Furuğ: İz bırakan ‘yabancı’ şairler

Modern Türkçe şiiri etkilemiş ‘yabancı şairleri’ öncelikle kendi dillerinde “modern şiirin, modern dönem şiirinin” içinde olmalarını dikkate alarak, modern Türkçe şiirde “çeviri şiir turu” da diyebileceğimiz bir “göz atma” yazısı hazırladık. Son yazımızda, Furuğ Ferruhzad’ı çevrilmiş şiirlerinden örneklerle açıklayacağız.

Abone ol

Modern Türkçe şiirin kaynaklarına göz attığımız, etkileşim içinde olduğu dışardaki köklerinin izini sürdüğümüz turda sona geldik. Ancak isteyen, neden olmasın, “salgın” ve “karantina” koşullarından da yararlanarak daha fazlası için adım atabilir. Şiir yaşatır.

Yolculuğumuzun son şairi Furuğ Ferruhzad. Furuğ, modern Türkçe şiirde etkisini gördüğümüz Anna Ahmatova’dan sonra, bu vesileyle değineceğimiz ikinci şair kadın. Bunun bizim seçimimizle doğrudan bir alakası yok aslında. Bu durum modern Türkçe şiirin belleğinden, bir o kadar da ortağı olduğu dünya şiirinin birikiminin sonucu.

Furuğ için, sanki uzun uzadıya bir tanıtım gereksiz olurmuş gibi geliyor. Çünkü onun şiirleri modern Türkçe şiirde var olduğu andan itibaren “yabancılık” çekmemiştir. Şiirleri gibi şair olarak kim olduğu, nasıl bir şair olduğu da ayrıntısıyla bilinir. Bunun coğrafi, kültürel, tarihsel ve benzeri nedenleri vardır; üzerinde durulabilir, ama biz sözü uzatmayacağız. Furuğ’un hiç tereddüt etmeden, modern Türkçe şiirin içinde, ancak bir “kuzen” kadar yabancı olduğunu söyleyebiliriz.

Furuğ, “dünyaya gelen her insanın doğum tarihinin olması, bir okulda okuması realitedir. Bir yığın çok sıradan olayın mesela çocukken havuza düşmek, öğrenciyken kopya çekmek veya gençken âşık olup evlenmek gibi şeyler hayatta nihayetinde herkesin başına gelebilecek şeylerdir” diyor. Ancak onu anlatmak ve şiirleriyle aradaki mesafeyi kapatmak için bu sözlerini bir süreliğine askıya almamız gerekir. Furuğ’un şiirlerine yaklaşmak için bir başka basamak daha vardır. Şiir konusunda düşünürken bazen zor, bazen de kolay olabilen bir tür düğüm.

.

ŞAİRİN YAŞAMI ŞİİRE DAHİL MİDİR?

Hep konuşulan, tartışılan bir meseledir; şairin yaşamı şiire dahil midir, değil midir? Şairin yaşamı şiire dahil olabilir de, olmayabilir de. Galiba bunu daha çok şairin yaşadığı kültür ve coğrafya belirliyor. Furuğ örneğinde şairin hayatı sımsıkı biçimde şiire dahildir. Olmaması da imkânsızdır. Bu gerçekliği dikkate almadığımızda onun şiirleriyle yakınlık kuramayabiliriz.

Furuğ Fehrruhzad’ın İran’da doğmuş olması ve orada yaşamış olması da, otuz üç yaşında şüpheli bir kazada yaşamını yitirmiş olması da önemlidir. Bir o kadar önemli olan yaşamındaki travmalardır.

Şairin henüz çocuk denilecek yaşta, on altı yaşında evlenmesi, başlı başına bir travmadır. Ama onun kısacık yaşamındaki büyük travmalardan sadece biridir bu. Çünkü evlendikten iki yıl sonra anne olur, ondan bir yıl sonra da çocuğundan ayrılır. Henüz emzirme çağında olan çocuğundan ayrılmış bir kadının çektiği acılar için Furuğ’un şiirleri bir çığlıktır. Bir yandan da o çığlığı tutmaya gücü yetmeyen dudaklardaki diş izleridir. Furuğ’un şiirlerindeki trajik dil ve gerilim, şairin hayatından yansıyanların imgeler aracılığıyla ifadesidir.

“Ben, insanların sanatı, kendi varlıklarını açıklamak için seçtiklerini düşünüyorum” demiştir ve şiirleriyle de bunu denemiştir. Şiir açısından olağanüstü başarılı bir deneme olduğunu da söyleyelim.

Furuğ’u, şiirlerini okurken aslında gerçek anlamda kadınlık bilincinin saf şairinden, has şiirler okuruz. Furuğ ve şiirlerinin geleneklerin, göreneklerin kuşattığı, dinsel inanca dayalı bir toplumda kadına nefes aldırmayan erkek egemenliğine, eril kültüre başkaldırının sesi olmasının önemi büyüktür. Büyük sözcüğünü gölgede bırakacak kadar büyüktür. Hele de bunun geçen yüzyılın ortasında başlayan yıllarda İran’da yaşanmış olduğu düşünüldüğünde, önem ve büyüklük sözü daha da bir anlam kazanır.

Şairin ilk kitabı Esir 1952’de yayımlanır. Yirmi dokuz şiirin yer aldığı kitapta daha çok ilk gençliğin erken döneminden izler vardır. Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeleştirilen “Esir” şiirinden bir bölüm aktaracağız.

kara ve soğuk parmaklıklar ardından

gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru

bir elin uzanışını düşlüyorum,

ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bir anda düşlüyorum

bu sessiz hapishaneden uçmayı

gülerek gardiyan adamın gözüne

yanında yaşama yeniden başlamayı

düşlüyorum ancak bilirim asla

bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış

gardiyan adam istese bile

kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

Şairin bir sonraki kitabıysa dört yıl sonra okurla buluşur. Furuğ’un yeni kitabının adı Duvar’dır. Esir’den sonra yayımlanan kitabın adının Duvar olmasının, elbette sembolik anlamları önemlidir. Bu bize aslında şairin yaşantısının gerçekliğiyle şiir dilinin, imge dünyasının ilişkisi hakkında da ipuçları verir. Haşim Hüsrevşahi’nin Türkçeye çevirdiği “Duvar” şiirinin son betiğini okuyalım:

Kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

Saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

Gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

Giderim güneş kıyılarına değin

Sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

Usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

Dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

Dökülür yığınla şarkının tarhı

Ben oradan, esrik ve özgür

Bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

Yollarını gözümde bulandırdığı

Bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

Gizemli karanlığında durmadan

Çevresinde duvar ördüğü.

Şair Furuğ’un, henüz otuz üç yaşındayken o şaibeli kazada yaşamını yitirmeden önce iki kitabı daha yayımlanır. İsyan 1957’de, Yeniden Doğuş 1963’te okurla buluşur. Esir, Duvar, İsyan ve Yeniden Doğuş; şairin kitaplara verdiği isimler, sadece şiir yolculuğunun duraklarını değil, şiirle ne yapmak istediğini de ifade eder niteliktedir. Sırasıyla İsyan ve Yeniden Doğuş kitaplarını da hatırlayalım. Nimet Yıldırım’ın çevirdiği “İsyan” şiirinden ilk üç dörtlüğü alıntılıyoruz:

Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma

Söylenmemiş hikâyem var gönlümde

Ayağımdan ağır bağları çöz

Bu sevdadan dolayı perişan gönlüm

Gel ey adam, ey bencil yaratık

Gel, aç kafesin kapılarını

Bir ömür boyu beni zindana tıktıysan da

Şu bir nefes için salıver artık beni

Ben o kuşum

Çoktan beri kafasında uçma sevdası olan o kuş

Daracık göğsümde iniltiye dönüştü şarkım

Tükendi hasretle günlerim

Füruğ’un şiirlerini Türkçeye aktaran birçok isim var. Yeniden Doğuş kitabında yer alan aynı isimli şiirden kısa bir bölümü Makbule Aras çevirisinden okuyoruz:

bana düşen budur

bana düşen

bir perdenin asılışının benden aldığı gökyüzüdür

bana düşen terk edilmiş bir merdivenden inmek

ve yalnızlık içinde çürümekte olan bir şeye ulaşmaktır

bana düşen hatıralar bahçesinde hüzünle dolaşmaktır

ve “ellerini seviyorum”

diyen sesin kederinde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum

yeşereceğim biliyorum, biliyorum, biliyorum

ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarının arasına

yumurtlayacaklar

Furuğ’un şiirleri ilk kez Onat Kultar’ın katkısı, Celal Hosrovşahi’nin çevirmen olarak ortaya koyduğu emekle modern Türkçe şiire katılmıştır. Ada yayınlarından çıkan Sonsuz Günbatımı 1989’da okurla buluştuğunda büyük ilgiyle karşılanmıştır. Sonsuz Günbatımı’nı da hatırlamak açısından kitaptaki şiirlerden kısa bir bölüm aktaralım. “Pencere” başlıklı şiirin çevirmen olarak altında iki isim var: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi:

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adını kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar art arda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

Aya vardığınızda!

Ancak Furuğ’un modern Türkçe şiirdeki etkisi çok okunmasından ibaret değildir. Modern Türkçe şiirde doksanlı yıllardan itibaren şair kadınların çoğalmasıyla Furuğ’un şiirlerinin okurla buluşması arasında bir bağ olduğunu saptamak çok da zor değildir. Bu yönde bir araştırma, inceleme yapacak olanlar için not düşmüş olalım.

ŞİİR YAŞATIR

Furuğ’un ölümünün ardından kadınların sesinin de öldüğü söylenmiştir. Ama şair ölür mü hiç? Şiir yaşatır. Hem Füruğ’un, hem şiirlerinin yaşadığına kim itiraz edebilir?

Şairin son kitabı, 1974’te yayımlanan İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına olur. Şairin okurla beşinci kitabı olarak buluşan İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına’da son şiirleri bir araya getirilmiştir. Haşim Hüsrevşah’ın çevirisiyle kitaba adını veren şiirden bir bölüm okuyalım:

selam sana ey yalnızlığın garipliği,

odayı sana bırakıyorum

kara bulutlar her zaman çünkü

arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir

ve bir mumun tanıklığında

apaydın bir giz var onu

o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım

soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım

işsiz devrik oraklara

ve tutsak tanelere.

bak nasıl da kar yağıyor.

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el

durmadan yağan karın altında gömülmüş olan

ve bir dahaki yıl, bahar

pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde

ve teninde fışkırdıklarında

uçarı yeşil saplı fıskiyeler,

çiçek açacak olan o iki genç el

sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.

.

Modern Türkçe şiire çeviriler yoluyla katılmış öyle “kökü dışarda” şairler vardır ki içerlerinden kimileri yabancı olduklarını tamamen unutturmuşlardır. Furuğ da o şairlerdendir diyebiliriz. Öyle ki ancak samimi ve yakınlık durumunda olduğu gibi ona soyismiyle değil de ismiyle hitap ediliyor. Gerçekliğe, gerçekliğin ateşine aldırmadan “kuşun ölümlü, uçuşun kalıcı” olduğunu söyleyecek kadar yakın durmuş şairin şiirlerine ilişkin söylenecek daha çok şey var elbette.

“Yaraları aşktan”, aşkı tutsaklığa başkaldırı, duvara hücum, tüm varlığıyla isyan, “yeniden doğuş” olarak anlamış ve yaşamış, ama “soğuk mevsimlerin başlangıcını” da hayatın cilvesi, oyunu değil, varlığın gerçekliği olarak duyumsamış şairle ilgili söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar, diyelim…