Cumhur, en kestirmecesinden
halk demek. Sevan Nişanyan cem kelimesiyle akrabalığını vurgulayarak,
cumhurun birikme, yığın ve birikinti anlamlarına geldiğini de belirtir. İlhan
Ayverdi ise cumhurun halk,
topluluk, heyet ve
sınıf anlamlarını ön plana çıkarır.
Cumhuriyet
ise halkın yönetimi
irade-i milliye, hâkimiyet-i
milliye, ulusal egemenlik anlamında.
ZAMANIN RUHU, HAKİMİYET-İ MİLLİYE
Cumhuriyet
kavramını, kurumunu bir “an”a, 29
Ekim’de yapılan bir “Anayasa değişikliği”ne indirgemeden,
Devlet-i Âli Osman
düşüncesinden
hâkimiyet-i milliye
düşüncesine geçiş, bu geçişin, bu
sürecin son halkası olarak ele almak en doğrusu. Bir asır evvel
bugün ilan edilen “şey” Cumhuriyet’i ilan eden kuşağın rüyalarını
süsleyen şey -o zamanın ruhu, zeitgeisti- hâkimiyet-i milliye düşüncesinin en son halkası, onun
kurumsallaşmış hâlidir.
DÜNYANIN BİZİ GÖTÜRDÜĞÜ YER: HÂKİMİYET-İ MİLLİYE
Dünyanın eşkâli 18. asrın
sonlarında baştan ayağı değişmeye başlar. 1776’da ticarî olarak
satılmaya başlanan, İskoç mucit James Watt’ın icadı buhar
makineleri, Sanayi Devrimi’nin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu
teknolojik icat dünyayı baştan aşağı değiştirecek, ekonomi-politik
dönüşümün de tetikleyicisi olacaktır.
Sanayi Devrimi ile birlikte
dünya, 1600’lerin ortalarından o günlere değin devam eden, Britanya
ve Fransa arasındaki rekabete dayanan ve ticaret sermayesine dayalı
kapitalist birikim ile şekillenen dünya-ekonomi daralma evresinden
çıkar, Britanya’nın hâkim güç olduğu bir küresel iklimde muazzam
bir genişleme dönemine de girer. Bu dönem, 1800’lerin ilk çeyreğine
kadar devam edecek, kapitalizm 1800’lerin ilk çeyreğinden İkinci
Dünya Savaşı sonuna kadar devam edecek olan bir daralma dönemine
girecektir.
1700’lerin son çeyreği sadece
Sanayi Devrimi ile şekillenmez, 1789 Fransız Devrimi politik olarak
da dünyayı altüst eder. Devrimin akabinde Fransa’da cumhuriyet
kurulacak, tüyleri diken diken olan Avrupa monarşileri Fransa
Cumhuriyeti’ne savaş açacak, 1792’de başlayan Devrim Savaşları
1802’ye kadar devam edecektir. Avrupa’daki altüst oluş Devrim
Savaşları ile de son bulmaz. 1803’te başlayan Napolyon Savaşları da
bu yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam edecektir.
Napolyon Savaşları’nın
bitmesinin ardından toplanan Viyana Kongresi, Birinci Dünya Savaşı
başlarına kadar kör topal da olsa devam edecek olan Metternich
Düzeni’nin de çerçevesini çizer. Viyana Kongresi’nin önde gelen
ismi Klemens von Metternich’in önderliğinde şekillenen Kutsal
İttifak tam da bizzat Metternich’in de düşündüğü gibi devletlerin,
hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi
olacağı düşüncesi üzerine bina edilmiştir. İşte 1914’teki Cihan
Harbi’ne kadar kör topal korunmaya çalışılacak olan düzen de tam da
böylesi bir düzendir. Bu düzen “kör topal”dı çünkü 1830’daki
romantik/kültürel milliyetçi devrimler dünyadaki anayasal
monarşilerin de önünü açacaktı. 1848 Devrimleri ise Metternich
Statükosu’nun korkulu rüyası oldu. Karl Marx ve Fredrich Engels o
günleri Komünist
Manifesto’nun(1)
ilk satılarında şöyle
tanımlıyorlardı: “Avrupa’da bir heyula kol geziyor –komünizm
heyulası. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı,
Metternich’i ve Guizot’su, Fransız Radikalleri ve Alman hafiyeleri
bu heyulaya karşı kutsal bir sürgün avında el ele
vermişlerdir.”
Milliyetçilik düşüncesi ve buna
bağlı olarak şekillenen hâkimiyet-i milliye düşüncesi Osmanlı
İmparatorluğu’na ilk olarak ayrılıkçı hareketler olarak sirayet
eder. Balkanlarda başlayan, Devlet-i Âli Osman’a reaksiyonla
şekillenen ulusal
egemenlik/ hâkimiyet-i milliye hareketlerine karşı Osmanlı’nın ilk
tepkisi ittihad-ı
ânasırı, unsurların yani imparatorluktan ayrılmak
isteyen ulusların (unsurların) dağılmasını
engelleyerek devletin bekasını tesis etmeye çalışmak olur. Balkan
devletlerindeki, milliyetçi, hâkimiyet-i milliyeci, ayrılıkçı,
ulus devlet inşacı hareketler de 1800’lerin ilk çeyreğinde
Osmanlı’yı derinden etkileme başlarlar. Bu dönemin hem dünya
kapitalizminin Britanya hegemonyası altında, İkinci Dünya Savaşı
sonuna kadar devam edecek bir daralma dönemi hem de Napolyon
Savaşları ardından kurulan Metternich Statükosu’nun başladığı bir
dönem olduğunu bir kez daha hatırlatayım: 1821’de Eflak ve Mora’da
isyanlar çıkar. Aynı tarihten bağımsızlığını kazandığı 1829’a kadar
Yunanistan’da sular hiç durulmaz. 1876’da Bulgaristan, Sırbistan ve
Karadağ karışır ki 1878 de bağımsızlıklarını ilan ederler. 1912’de
başlayacak Balkan Savaşları Edirne’nin elden çıkarılmasına kadar
uzanır.
Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu
da büyük bir dönüşüm içine girer. Tanzimat Fermanı ile 1839’da kuvveden fiile geçmeye başlayan
dönüşüm süreci, Islahat
Fermanı üzerinden
1876’da anayasal bir monarşiye geçilmesine doğru evrilir. 1876
Meşrutiyet’i tam da hâkimiyet-i milliye düşüncesinin hayata
geçirilme düşüncesidir. Lâkin süreç tam da böyle düz çizgisel
işlemez. Meşrutiyet’in ilânı yani hâkimiyet-i milliye düşüncesinin
kuvveden fiile geçmesi üzerinden iki yıl bile geçmemiştir ki yeni
Sultan, Abdülhamid-i Sâni parlamentoyu süresiz kapatır; seçimler
yapılmaz. Artık, Anayasa hem vardır ve yürürlüktedir hem de yoktur
rafa kaldırılmıştır. 33 yıl sürecek istibdat dönemi de böylece
başlar.
Bu dönem bir istibdat dönemidir.
Dünya 1830’lardan sonra romantik/kültürel milliyetçiliğin etkisine
girmiş, anayasal monarşiler ve ulusal egemenlik düşüncesi
zamanın ruhu
haline gelmiş, Osmanlı’da da
1839’dan sonra bu yönde önemli adımlar atılmıştır. Lâkin 1878’den
sonra her şey tersine dönecektir. Bu dönem, Cumhuriyet’in kurucu
kuşağının da doğup büyüyeceği, zamanın ruhuyla sarmalanacağı, yani
meşrutî yönetimle, yani anayasal yönetimle, yani hâkimiyet-i
milliye düşüncesiyle sarmalanacağı bir dönemdir. Hâkimiyet-i
Milliye düşüncesi henüz Cumhuriyet’e doğru evrilmemiştir ama
evrildiğinde de o kuşak için Cumhuriyet ulusal egemenlik düşüncesinden, hâkimiyet-i milliye düşüncesinden farklı bir anlama gelmeyecektir.
29 Ekim günü TBMM’de okunan Kanun-i Esâsî Encümeni
Mazbatası’na
baktığımızda da bunu; cumhuriyet kavramının hâkimiyet-i milliye anlamında kullanıldığını çok net bir şekilde
görürüz:
"Milletimizi refahiyet ve
saadete îsal ve istiklâli tammeye mazhar eden Mücahedei
Hüdapesendanede hâkimiyeti milliye esası sureti katiyede kabul
edilmiş ve daima buna riayet edilegelmişti. Bu usulün Türk Milleti
necibesine ne azîm muvaffakiyet temin ettiği aşikârdır. Hâkimiyetin
bilâkaydüşart millete aidiyeti ve idare usulünün mukadderatı
milleti bizzat ve bilfiil idare etmek esasına müstenit bulunması
zaten (Cumhuriyet) demek olduğundan saltanatı terdiyeyi katiyen
dâfi olan bu kelimenin istimali ve Türkiye Devletinin şekli
Hükümeti Cumhuri olması hakkında Teşkilâtı Esasiye Kanununun maddei
mahsusasınm bir fıkra ile tavzih edilmesi hukukan ve maslahaten
münasip görülmüştür."
HÂKİMİYET-İ MİLLİYE DÜŞÜNCESİNİN CUMHURİYET’TE TEZAHÜRÜ
Osmanlı, 1912’de Balkan
Savaşları ile başlayarak 1922 yılı Eylül’üne kadar 10 yıl nerdeyse
kesintisiz devam edecek olan bir savaşın içine girecektir. İçine
koskoca Cihan Haribi’ni de alan bu süreç, hâkimiyet-i milliye
düşüncesinin cumhuriyet düşüncesine dönüşmesine değil, hâkimiyet-i milliyenin cumhuriyet kurumu
içinde tezahür
etmesi düşüncesine
dönüşmesine yol açacaktır. Onu tam da bir kuşağın zeitgesti,
dünyanın zamanının ruhunun 1920’de Ankara’da açılan TBMM’deki
tezahürü haline getiren de budur. Mustafa Kemal’in liderlik ettiği
de budur. Cumhuriyet düşüncesi sadece ve bizzat Mustafa Kemal’in
zihninde olan ve “ülkeyi düşmandan kurtardıktan” sonra “ilân
ettiği” bir şey değil, onun da içine doğduğu kuşağın düşünce
dünyasını şekillendiren zamanın ruhunun, hâkimiyet-i milliye
düşüncesinin geldiği aşamadır. Mustafa Kemal’i kuşağının
önderi yapan da tam olarak budur.
CUMHURİYET ERDEM MİDİR?
Cumhuriyeti
hâkimiyet-i milliye
ile değil de sadece bir
padişahsızlık
durumu olarak tanımlayacaksak cumhuriyet, bırakın bir
erdem olmasını tam anlamıyla hiçbir şeydir. Faşist Almanya ve İtalya’nın da birer
cumhuriyet olduklarını hatırlarsak, Kamboçya’nın Pol Pot’unun da,
Güney Kore’nin de birer cumhuriyet olduklarını hatırlarsak
bir padişahsızlık
durumu olarak
cumhuriyetin kendi başına bir değerinin olmadığını da
söyleyebiliriz. Yine, Norveç ve İsveç gibi krallıkların dünya gelişmişlik endekslerindeki
listelerde en üst sıralarda yer aldığını hatırlarsak
krallıkların cumhuriyetlerden daha iyi olduklarını bile
düşünebiliriz.
ERDEM HALKIN EGEMENLİĞİDİR; CUMHURİYET DE…
Cumhuriyet, tam da kurucu
kuşağın da düşündüğü gibi, ancak bir hâkimiyet-i milliye olarak tanımlanırsa erdemdir; padişahsızlık durumu olarak cumhuriyetin erdemi, merdemi yoktur,
olamaz.
Hiç tartışmaya gerek yok
ki ulusal
egemenlik ve onun
tezahürü olarak cumhuriyet, kurucu kuşağın ve onun önderi Mustafa
Kemal’in düşü, hayaliydi. Onların zihinleri bu kavramların
eşliğinde şekilleniyordu. Ancak 1923’te ilan edilen
Cumhuriyet’in halk
egemenliğine
dayanması süreci hiç de öyle kolay olmadı; Cumhuriyet bu sınavda
tam anlamıyla bir başarı gösteremedi. En büyük eksikliğimiz
de halk
egemenliğinin
diğer önemli ayağı demokratikleşme konusunda oldu. Ülke demokrasisi
1961, 1971, 1980 ve 1997 darbeleriyle kesintiye uğradı. Kesintiye
uğramadığı durumlarda da çoğulcu değil ne yazık ki sadece
çoğunlukçu
olabildi; sayılara indirgenmiş bir
demokrasi algısını nadiren aşabildik. İnsan haklarına dayalı,
Anadolu’da yaşayan farklı etnisiteleri, mezhepleri, siyasî
düşünceleri, cinsel yönelimleri yurttaş potasında cumhuriyetin hâkimiyet-i milliye
düşüncesine eklemleyecek bir politik hattı inşa etmekte istenilen
başarıyı elde ettiğimizi söylemek zor.
Eksikliklerimiz,
Cumhuriyet’imizin ikinci yüzyılındaki politik mücadele hattımızın
da belirleyicisi olmalıdır: Kurucu kadrodan ve onun önderi Mustafa
Kemal’den Cumhuriyet’in hâkimiyet-i milliye olduğunu öğrendik. Onlar da, aradaki diğer
kuşaklar da bugün bizler de hâkimiyet-i milliye düşüncesinin
içini eşit yurttaşlıkla,
insan haklarıyla, laikikle doldurmak konusunda yeterince başarılı
olamadılar; olamadık: İkinci yüzyılın gündeminin bu olması
gerektiğini düşünüyorum.
Bitirken, Cumhuriyet’te doğmuş,
onun verdiği imkanlarla okuma imkanı bulabilmiş bir kuşağın çocuğu
olarak, hem tüm kurucu kadroya ve Mustafa Kemal’e minnet ve saygı
borcumu hem de çocuklarıma eşit, adil, laik ve demokratik bir
cumhuriyet, bir
halk cumhuriyeti,
bir hâkimiyet-i milliye cumhuriyeti
kurma borcumu hep aklımda tuttuğumu
da belirtmek isterim.
Yoza yobaza inat, yaşasın
halk egemenliği, yaşasın hâkimiyet-i milliye, yaşasın
Cumhuriyet.
(1) Marx, K- F.
Engels, (2013). Komünist Manifesto, Çev.: Nail Satlıgan, İstanbul:
Yordam Yayınları.