Geçmişten gelen “yeni” sesler: Fikret Kızılok şarkıları
Zafer Çarşısı’ndaki küçük dükkan ana girişin tam karşısındaydı. Merdivenlerden inip solunuza galeriyi sağınıza havuzlu çay “bahçesi”ni aldığınızda karşınıza çıkan birkaç basamağı tırmandıktan sonra kapısından giriyordunuz. Başta küçüktü, sonra yanındaki dükkanı alarak büyüdü. Serhat Abi’nin oturduğu tarafta plaklar ve Türkçe kasetler, yan tarafta seri sonu kasetler ve yabancı albümler vardı.
Yolu bir dönem Ankara’dan geçenler (daha doğrusu ‘80’li
yıllarını Ankara’da geçirenler) hatırlayacaktır, AVM’lerin bunca
yaygınlaşmadığı dönemde (çarşılar ve pasajlar dışında) iki büyük
merkez vardı: SSK İşhanı ve Zafer Çarşısı. İlki camisi, kasabı,
hastanesi, pastanesi, av dükkanları ve barlarıyla görenlere
anlatamayacağımız tuhaflıkta bir mekandı. Bir anda boşaldı, uzun
süre metruk kaldı, yakın dönemde elden geçti ve Çankaya Belediyesi
oraya taşındı. İkincisi, hâlâ faaliyetini sürdüren bir yeraltı
çarşısı. Eskiden kitapçılar ve giysi dükkanları vardı, şimdi
ağırlıkla ders kitabı satan dükkanlardan müteşekkil. O dönemde SSK
İşhanı ve Zafer Çarşısı’nı ortaklaştıran bir marka vardı: Ada
Müzik. Merkezi SSK’da, şubelerinden biri Zafer’deydi. İkinci şube
ise Kızılay’ın merkezinde, gökdelenin karşısındaydı.
Her zaman söylerim: İlk müzik “eğitimi”ni Ada’da aldım ben.
Ankara’ya gelir gelmez keşfettiğim dükkandı ve ilerleyen zamanda
benim için bir okula dönüştü. Serhat Abi, Ahmet ve yazık ki
adlarını unuttuğum diğer çalışanlar, öğretmenlerimdi. Sorulan her
soruya sabırla cevap verir, beni yönlendirirlerdi. SSK içerisindeki
merkez kocaman bir dükkandı. Bir tarafında plaklar vardı, rafları
kasetle doluydu. Ankara’daki ilk yıllarımda CD’ler henüz piyasayı
ele geçirmemişti ve onlara küçük (ama zengin) bir tezgâh
ayrılmıştı. Ankara’da aldığım kasetlerin neredeyse tamamı,
hayatımda aldığım ilk CD ve son deminde yakaladığım kimi plaklar
Ada sayesinde arşivime girdi. Bildiklerimi buldukça sevindim,
bilmediklerimi onlardan öğrendim. Öyle böyle değil çok şey
kazandırdılar bana: Çekirdek kasetlerine dikkatimi çeken, Mozaik’le
tanışmamı sağlayan ve klasik müzik konusunda beni yönlendirenler
onlardı. Bir de güzellikleri vardı: Yapımcı olmalarının getirdiği
avantajla kendi kasetlerini ucuza veriyorlardı. Çağdaş Türkü’den
Bulutsuzluk Özlemi’ne, Inti Illimani’den Maria Faranduri’ye pek çok
isim onlar sayesinde arşivime girdi.
Zafer Çarşısı’ndaki küçük dükkan ana girişin tam karşısındaydı.
Merdivenlerden inip solunuza galeriyi sağınıza havuzlu çay
“bahçesi”ni aldığınızda karşınıza çıkan birkaç basamağı
tırmandıktan sonra kapısından giriyordunuz. Başta küçüktü, sonra
yanındaki dükkanı alarak büyüdü. Serhat Abi’nin oturduğu tarafta
plaklar ve Türkçe kasetler, yan tarafta seri sonu kasetler ve
yabancı albümler vardı. Vitrinde yeni gelenler sergilenirdi,
“yakında çıkacaklar”ın kartonetleri cama asılırdı. İki kartonetin
beni çok heyecanlandırdığını hatırlıyorum: İlki 1988 sonlarında
yayımlanan Fikret Kızılok’un “Yana Yana” albümü, diğeriyse kapağına
bir oyuncak bebek fotoğrafı konulmuş 1990 tarihli Mozaik albümü
“Plastik Aşk”. “Zaman Zaman”la çocukluğumdan tanıdığım Fikret
Kızılok’un yıllar sonra yaptığı albümün pembe kapağını günlerce
seyrettiğimi hatırlıyorum. Çıktığı gün koşarak Ada’ya gittiğimi ve
kaseti aldığımı söylememe gerek yok sanırım…
Dün, Fikret Kızılok’u aramızdan ayrılışının 17. yılında andık.
Bende yeri ayrı: Şarkılarıyla var olduğum, kendimi şarkılarında
bulduğum müzisyenlerden. Birkaç yıl önce Evrensel için yazdığım
anma yazısı, onun sözleriyle biter: “1960-70’li yıllar, bizler için
‘dünyayı değiştirebiliriz’ umutlarıyla geçen gençlik yıllarıydı.
Kendimizi ifade etmemizin dışavurumu; şarkılarımız, türkülerimiz,
öykülerimizdi. İlericiydik. Haklıydık. Aceleciydik. İklimi uymadı
çağımızın; bir başka bahara kaldı işimiz… Aldandık. Anlattık. Doğal
ki usanmadık. Ama uslandık. Elleriyle tutmasın ateşi diye, dingin
şarkılar yeğledik çocuklarımıza…” Kızılok, 1999’da yayımlanan “Gün
Ola Devran Döne” başlıklı toplama albümünün kapağına aldığı bu
sözlerinde hayatını özetlemiş ve asilikten dinginliğe geçişinin
anahtarını vermiş. Son demlerindeki tatlı huysuzluğu bir yana,
“Zaman Zaman” – “Yana Yana” – “Yadigar” üçlemesi, sözünü ettiği o
dingin şarkıları içeriyor. Bülent Ortaçgil’le yaptığı şarkılar da
öyle… Bugün dönüp dinlediğimizde sanki dün yazılmış gibi yeni
sözler içeren şarkılar bunlar; güçleri oradan.
1969 yılında yanına Milliyet’in “stajyer muhabir”i Arda
Uskan’ı alarak Sivrialan’a Âşık Veysel’i görmeye giden ve bu
yolculuk sonrasında yolunu netleştiren Fikret Kızılok, ‘70’li
yılların başında yaptığı plaklarda bu toprağın seslerini bize
ulaştırdı. Bir plağının kapağında “darmadağınık saçları, elinde
gitarı, düşlerinde şipşirin köy çocukları ile ince uzun yolların,
uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ bulutlarının çocuğu” olarak
tanımlanması boşuna değil. Sonrasında yolunu Ahmed Arif’le
kesiştirdi ve onun şiirlerini besteledi. Bir dönem yan yana
olduklarını, ondan feyz aldığını, şiirinin (Âşık Veysel şiiriyle
birlikte) onu besleyen en önemli kaynaklardan biri olduğunu
Ankara’da verdiği bir konser sonrasında yaptığımız kısa görüşmede
bizzat söylemişti. Şanslıyım, Kızılırmak Sineması’nda izlediğim o
konserin kaydı hâlâ arşivimde. O gece “yeni” şarkılarını söylemiş,
“Pişşt Barmen”i ilk kez dinleyici karşısına çıkartmıştı. “Süleyman
hep başbakan” dizeleriyle hafızamıza kazınan ve memleket tarihini
tek şarkıya sığdıran “Demirbaş”, o dönem yaptığı şarkılar arasında
er dikkat çekici olan. Yıllar sonra yeniden gündeme gelmesini bu
şarkıya borçlu. Uzun suskunluğunun sonrasında art arda yaptığı
albümlerde söylediği şakılar bugün hayranları tarafından el üstünde
tutuluyor belki ama zekice kurgulanmış “Demirbaş” onu bambaşka bir
noktaya taşıyor.
Fikret Kızılok sahnede (Fotoğraf:
Ses Dergisi - 12 Şubat 1972 - Sayı 7)
Fikret Kızılok, suskun olduğu düşünülen ‘80’li yıllarda memleket
müziğine yön vermekle meşguldü aslında. Çatalçeşme’deki
muayenehanesinden bozarak kurduğu Çekirdek Sanatevi, Erkan Oğur’dan
İlkin Deniz’e, Mutlu Torun’dan Doğan Canku’ya, Yeni Türkü’den
Ezginin Günlüğü’ne pek çok ismi ağırladı. Çekirdek bünyesinde
yaptığı çalışmalar, “sonrası”nda gelişen, genişleyen müziğimizin
fragmanı aslında. O muazzam öngörüsüyle gençlere kucak açan
Kızılok, bugün dinlediğimiz ve sevdiğimiz pek çok müzisyenin ilk
kez sahneye çıkmasını sağlayan insan aynı zamanda. Sadece bu bile
büyüklüğünü anlatmaya yeter ama dahası da var…
1975 yılında Bülent Ecevit’in bir şiirinden bestelediği şarkıyı
[“Bach Sonatı”] TRT ekranlarında katıldığı canlı yayında bizzat
Ecevit’e söyleyen ve bu şarkıyla Eurovision Şarkı Yarışması’na
katılmak için izin isteyen Fikret Kızılok, hemen ardından
Hey dergisine verdiği bir söyleşide şu cümleleri kurmuştu:
“Öyle bir yere geldim ki, artık aydın bir kafa için boş durmanın
yararsız olacağı inancındayım. Yaşıtlarımız, kuşağımız temsil
edilmiyor. Bugün İngiliz Parlamentosu’nda 18-28 yaş arasında tam 17
parlamenter var. Bizde bir tane bile yok. Bunu barındırabilecek tek
örgüt olarak CHP’yi görüyorum. Ecevit’in buna önayak olması, parti
kulislerinde ezilmelerine yol açmadan belirttiğim yaşlardaki
gençleri, şartsız ve tarafsız olarak partiye davet etmesi, sanırım
geleceğin Türkiye’si için önemli bir atılım olacaktır.”
Türkçe Beatles şarkılarından Anadolu deyişlerine, hınzır protest
şarkılardan kalbimize dokunan aşk şarkılarına uzanan yolda az ama
öz ürün veren Fikret Kızılok, bu toprakların yetiştirdiği en
değerli isimlerden biri. Yazık ki “olsaydı ve sözünü söyleseydi”
dediğimiz dönemlerde yanımızda olamadı.
Bir dönem Fikret Kızılok’un albümlerini basan Ada Müzik, Ankara
merkezli bir şirketti. Sonra İstanbul’a göçtü ve kataloğunu şahane
albümlerle doldurdu. Çağdaş Türkü’den Kumdan Kaleler’e, Mozaik’ten
Mor ve Ötesi’ne, Birsen Tezer’den Jehan Barbur’a pek çok ismi
onlarla tanıdık, bildik, sevdik. Ada Müzik, 28 Eylül – 7 Ekim
tarihleri arasında Moda Kayıkhane’de muazzam bir festivale imza
atıyor. Adı, şirketin manifestosu gibi: Burada Müzik Var! Heyecanlı
buluşmalar ve sürpriz düetler bir yana, yıllardır hasretini
çektiğimiz bir topluluğu yeniden sahneye taşıdıkları için bile bu
festival çok değerli: Ayşe Tütüncü’den Serdar Ateşer’e, Ezel
Akay’dan Sumru Ağıryürüyen’e bünyesinde pek çok önemli ismi
barındıran Mozaik, ‘90’lı yılların başında verdikleri konserler
sonrasında bir araya gelmemiş, arada “Külliyat”ını su yüzüne
çıkarmış ama bu süreçte bile sessiz kalmıştı. Mozaik, festival
bünyesinde 4 Ekim’de sahne alacak. Yazık ki Berlin’de olduğum için
izleyemeyeceğim bu konser, son zamanlarda beni en heyecanlandıran
buluşma. Ada Müzik ve Mozaik üzerine yazılacak çok şey var ama yazı
burada bitsin, söyleyeceklerim haftaya kalsın.
Son noktayı koymadan hikâyeyi ana fikre bağlayayım: Fikret
Kızılok, şarkılarıyla yolumuzu aydınlatmayı sürdürüyor. Bilhassa şu
günlerde onun gibi şarkı yapan insanlara çok ihtiyacımız var.