Osman Kavala’nın 819 gündür tutuklu olduğu 2. Gezi Davası’nın
bir duruşması daha geçildi. Vakit geçirmeden bütün sonuçlarıyla
ortadan kaldırılması ve tamamen vazgeçilmesi gereken bu büyük
eziyet, bu dev saçmalık, bu ağır haksızlık, bu derin adaletsizlik
ve bu utanç tablosu hâlâ devam ediyor. Savunmanın “hukuka,
yasalara, usul kurallarına uyun” talepleri yine karşılıksız kaldı,
mahkeme uluslararası yargı kararlarını da hiçe saymaya devam eden
tavrını sürdürdü. “AİHM kararı kesinleşmedi” gibi bir gerekçeye
sığınarak Osman Kavala’yı tahliye etmediği gibi, bir duruşmaya
sığabilecek maksimum hukuksuzluk konusunda da ulaşılması zor yeni
bir çıta koydu. Mesnetsiz, tutarsız, saçma gerekçelere ve iddialara
dayandırılan; haklı ve hukuki dayanağı olmayan bu dava, mahkemenin
artık sadece hukuk ve uluslararası normları değil yasaları, usul
kurallarını da tanımama ısrarı ile yeni bir boyut kazandı. Davanın
şimdiye kadarki seyri, sadece Türkiye ile sınırlı kalmayacak, kolay
silinmeyecek ibretlik bir örnek olmaya fazlasıyla yeter. Ancak
yargılama süreci başladıktan sonra yaşananlar, keyfiliğin bir dip
noktası olmayacağını gösteriyor.
Osman Kavala, makul olmayacak kadar uzun bir süre savcı
karşısına bile çıkartılmadan, ne ile suçlandığını bilmeden
(iddianame hazırlanmadan) tutuklu kalmıştı. İddianame çıktığında
ise böyle bir “iddianameyi” kabul eden mahkemenin, nasıl yargılama
yapacağı merak konusu oldu. Çünkü iddianamede, değil isnat edilen
suçlara delil teşkil edebilecek bir satır, bu davada sanık olanlar
için herhangi bir kusur bile gösterilebilmiş değildi. Daha fenası,
“suç bulamadık bari uyduralım” çabası, -şimdi mücadele edildiği
söylenen- bir suç örgütünden devralınanlardan ibaretti. Bu
iktidarın komplolar kurmakla suçladığı ve yargıladığı “FETÖ’nün”
hukuksuz –ve komplo amaçlı- topladığı materyal, iddianame
tarafından “yeniden kıymetlendirilmişti”. Davanın daha ilk
duruşmasından başlayarak, savunma, tutarsız iddiaların hemen
hepsini çürüttü. Aslında ortalıkta çürütülecek bir iddia veya
yargılamaya konu olacak pek bir şey de yoktu. Suç yoktu, suç
olmadığı için delil de yoktu, iddianameye giren dinleme
kayıtlarında şiddet, kalkışma değil yakışıksız bir söz bile
bulunmuyordu. Darbe yapmaya kalkanların örgütü veya ellerine
aldıkları bir taş bile yoktu. “Her şeyin başı Soros”un parasının
izi de, sanık listesinde ismi de yoktu.
“Tahkim” edilerek –Kavala’yı tahliye etmek gerektiğini düşünen
önceki heyet başkanı apar topar görevden alınmıştı- oluşturulan
mahkeme heyetinin önünde, olmayan suça suçlu bulmak, kurgulanmış
hukuksuzluğu sürdürmek gibi zor bir görev vardı. Mecburen duruşma
dediğimiz garip oturumlar serisindeki “yüksek performans”, galiba
bu zorluktan ortaya çıktı. Hemen her duruşmada hukuka, yasalara ve
usul kurallarına aykırı noktalar, savunma tarafından tek tek dile
getirildi. Mahkeme, “hiç olmazsa işi kuralına göre yapmaya” ısrarla
davet edildi. Yüzlerce talep ve dilekçe mahkeme kaleminden geçti.
Bu da yetmedi, AİHM 10 Aralık gününde oy birliğiyle, bu davada
yapılanların hukuk dışı olduğunu karara bağladı, Osman Kavala’nın
da hemen serbest bırakılmasını talep etti. Adaletle (yasaları
uygulamakla) görevli yargıçların yaptıkları işle ilgili hatalarının
bu kadar yüzlerine vurulması gerçekten çok sarsıcı olabilirdi.
Ancak mahkeme heyeti hiç esnemedi. Kim ne derse desin, hangi yasa
maddesi ne söylerse söylesin, hangi usul kuralı çiğnenmiş olursa
olsun, bildiğini okumaya devam etti. Gerekçe açıklama ihtiyacı
duymadan, “kuralı ben koyarım, istersem de değiştiririm” demeyi
sürdürdü.
28 Ocak 2020 tarihinde yapılan duruşmada yaşananlar bu dava ve
bu davanın yürütülme biçimiyle ilgili çok net bir resim aslında.
Biraz geriye giderek duruşmaya damgasını vuran meseleyi
hatırlatayım: İddianamedeki suç/suçlu uydurma çaresizliklerinden en
çarpıcısı, kendi beyanıyla akli dengesizlik nedeniyle ordudan
atıldığını söyleyen bir emekli subayın, tam da olması gerektiği
gibi deli saçması suçlamalarıydı. Gerçek adı konusunda bile
tereddütler olan bu insan, 2016 yılında alındığı söylenen
ifadesinde –iddianamenin tamamında olduğu gibi- somut bilgi
içermeyen kanaatleriyle bu davanın sanıklarını itham ediyordu.
Sonra aynı adam, çıkıp –savcılığa dilekçe vererek- “benim
söylediklerime neden bakıyorsunuz ben hastayım” demişti. İddianame
suç uydurma işinde yetersiz kalınca, bu “tanık” -tıpkı “FETÖ
dinlemeleri” gibi- yeniden “kıymetlendirilmek” istenmiş anlaşılan.
Meğer bu insan, iddianame çıkmadan bir gün önce elinde bir gaz
maskesiyle gelip, “bunu davanın sanığı olanlardan aldığını söyleyen
birilerinden aldım. Sanıkları suçlayacak şeyler anlatırım ama
duruşmada olmaz” demiş. Mahkeme heyeti de, yasalara ve usul
kurallarına aykırı olarak bunu kabul etmiş.
28 Ocak duruşmasında tek tek söz alan bütün avukatlar, yapılanın
her adımda yasalara, usul kurallarına ve hukuka aykırı olduğunu
anlattılar: Tanığı, savunmadan kaçırmak. Savunmanın tanığa soru
sonra hakkımızı engellemek. Sesli ve görüntülü yapılması yasa
gereği olan duruşmanın, belirsiz bir yerde yapılan görüşme tapesi
olarak dosyaya konması. Tanığın kimlik bilgileri dahil olmak üzere
güvenilirliği ile ilgili sorgulama yapılmaması. Ve daha onlarca
açık yasal gerekliliğin yerine getirilmemiş olması. Yetmezmiş gibi
bu duruma ilişkin yapılan itirazların gerekçe belirtilmeksizin
“öyle işte” diye cevaplanması. Bunların yanı sıra, İstanbul Barosu
Başkanı, –daha önce 12 Baro tarafından bir bildiriyle kınandığı
gibi- avukatların duruşmada bulunmasının bir güvenlik sorunu veya
tanığın can güvenliği için tehdit olarak görülmesinin kabul
edilemez olduğunu söyledi. Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren polisin
müşteki olarak davaya kabulü gibi hukuk dışı olmak yanında akıl,
vicdan dışı karar ve uygulamaları da ekleyerek bütün avukatlar
reddi hakim talebinde bulundular. Mahkeme heyeti her zaman olduğu
gibi bu talebi de kabul etmeyince avukatlar protesto ederek
salondan çıktılar. Son derece açık gerekçelerle adil yargılama
yapamayacakları yüzlerine vurulan yargıçların, davadan el çekmeleri
gerekirken, yeni bir kural ihlaliyle avukatsız yargılama
sürdürüldü.
Bu davanın varlığı ve mahkemenin ortaya koyduğu uygulamalar,
“yargıya talimatlarımızı verdik” sözlerinin sakınmadan kameralar
önünde söylendiği günlerden geçtiğimiz için fazla şaşırtıcı
gelmiyor olabilir. Ancak yine de anlamakta zorlandığım –duruşma
arasındaki sohbetlerde bu konuda yalnız olmadığımı da gördüm-
noktalar var. Bunun birkaç ayrı siyasi hesabı bir arada görmek için
kurgulanmış, en azından öyle gelişmeye başlamış bir dava olduğu çok
açık. Fakat iktidara karşı bir darbe hazırlandığı suçlamasını,
sahiden darbe yapmış olanların hazırladığı uyduruk kanıtlara
yaslamak kimin aklı. Çaresizlik mi, özel bir tercih mi? İçeriği
zaten boş olan “delillerin” güvenilirliğini de sıkıntıya sokan bu
kadar çok –hatta seri- hata sadece beceriksizlik olabilir mi?
Yoruma açık olmayacak kadar bariz –aynı zamanda üst yargılamalarda
ve uluslararası mahkemelerde kolayca ihlal alacak - yasa ve usul
tanımazlık, kime ne anlatmak için bu kadar abartılıyor? Dünyanın en
zayıf iddianamesini yeniden “kıymetlendirilen” deli saçmalarıyla
kuvvetlendirmek mümkün mü? Gezide yaralandığı için müşteki
olabilecek binlerce kamu görevlisi bulunabilecekken, tutup Ali
İsmail Korkmaz’ın katilini mağdur saymak kimin fikri? Sanıklardan
Can Atalay’ın duruşma salonunda söylediği gibi, mahkeme heyeti de
dahil ketenpereye getirilmeye çalışılanlar görünenden daha mı
kalabalık?