Herkesin hayatını kısa dönem ya da tamamen mahvetmiş bir hikâye,
masal, öykü, roman ya da film kahramanı vardır mutlaka. Sizin hiç
olmadığını düşünüyorsanız, iyi düşünün. Zihninizi kurcaladıkça,
orada, aklınızın uzak bir köşesinde oturmuş, (üstüne örttüğünüz
yüzlerce örtünün altından) size sinsi sinsi gülümsediğini
göreceksiniz.
Benimki, Pollyanna.
Küçücükken annesi ölen, bir süre sonra babası da ölen, sonra ruh
hastası, ilgisiz, sevgisiz, asık surat teyzesinin tavan arasında
yaşamak zorunda kalan, her şeye rağmen hep gülen, devamlı mutlu,
umutlu, huzurlu, sevgi patlamalı, iyi kalpli küçük kız. Eleanor
Porter’ın yarattığı, iyimserlik abidesi karakter. Bir tür kanatsız
velet.
Her şeyden bir mutluluk çıkarmasına mı, hiçbir şeyden (asla)
şikâyet etmemesine mi yoksa hep elindekiyle yetindiği için, hayal
filan kurmamasına mı sinir olmuştum o zamanlar, hatırlamıyorum.
Sinir olduğumu çok iyi hatırlıyorum ama. (Kitabın kapağındaki
meymenetsiz tipi bile hâlâ gözümün önünde.)
Bana kendimi çok kötü hissettirmişti. Kötü ve eksik. Ne biçim
bir çocuktu? O çocuksa, ben neydim?
Onun kadar iyi kalpli, olgun, düşünceli olmadığım kesindi. Onu
okuyana kadar, imkânlarım elverdiğince minik kötü kalplilikler,
bencillikler, yalancılıklar yapardım. Pollyanna’yı okuduktan sonra
yapmadım mı? Yaptım. Yaptım ama yaptıklarımdan dolayı duyduğum
suçluluk oranı arttı.
Bana yoğun suçluluklar hediye etiği yetmezmiş gibi, her tür
mızmızlık, huysuzluk, söylenme, bir şeyi beğenmeme ve daha
fazlasını isteme hakkımı da tek tek elimden almıştı.
Milyonların sevgilisi, mahallelinin bir tanesi, örnek insan
(bence psikopat) Pollyanna’nın bize “mutluluk oyunu” değil,
“suçluluk oyunu” öğrettiğini fark etmem, biraz uzun sürdü. Fark
ettiğimde de zaten çok geç kalmıştım. Suçluluk, sessiz ve derinden
ilerleyerek, tüm hücrelerime işlemişti artık.
Yazıldığı yıl olan 1913’ten beri, dünyada kimse rahat rahat
mutsuz olamıyorsa, sebebi Pollyanna’dır. Okumadıysanız, hikâyesini
bir şekilde duymadıysanız, hiç bilmiyorsanız bile, genlerle
taşınarak annenizden, babanızdan size geçmiştir Pollyanna etkileri.
Ondan kaçamazsınız.
Bir şeyden şikâyet ederken, aklınıza sizden çok daha beter
durumda olanların gelmesi ve hemen kendinizden utanmanız bundan.
Sorun ettiğiniz minik minik şeyleri düşündüğünüzde, kendinizi çok
şımarık hissetmeniz bundan. Bardağın dolu tarafını görme baskısıyla
yaşamanız, bardak tamamen boşsa da “Boş ama en azından bir bardak
var.” demek zorunda bırakılmanız bundan.
Yaptıkları bu kadarla bitmiyor...
Hiçbir şey düşünmeden, boş boş duvara bakarak oturabilmeyi
başarabiliyor musunuz peki? Mesela, sadece yarım saatliğine,
pofuduk bir kanepeye uzanıp, öylece, düşünmeden durmayı ve huzur
bulmayı bir deneyin isterseniz. Ne olacağını biliyorsunuz değil
mi?
Siz dursanız da düşünceleriniz durmayacak. İç sesinizin
gevezeliğinden, başınız ağrıyacak.
Kendinizi gerçek olaylardan, insanlardan, sıkıntılardan
uzaklaştırmayı bir an başarsanız bile, (o gün, yarın ya da hemen)
yapmanız gereken ama yapmadıklarınızla uğraşacaksınız kafanızın
içinde. Sonra da yatmadan önceki halinizden daha yorgun ve daha
huzursuz bir şekilde kalkacaksınız kanepeden.
İşte o an, Pollyanna girecek devreye. Bu bitkin, depresif
halinizden bir mutluluk çıkarmak için değil. Tam tersine, sizi daha
da huzursuz etmek için. Kendinizi iyice suçlamanız için.
“Mutsuzsan, kalk bir şeyler yap, bir şeyleri değiştir ve sonunda
mutlu ol. Hadi, kalk!” diyecek. (Onun için bu kadar basit çünkü o
cidden böyle yapıyordu.)
Siz kalkmayacaksınız. Sessiz kalacaksınız. Bir şeyleri
değiştirmek istemediğinizden değil ama. Çeşitli sebeplerden eliniz
kolunuz bağlı olduğundan, yapacak gücünüz olmadığından, ne yapmanız
gerektiğini bilmediğinizden ya da sadece üşengeçliğinizden
olabilir.
Sessizliğinizi gören Pollyanna da durur mu? Hemen, burun
kıvırmalı bir ifadeyle devam edecek. “Peki. Madem yapamıyorsun, o
zaman kendini böyle kabul et. Bu haline alış ve mutlu olmaya
çalış.” diyecek.
Bu da hiç işinize gelmeyecek çünkü bunu da istemiyorsunuz.
Kendinize alışmayı, kendinize yakıştıramazsınız. Siz, bu değilsiniz
ki. Bir ara değişecek, bir şeyler yapacaksınız elbet.
Sanki bir şey bekliyorsunuz ama ne beklediğinizi hiç
bilmiyorsunuz. Onu bir bilseniz, zaten olay çözülecek. Olay
çözüldüğünde kaç yaşında olursunuz, onu da bilmiyorsunuz.
Merak etmeyin, yalnız değilsiniz...
Bu devirde, bu olayların, insanların, koşulların içinde, mutlu
olma (daha havalı ifadeyle “mutluluğu bulma”) ihtimalimiz yok.
Pollyanna ve vicdanımız yüzünden, mutsuz olma, vır vır etme
hakkımız yok. Huzurumuz zaten yok. Hayata, sevdiklerimize ve
kendimize (hayal ettiğimiz düzeyde) bir faydamız da yok.
Peki ne yapacağız?
Önce, acilen içimizdeki bu Pollyanna belasından kurtulmamız
gerekiyor. Mutsuzluklarımızı doya doya, utanmadan yaşamaya iznimiz
olması gerekiyor. Yoksa, patlayacağız.
Küçük şeylerden mutsuz oluyorsak, onlardan da olalım. Kenarda
küçük küçük biriksinler. Damlaya damlaya göl olsunlar sonra.
Her şey üst üste geliyorsa, buyursun gelsin. Dünyanın bütün
yükleri birleşsin, sırayla sırtımıza binsin. Oh ne güzel, artık
kaldıramayacak duruma gelelim. Kaldıramadıkça batalım, batalım,
iyice batalım ve sonunda dibe vuralım. Dibe vuralım ki, mecburen
yukarı çıkalım. (Nitekim, dipte çok fazla durulmuyor, insanın
nefesi kesiliyor. Mutlaka yukarı çıkılıyor.) Çıkarız.
Mutluluğu isterken, ararken, beklerken ya da mutluymuş gibi
yaparken, hayatımız bitiyor. Bunu yapmayı bırakalım ve önce hep
beraber, Pollyanna’ya el sallayalım.
Gidiyor çünkü.
Hepimize mutlu pazarlar.