Gitmeden bütün köklerinize uğramaya çalışıyorsunuz

Gelinen yerde haklarında soruşturma açılan, ceza alma ihtimali olan ya da cezaları kesinleşen kişiler iltica başvurusunda bulunuyor ya da resmi olmayan yollarla gitmek zorunda kalıyor.  Gidenlerin bir kısmı “kaçanlar” olarak değerlendiriliyor. Kalanların ise bedel ödediği düşünülüyor. Yurt dışına çıkmak zorunda kalanlarla konuştuk. 

Abone ol

DUVAR - Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün açıklamasına göre, Türkiye'de yaklaşık 300 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Son 5 yılda muhtelif tipte 94 adet ceza infaz kurumu inşa edildi. Türkiye’de toplamda 355 cezaevi var.

Haklarında soruşturma açılan, ceza alma ihtimali olan ya da cezaları kesinleşen kişiler iltica başvurusunda bulunuyor ya da resmi olmayan yöntemlerle gitmek zorunda kalıyor. 

Avukat Gülizar Tuncel, “1990’lı yıllarda ‘Kürdüm ve yaşadığım ülkede Kürtlere zulmediliyor’ diyenlerin iltica talepleri kabul edilirdi. Çorum, Maraş ve Sivas ve benzer olaylar nedeniyle Alevilerin de iltica başvurusu kabul ediyordu. Şimdi ise Kürt olmak ya da Alevi olmak tek başına iltica sebebi sayılmıyor. Somut bir tehlike istiyorlar. Hakkında açılmış soruşturma, dava gibi” diye anlatıyor.

Avukat Ahmet Fazıl'ın cezası yurt dışına çıktıktan 4 yıl sonra kesinleşmiş. 

‘NAZIM HİKMET’İN MEMLEKET ÖZLEMİ GİBİ DEĞİL’

Avukat Fazıl Ahmet, İsviçre’de yaşıyor. Ahmet, son dönemde gelenlerin birçoğunun cezası kesinleşen insanlar olduğunu söylüyor. Kendisinin de yurt dışına çıkışı hakkında açılan bir davadan dolayı. 

Şöyle anlatıyor: “Bir takım yasal olmayan, çelişkili delillerle müebbet ceza verildi. Yurtdışına çıktıktan sonra cezam kesinleşti. Ancak 4 yıl sonra sürpriz bir şekilde karar Anayasa Mahkemesi’nde adil bulunmadı. Yeniden yargılamada beraat ettim.”

Ahmet, avukatlık mesleğini filli anlamda sürdüremiyor. Bunun için yeniden üniversite bitirmesi gerekiyor. “İdari mahkemelerde mülteci davalarına girebiliyorum. Burda kalmayı düşünmüyorum. Döneceğim. Memleket özlemi elbette var ama Nazım Hikmet’in memleket özlemi gibi değil. Şimdi görüntülü görüşebiliyoruz, haberleşebiliyoruz. Elimizde telefon, evde bilgisayar sürekli Türkiye’yi takip ediyoruz.”

‘ŞÖHRET DEĞİLSE SOMUT BİR TEHLİKE ARIYORLAR’

Ahmet, iltica başvurularında tanınmış kişilerin başvurularının olumlu olduğunu söylüyor:

“Tanınmış bir gazeteci, sanatçı hakkında soruşturma olmasa bile alınabiliyor. Kavala davası başta olmak üzere Türkiye bu konularda biliniyor. Tanınmış, şöhret değilse somut bir tehlike arıyorlar.”

Suruç Katliamında ağır yaralanan, bundan kaynaklı yıllarca tedavi gören Sezgin Dağ da cezası kesinleştiği için yurt dışına gidenlerdendi. 13 Kasım’da İsviçre’de kaldığı mülteci kampında rahatsızlanan Dağ, mide problemi denilerek geri gönderildi. Gece tekrar rahatsızlanınca kamp görevlileri tarafından taksi çağırıldı. Dağ, takside vefat etti. Dağ, ilk tanıda geri gönderilmeseydi ya da taksi yerine ambulans çağrılsaydı sonuç böyle olmayabilirdi.

‘GİTMEDEN BÜTÜN KÖKLERİNİZE UĞRAMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ’

 Gidenlerin bir kısmı “kaçanlar” olarak değerlendiriliyor. Kalanların ise bedel ödediği düşünülüyor. Elbette ki konu bu netlikte siyah ve beyaz değil. 

Demokratik Halklar Federasyonu’nda çalışan Helin Karadağ, terör örgütü üyeliği ve propagandasından yaklaşık 8 yıl hapis cezası aldı. Karar gününden bir gün önce ailesiyle birlikte yurt dışına çıkma kararının öyle sanıldığı gibi kolay olmadığını şu sözlerle anlatıyor:

"Düşünün davam 24 Mayıs’taydı ve 23 Mayıs’a kadar kalmak istedim Türkiye’de. Her şeyi yetiştirmeye çalışıyorsunuz… İşte Dersim’e de bir gidip geleyim. Hacıbektaş’a gideyim. Bütün köklerinize bir uğramak istiyorsunuz falan. Çok kolay verilmiş bir karar değil o anlamda.”

“Buraya geldiğimde bir üniversitede yüksek lisans yapıyordum. Bir yandan da bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyordum. Üniversite yıllarımdan kalan bir üyelik davam vardı. 2012’de açılan dava yaklaşık 6 yıl kadar sürdü. 2018’e kadar davada yargılanan herkes sürüncemede yaşadı. Gitsek mi kalsak mı? 8 yılınızı hapiste geçirip, gençliğinizin en önemli, üretken çağlarını hapiste mi geçireceksiniz? Sonrasında da sivil ölü olarak mı yaşayacaksınız? Yoksa insanca bir yaşam kurmayı deneyecek misiniz? Böyle bir yol ayrımı var.”

“Derneklerimize sahte deliller yerleştirildi. Maoist Komünist Partisi’ne başvuru formları, dilekçeleri böyle saçma sapan delillerle karşımıza çıktılar. Yaklaşık 15 kişi hepimiz aynı tarihlerde çıkmak zorunda kaldık. Hepimiz üniversitelerde çalışan, kimimiz memur olmuş kimimiz evlenmiş yani hayatını kurmuş insanlardık.”

‘KAÇAN OLMA…. BU PSİKOLOJİYİ YAŞAYAN ÇOK İNSAN VAR BURDA’

Karadağ, annesi ve kız kardeşi ile yurt dışına çıkışını şu sözlerle anlatıyor:

“2018’in Şubat ayında savcı mütalaa verdi ve avukatlarımız bize bütün saçmalıklara rağmen iş kötü görünüyor, ceza çıkacak dedi. Önce vize alabildiğimiz bir ülkeye gittik. Ondan sonrasında tahmin edeceğiniz bütün sınır geçmeler olsun, koşarak tarla geçmeler, nehirlerden yüzmeler, araba bagajlarına girmeler yaşandı. Annemin bu arada ayağı kırıktı. Tabi şu an çok daha rahat anlatabiliyorum bu yaşadıklarımızı. Benim açımdan trajikomik kısmı şuydu: Biz bu yolculuğa çıkmadan bir ay önce üniversitenin çıkardığı dergide mülteciler sayısında makalem yayınlanmıştı. Bir anda kendimi üzerinde çalıştığım konunun içinde buldum.”

Karadağ, şartlar elverse dahi ilerisi için Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor. 

“Buraya geldikten bir yıl sonra Türkiye’de kalan babamı ani bir şekilde kalp krizinden kaybettik ve biz o süreçte kamptaydık. Nasıl diyeyim… Kamp koşullarında böyle ağır bir süreci yaşamak benim açımdan bir kırılma noktasıydı. Ben bu acıları yaşadıktan sonra Türkiye kapılarını açsa, hadi git bizim için sorun yok dese gerçekten gelir miyim bilmiyorum. Şu an böyle hissediyorum.  Babamdan sonra açıkçası öyle bir isteğim de kalmadı.”

Karadağ’a gitme kararının cesaretli bir karar olduğunu söylediğimde yanıtı “Esasında cesaretten ziyade çok büyük bir çaresizlik” oluyor. Karadağ “kaçan olma” halini ise şu sözlerle anlatıyor:

"Kaçan olma… Bu psikolojiyi yaşayan çok insan var burada. ‘Biz kaçtık ve birilerini geride bıraktık.’ Ben öyle düşünmüyorum. Ben elimden geleni yaptım. Hayatım bunla geçti. Nesilerdir böyle. Babamın yaşadığı kalp krizi epilepsi kaynaklıydı. Neden epilepsi hastasıydı? Çünkü 12 Eylül’de Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluydu ve gördüğü işkenceler sonucunda kalıcı bir hasar oluştu. Burası bir kurtuluş değil. Türkiye’deki insanların Avrupa’ya bakış açısı 1960’lardaki göçlerden kaynaklı. Avrupa'da çok kolay para kazanıyorlarmış ve çok rahat bir hayat yaşıyorlarmış gibi lanse ediyorlar. Oysa böyle değil. ‘Ben buraya kaçtım’ gözüyle bakan insanlar biraz bu gözle bakan insanlar. Oysa daha dün buradaki Göçmen Sekreterliği önünde Sezgin Dağ’ın basın açıklamasındaydık. Sezgin Dağ, Suruç’tan ağır yaralı bir şekilde kurtuluyor. Yıllarca tedavileri sürüyor. Nihayetinde buraya geliyor. 4 aydır İsviçre’deydi. En insani hakkı olan sağlık hizmetine erişemediği için hayatını ilk başvuru kampında kaybetti. Hepimiz aynı süreçlerden geçtik. O ilk başvuru kampında biz üç ay kaldık. Annemin de benzer bir hikayesi vardı. Talep etmemize rağmen hiçbir şekilde sağlık hizmetinden kanton kampına transfer olana kadar faydalanamadık. Hani öğrendiğimiz bir sınıf piramidi var. Biz burada işçi sınıfına bile dahil değiliz.”

Hüseyin Atıcı 11 yıl cezaevinde yatmış. Cezaevinden çıktıktan 20 yıl sonra müebbet hapis almış. Şimdi Belçika'da yaşıyor.
‘VATAN BİRAZ YORGAN GİBİDİR’

50 yaşındaki Hüseyin Atıcı Belçika’da yaşıyor. O da cezası kesinleştiği için gidenlerden.

“90’lı yılların başında Devrimci Sol örgüt üyeliğinden tutuklandım. 11 yıl cezaevinde yattım. 2002’de tahliye oldum. Tahliye olduktan sonra yeni bir hayat kurmaya çalışmıştım. 11 yıl az bir zaman değil. Evlendim. Çoluk çocuk sahibi oldum. İyi kötü iş güç sahibi de olduk. Bizim dava ben çıktıktan sonra aşağı yukarı 20 yıl devam etti. 20 yıl sonunda bir karar verdiler. Müebbet hapis verdiler bana. 2013’te cezam kesinleşti. Olmadı, bırakmadılar ki kendi ülkemizde hayatımıza devam edelim. 2012’den sonra sürgün hayatım başladı. Şimdi Belçika’da yaşıyorum. Her gittiğim ülkede entegrasyon süreci yaşadım.”

"Kök salabildiniz mi?” soruma şöyle yanıt veriyor Atıcı:

"Kendi ülkende değilsin. Şöyle diyeyim. Vatan biraz yorgan gibidir. O olmayınca yazın da üşürsünüz kışın da. İltica pozisyonunda olan insanlar -tekil örnek olarak söylemiyorum- genel de problemli olur. O eksiklik hep bellidir. Haliyle bende de var. Çocuğum orda, annem orda, ailem, kardeşlerim orda. Sosyal devlet anlamında burası anlatmama gerek yok, biliyorsunuz. Burada kimse açıkta kalmaz, aç kalmaz ama özlemi fazlasıyla hisseden insanlarız biz. Affa çok sıcak bakan insanlar değiliz ama şöyle söyleyeyim hukuken Türkiye’ye yarın dönme koşulum olsa şurda bir dakika durmam. Her şeyim orda çünkü.”

Avukat Gülizar Tuncel, iki zamanaşımı süresi olduğunu belirtiyor: Dava zamanaşımı ve ceza zamanaşımı. “Ağırlaştırılmış müebbetle yargılananların zamanaşımı da çok uzun. Hiçbir şekilde dönüşleri mümkün değil.”

Hacer Koçak'ın yakınları da tehdit edilmiş.
‘BİRÇOK SEBEPTEN DOLAYI KARAR VERMEK ZORUNDA KALDIM’

1965 doğumlu Hacer Koçak, Mersin’de öğretmenlik yapıyordu. Koçak, 2013’ün son ayları, cezası kesinleşmeden Türkiye’den çıkış yaptı. “Ben buraya geldikten bir hafta sonra cezam kesinleşti” diyor. 

“Öğretmen olduğumdan kaynaklı yeşil pasaport hakkım vardı. Davalarımın sonuçlanacağını anladığımdan ışık hızıyla emeklilik kararı aldım. Dolayısıyla uçakla bir turist gibi geldim. Sadece hapis yatmamak neden değil… Son bir yıldır polisin takibi çok fazla artmıştı. Hem fiziksel olarak hem teknik olarak. Geceli gündüzlü evimin etrafı, çalıştığım okulun etrafı… Kimi kendini göstererek yapılıyordu kimi gizli yapılıyordu. En son ailemi tehdit etmeye başladılar. Çevremdeki insanlara ‘Hacer’le niye konuşuyorsun. O terörist. İlişkini kopar’ gibi şeyler söylendi. Yani artık bir nevi aileme, çevremdeki insanlara zarar görmesinden de korkuyordum. Birçok sebepten dolayı karar vermek zorunda kaldım.”

Koçak, kamp hayatından sonra hızlı bir alışma süreci olduğundan bahsediyor 

“Yaklaşık bir yıl kadar kamplarda kaldım. Çok kısa süre içinde buranın yerlisi olan ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş insanlarla yakın ilişkiler kurdum. Sosyal, kültürel çok fazla aktiviteye katıldım. Halen de devam ediyor. Buranın kültürü, gelenekleri benim kendi kişisel karakterime uygun geldi. Örneğin hiçbir zaman randevularını aksatmamaları…”

‘ARTIK BURAYI YAŞANMAMIŞ SAYAMAM’

“Kaçma halini” Koçak’la da konuşuyoruz. Gidenler için içten içe düşünülen ya da sesli ifade edilen “ihanet” yorumunu. 

Koçak düşüncesini şöyle paylaşıyor:

"Özellikle politik olan insanların buraya çıkması, ‘kaçması’… Kaçmak sözcüğü birçok insanın tartıştığı gibi benim de tartıştığım bir kavram. Oradaki mücadele ettiği arkadaşlarına ihanet etmiş gibi düşünebiliyor insan. Burada benim de maruz kaldığım birçok eziyetler, haksızlıklar oldu. Bütün bunlar karşısında kendi ülkenizde yaptığınız gibi sınırsız bir şekilde mücadele alanı oluşturamıyorsunuz. Bütün bunları düşündüğünüzde gerçekten kötü hissediyorsunuz. Böyle gerekiyordu, bunu yaptım. İçinde bulunmuş olduğunuz durumun sonucunda bir bedelin olduğunu biliyorsunuz. Ya memleketinizde kalarak o bedelleri gerek hapishaneye girerek gerek polisin tacizine, şiddetine uğrayarak ödersiniz; gerekse burda ‘rahat’ dediğim koşullar içinde başka bir azap çekersiniz. O azabı hep çekiyorum. Hep çekeceğiz de. Bunu çekmiyorum diyen bilmiyorum.”

“Geçtiğimiz yıla kadar diyordum ki, dönme şansım olsa akşamdan valizimi hazırlarım. Sabahı beklemem. Şimdi şöyle bir değişiklik oldu. Düzenli bir iş buldum. Çalışıyorum. Devletin bize vermiş olduğu paraya muhtaçlığımız ortadan kalktı. Biz dilenci değiliz. Onlar bize ceplerinden para vermiyorlar ama yine de kendinizi kötü hissediyorsunuz. Çok badireler geçirdim, çok şey yaşadım. Şimdi dönüş hakkım olsa… Ne yaparım? Biraz orda yaşarım, biraz burda yaşarım. Her iki tarafı da yaşarım. Çünkü buraya çok fazla emek verdim. Artık burayı hiç yaşanmamış gibi sayamam.”

Not: Helin Karadağ ismi konuştuğumuz kişinin gerçek ismi değildir. Ailesinin geri dönüş ihtimalinde sorun yaşamamaları için gerçek ismi kullanmadık.