Gazete Duvar için değerlendirdiler: NATO zirvesinde ne oldu?

Gazete Duvar yazarları Fehim Taştekin, Hediye Levent ve Dördüncü Boyut yorumcusu Soli Özel, NATO zirvesini ve Türkiye'nin durumunu değerlendirdi.

Abone ol

DUVAR - İspanya'nın başkenti Madrid'de yapılan NATO Zirvesi'nde Türkiye, Finlandiya ve İsveç arasında imzalanan üçlü mutabakat öne çıktı. Halen devam eden zirvede yaşananları ve Türkiye'nin durumunu Soli Özel, Hediye Levent ve Fehim Taştekin değerlendirdi.

Soli Özel: Türkiye istediklerini önemli ölçüde elde etti

Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında varılan mutabakat metninde Ankara açısından en somut kazanım silah ambargolarının kalkması ve gelecekte konmalarının da neredeyse imkansız hale gelmesi. PYD/YPG ve FETÖ hakkında kullanılan dil PKK örneğindeki kadar kesin değil. Ancak bu örgütlerin terörle mücadele bağlamında öne çıkarılması onların yaptıklarına da bu gözle bakılabileceğini ima ediyor. Fakat bu konularda somut durumun ne olduğu uygulamalarda ortaya çıkacaktır. Mutabakat metninin uygulamada ne ölçüde etkili olacağı zaman içinde anlaşılacak. Bugün için söylenebilecek olanlar şöyle:

- NATO tarihsel olarak tarafsız iki ülkeyi üye alarak bir kez daha genişleyecektir. O bakımdan Türkiye'nin çıkışlarına rağmen maksat hasıl olmuştur.

- Türkiye istediklerini önemli ölçüde elde etmiştir ancak Batılı stratejik kimliğinden vazgeçemeyeceğini de bir kez daha teyit etmiştir. Bunun iç siyasete yansımaları olup olmadığı da zaman içinde görülür.

Hediye Levent: Uygulanma aşamasında birçok muğlaklık ortaya çıkıyor 

Hediye Levent

Seçim sürecine girildiği ve AKP yönetiminin özellikle milliyetçi-muhafazakar seçmenin desteğini almak için bu kesimde karşılığı olan söylemleri öne çıkardığı biliniyor. Suriye’nin kuzeyine operasyon hazırlığı, Irak’ın kuzeyine yönelik sınır ötesi operasyonlar, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecinin veto edilmesi gibi hamleler birbirleriyle ilişkili. Uzunca bir süredir Türkiye’nin iç ve dış politikaları, ülke güvenliğiyle ilgili konular birbirine girmiş durumda.

Son birkaç aydır Türkiye iç kamuoyunu meşgul eden başlıklara bakıldığında hepsinde PKK ile mücadele, milli güvenlik, güçlü ve meydan okuyan ülke gibi vurguları görebiliriz. Mesela, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto etme girişiminde öne çıkan söylemler bu iki ülkenin PKK ve PYD’ye destek vermesi gerekçesi etrafında örüldü. Ancak 3 ülke arasında varıldığı duyurulan mutabakattan bir şey çıkmadı.

ABD, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline uzanan gerginlik sebebiyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini çok önemsiyor. Muhtemelen Ankara, ABD ile bu hassasiyeti üzerinden doğrudan pazarlık yapmak istedi. Ancak Biden yönetimi buna en azından görünürde yanaşmadı ve veto meselesinin Türkiye-İsveç ve Finlandiya arasında çözülmesinden yana bir politika izledi.

Diğer taraftan, zaten PKK’yı terör örgütü olarak tanıyan İsveç ve Finlandiya’nın bunu bir kez de mutabakat metninde teyit etmelerinin Türkiye’ye nasıl bir faydası olduğunu anlamak mümkün değil.

Ayrıca İsveç’in Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun kaldırılacağı belirtiliyor aynı metinde. Evet, bir ambargonun kaldırılması önemli ancak İsveç Türkiye’nin stratejik ve ana silah tedarikçisi mi? Bu durumda bu ambargonun kaldırılması da sembolik önemden öteye geçmiyor.

Büyük ihtimalle iç kamuoyuna zafer olarak yansıtılacak terörün finansmanı dahil çeşitli konularda iş birliği yapılması ve 3 ülkenin dahil olacağı 3’lü mekanizma oluşturulması meseleleri var. Mutabakattaki ifadelere bakılırsa bunların uygulanması aşamasında birçok muğlaklık ortaya çıkıyor. Ayrıca İsveç ve Finlandiya NATO üyesi olduktan sonra mutabakatta zaten muğlak olan vaatlerin yerine getirilmemesi nasıl sağlanacak?

Kaldı ki, 3’lü mekanizmanın işlevsel ve uzun ömürlü olup olmayacağı bile belirsiz. Nitekim, kurulan ve ömrü birkaç toplantı ile sınırlı kalan çok sayıda çoklu mekanizma var.

Sonuç olarak durumun öncesini ve sonrasını ceviz kabuğunda fırtına olarak yorumlamak yanlış olmaz.


Fehim Taştekin: İsveç ve Finlandiya’nın şahane bir 'Türkiye sorunu' oldu

Fehim Taştekin

Erdoğan koz kullanma ustası, yine kendi oyununu iyi oynadı. Türkiye ve bölgesel barış adına bir iyilikten bahsetmiyorum. ABD ve İngiltere’nin koç başlığındaki müttefiklerin Rusya’ya karşı yakaladığı tarihi anı mahvedebileceğini hissettirdi. Şoke eden bir çıkıştı. Bununla pazarlığın kapısını araladı. Joe Biden’la görüşmesi, zirvede “NATO genişlemesinin yolunu açan” lider olarak neşeli bir ortamda bulunması, tebriklerle karşılaşması Erdoğan için kişisel tecridin yarılması anlamına geliyor. İçeride şartlarını kabul ettiren lider olarak da kendi tabanını yeniden konsolide edebileceği bir görüntü yakaladı. İyiden kastım bu. Peki kilidi açan üçlü mutabakat Erdoğan’ın aradığı koşulları gerçekten taşıyor mu?
Mutabakatta PYD ve YPG’nin adının geçmesi İsveç ve Finlandiya açısından taviz, bunlar için “terör örgütü” tanımının kullanılmaması Erdoğan açısından geri adım sayılır. PYD ve YPG’ye desteği kesme taahhüdü fiiliyatta olmayan bir şeye tekabül ediyor. Bu taahhüt Suriye’nin kuzeydoğusundaki kurumlara insani yardımı kesmeyi içeriyor mu? İsveç ve Finlandiya bunu böyle anlamayabilir. Temaslar artık Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Demokratik Özerk Meclisi ve bunlara bağlı kurumlar üzerinden geliştiriliyor. Mutabakat tanımlamalar içermediği için bu konuda kaçış koridorları bırakıyor. Belki bazı simgesel isimler buralarda artık alenen ağırlanmayacak. Fakat Brüksel ve Paris gibi yerlerde ağırlanmaya devam edecekler. Erdoğan bu taahhüdü gürültü koparmadan kapalı kapılar ardında alabilir miydi? Sanırım alırdı. Erdoğan’ın diğer koşulu iade dosyalarıyla ilgili. Bu konuda iş birliğinin artırılması sözü veriliyor. Ama son sözü söyleyecek makam İsveç ve Finlandiya yargısı. Erdoğan’ın özensiz arama listelerinin karşısına iç hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi konulacaktır. Şimdi Erdoğan, bu iki maddeyle kendi ifadesiyle NATO’yu terörü destekleyenler kulübü olmaktan arındırmış mı oldu? PYD ve YPG’ye destek konusunda asıl muhatap ABD. İsveç ve Finlandiya’nın bu konudaki rolü ve yeri Batılı müttefikler arasında sona kalır. Biden yönetimi krizin muhatabının kendileri olmadığını, Türkiye’nin sorununu İsveç ve Finlandiya ile konuşması gerektiğini vurguladı. Elbette üç tarafla da görüşmeyi eksik etmediler. Fakat Washington’ın stratejisi bunun ABD’nin sorunu olmadığı vurgusu üzerineydi. Böylece YPG-SDG’yi silahlandıran ana aktörün rolünü tartışma dışı bırakmış oldular. Bu ülkeler PKK'yi zaten terör örgütü olarak kabul ettikleri için bu konuda işbirliği, takip ve tedbir sözleri Ankara'nın baskı yapma şansını artırır fakat bu zafer olarak değerlendirilebilecek bir sonuç sayılmaz.
Diğer önemli koşul, Suriye’deki askeri harekatlar nedeniyle Türk savunma sanayine getirilmiş kısıtlamaların kaldırılmasıydı. Karşılık buldu. Fakat fiilen silah satışını garantileyen bir durum söz konusu değil. Türkiye’ye bir şey satmak durumunda değiller. Bürokratik engellerle süreci sonsuza kadar oyalayabilirler. Pek çok AB üyesinin eşlik ettiği yaptırımlar bunlar. İsveç ve Finlandiya’nın verdiği söz ötekileri bağlamıyor. Bu da yine sessiz bir diplomasi masasında alınabilecek bir sonuçtu. Elbette bu mutabakat İsveç ve Finlandiya’nın iç siyasetine her zaman nüksetmeye hazır bir sancı bırakacaktır. Bir kere tevili ne denli farklı olursa olsun Ankara bu mutabakatı Demokles’in Kılıcı gibi Stockholm ve Helsinki’nin tepesinde sallandıracaktır. Ankara’dan gelen talepler bu ülkelerin kendi kurumları arasında gerilimler yaratabilir. Çıkan her arızada Türkiye’nin veto kartı önlerine yine gelebilir.