerinize hatırlatın!

Geç de olsa adalet arayışına dahil olmak her zaman mümkün. Başta öğrencilerimizden, sonra da üniversiteyi, bizleri hâlâ bir şey zanneden halkımızdan özür dileyerek başlayalım! Ve çok önceden yapmamız gerekeni yapalım!

Gidecek canın telâfisi yok çünkü!

O gencecik meslektaşlarımızın ölüme gidişlerini belki böyle durdurabiliriz! Bizleri topluca ve yanlarında gördüklerinde belki birlikte hayata döneriz, birlikte şifa buluruz. Ve birlikte ararız şimdi bir parti adı olan adaletin hakikisini... Ve sisler içinde kaybolmakta olan Üniversite çoktan kaybettiği haysiyetini geri kazanabilir belki, tek bir kritik adımla!

Gerçekten değmez böylesi!

Yeni bir hayat, yeni ve haysiyetli bir başlangıç her zaman, her koşulda mümkün! İllâ ki…

Bakın Yüksel Caddesi’ndeki hareketlilik bunun şahidi.

Evet, çok geç değil; önce bu sessizliği kıralım.

Ve daha büyük bir suça ortak olmayalım!

Hâlâ vakit var…

Ey, Üniversite..!

Hâlâ…

Tarihçi, Bilkent Üniversitesi