Fransız sinemasından bize uzananlar….

Bahsedeceğimiz yönetmenler tamamen yabancısı olduğumuz isimler değil hatta bazıları özellikle festivalleri takip eden sinemaseverlerin aşina olduğu isimler. Onları ülkemizde bilinen filmleri dışında tanımak ve kariyerlerine daha yakından bakmanın ilginç olacağı düşüncesindeyiz.

Kerem Bumin kbumin@hotmail.com

Bilindiği üzere Hollywood filmleri çok uzun zamandır, sinema dünyasında inanılmaz bir hakimiyet ve kontrole sahip. Her ne kadar bir dönemin ‘altın çağı’ kapanmış olsa da, hala Avrupa sineması parlak örneklerini yurt dışındaki sinema salonlarında seyircilerle buluşturmakta zorluk çekiyor. Kuşkusuz birçok ‘kapı açan’ önemli festivaller ve dijital platformlar bu durumu biraz düzeltti ama hala çoğu Avrupa filmine ulaşamadığımız hatta bazen haber bile alamadığımız da tartışılmaz bir gerçek…

Bu ülke sinemaları arasında Fransız sineması biraz daha şanslı çünkü her ne kadar birçok önemli yapım habersiz geçse de bazı büyük yönetmenler ve oyuncular kendilerine Hollywood filmlerinde yer bulabiliyorlar veya belli bir seyirci kitlesine sahip olmaları onlara yurt dışına açılma şansı veriyor. Bu isimlerin başında Luc Besson gibi yönetmenler veya Jean Reno, Vincent Cassel, Juliette Binoche veya Gerard Depardieu gibi oyuncular geliyor.

Bahsedeceğimiz yönetmenler tamamen yabancısı olduğumuz isimler değil hatta bazıları özellikle festivalleri takip eden sinemaseverlerin aşina olduğu isimler. Onları ülkemizde bilinen filmleri dışında tanımak ve kariyerlerine daha yakından bakmanın ilginç olacağı düşüncesindeyiz. Son olarak bu yönetmenlerin yaşlarının genelde 50-60 aralığında olduğunu ve göreceli olarak daha genç bir jenerasyonu baz alarak seçim yaptığımızı da belirtelim:

MATHİEU KASSOVİTZ

Yönetmen, oyuncu ve yapımcı Mathieu Kassovitz yönetmenlik kariyerine 1990 yılında kısa filmler çekerek başladı. Her ne kadar oyunculuk açısından 64 filmi barındıran sağlam bir kariyere sahip olsa da dünya çapında tanınırlığını 1995 yılında yönettiği ‘La Haine/Ptotesto’ filmiyle kazandı. Yaklaşık iki sene önce yine Fransa’da başarı kazanan ‘Metisse/Melez’ (1993) adında bir uzun metrajlı bir film çekmişti ama Cannes Film Festivalinde büyük başarı kazanan ve ödülle dönen ‘La Haine’, Fransa’nın banliyölerinde yaşayan, sosyal eşitsizlikler ve etnik kökenleri nedeniyle hem Fransız polisleri hem de diğer vatandaşlar tarafından hor görülen, itilip kakılan getto gençliğinin bir anlamda isyanını beyaz perdeye taşıyan çok daha önemli bir filmdi. Fransa’daki ezilmiş gençliği yarı belgesel bir tatla anlatan bu yapım Kassovitz’e öyle kapılar açtı ki yönetmen bir sonraki filmi ‘Assassin(s)’i (1997) tekrar Cannes seçkisine katmakta bir zorluk çekmedi. Bu sefer medyadaki şiddete ve bunun gençler üzerindeki etkisine değinen yönetmenin bu filmi o derece beğenilmese de Kassovitz’in şansını Hollywood’da denemesinin önünü tıkamadı ve yönetmen kariyerine orada devam etti. Ancak beklenen oldu ve Kassovitz’in burada çektiği filmler genelde teknik açıdan düzgün ama sahip olduğu özgün bakışı asla yakalayamayan vasat yapımlardı. Ağzında ‘ekşi bir tat’ bırakan bu dönemden sonra yönetmen tekrar ülkesine döndü ve 2011 yıllında ‘L’ordre et la morale’ adında bir politik gerilim çekti. Kassovitz sanki aradığı çarpıcı bakışı tekrar yakalamıştı. Film, merkezine bir rehin alma olayını koyan basit bir gerilim senaryosundan çok daha derin, emir, ahlak ve vicdan temalarına eğilen başarılı bir yapımdı. Yönetmenin o dönemden beri bir televizyon dizisi dışında sesi pek çıkmıyor ama bizce daha birçok önemli film sunması kuvvetle muhtemel…

OLİVİER DAHAN

Yönetmen ve yazar Olivier Dahan 25 yapım gibi hiç de azımsanmayacak bir kariyere sahip olsa da bunların arasında yer alan uzun metrajlı sinema filmi sayısı sınırlı kaldı. Çoğunlukla video-klipler çeken Dahan 1998 yılında ilk uzun metrajlı filmi ‘Deja Mort’u bizlere sundu. Fransa’nın güney kıyısında (Cote d’Azur) kendilerini uyuşturucu, alkol ve seks partilerinin eksik olmadığı paralı ve yozlaşmış bir ortamda bulan ve hayatlarına yön vermeye çalışan iki gencin hikayesini anlatan film, kadın karakterin çıkış yolu olarak X tarzı filmlerde rol almasıyla daha da dramatik bir hale dönüşüyordu. Her ne kadar hikayede ilk film olması nedeniyle bazı bulanık noktalar göze çarpsa da sonuç gerçekçi ve etkileyiciydi. Bu vaatkar başlangıçtan sonra yönetmen tekrar klip yönetmenliğine döndü ve ikinci uzun metrajlı filmi ‘Le petit Poucet’ için 2001 yılına kadar beklemesi gerekti. Ancak Dahan’a asıl ününü getiren ve onu dünya çapında tanıtan film, efsanevi şarkıcı Edith Piaf’ın hayatını anlatan 2007 yılında çektiği ‘La vie en rose/Kaldırım serçesi ‘oldu. Film, Oscar ödüllerinde de adından söz ettirdi hatta olağanüstü bir performans sergileyen Marion Cotillard Oscar ödülü kazanan ender Fransız kadın oyunculardan biri oldu. Dahan daha sonra verimli bir şekilde filmler yönetmeye devam etti ve 2014 yılında çektiği (bizce başarısız) ‘Monaco Prensesini’ filmini bir kenara koyarsak genelde çıkardığı yapımlar belli bir düzeyin üstündeydi. Son olarak imzaladığı ‘Simon Veil: A woman of the century’yi de göz önüne alırsak önümüzdeki yıllarda da adından sıkça söz ettirecek gibi duruyor.

GASPAR NOE

Fransız yönetmen Noe ülkemizde de gösterilen ve büyük ses getiren ‘İrreversible/Dönüş yok’(2002) filminden sonra bütün dikkatleri üzerine çekti. ‘İrreversible’ gerçekten hem tersten giden akışıyla, tahammülü zor şiddet sahneleriyle ve final ‘act’ı hariç giderek karamsarlaşan havasıyla tam anlamıyla bir ‘cehenneme yolculuk’ biletiydi. Film doğal olarak seyircileri de ikiye böldü: bir kesim Noe’nin bu kadar şiddeti boca etmesinin sansasyonel bir şey yaratmaktan başka bir heves taşımadığını düşünürken bir başka kesim ise bütün sertliğine rağmen çok değişik bir sinema deneyimi yaşadığını düşündü. Noe aslında yönetmenliğe ilk adımını üç sene önce çektiği, çok daha az bilenen ‘Seul contre tous/Herkese karşı tek başına’ filmiyle atmıştı. (Hatta ‘İrreversible’ filminin en başında gördüğümüz adam bu filmin başkarakteriydi ve izlemiş olduğumuz hikayeyi kendince anlatıyordu). Yönetmen daha bu ilk filmden itibaren ne kadar ‘rahatsız edici’ bir sinema dili kuracağının sinyallerini veriyordu. ‘Seul contre tous’ her ne kadar kanı ve şiddeti bir sonraki filmden çok daha az kullansa da, bu filmde de çok ağır karamsar hatta nihilist bir hava, seyirciye ister istemez işleyen bir bıkkınlık ve bezginlik duygusu ve yine izlenmesi zor bir cinsel istismar, ensest hikayesi vardı. Filmin soğuk atmosferi, hiçbir şekilde empati duyamayacağımız başkarakter, zaten başlı başına korkunç olan bir olayı daha da bunaltıcı bir hale dönüştürüyordu. Bazı seyircilerin ve eleştirmenlerin tepkilerine kulağını tamamen tıkayan Noe ‘İrreversible’den sonra aynı doğrultuda, arka arkaya filmler çekmeye devam etti. Yönetmenin 2018 yılında imzaladığı ‘Climax’ ise isminin de işaret ettiği gibi adeta ‘asit’ çekmiş bir insan psikolojisinde akan bir filmdi. Karakterlerini tek bir mekana tıkan ve hikayesini keskin çizgilerle üçe bölen Noe bir kez daha bilindik senaryo şeklini alt üst ediyor, oyuncu/dansçılarının (ve seyircilerin de tabii) sınırlarını sonuna kadar zorlayarak bir kez daha adeta bir ‘tokat’ etkisi yaratan, sert, acımasız ve giderek bir kabusa dönüşen bir film çıkarıyordu. Yönetmenin 2021 yılında çektiği ‘Vortex’ ise bilindiği gibi birçok kişiye göre o senenin en iyi filmlerinden biri oldu.

ALBERT DUPONTEL

Özellikle Fransa’da oldukça tanınan bir oyuncu olan Albert Dupontel, birçok önemli filmde rol aldı ve kendisine 50’yi aşan yapımla sağlam bir kariyer inşa etti. Dupontel, 1996 yılında yönetmenlik alanında da şansını denemeye kalktı ve mütevazı sayılabilecek bir bütçeyle ‘Bernie’ filmini çekti. Daha sonra nerdeyse her yönettiği filmde yapacağı gibi bu filmde de başrollerden birini üstlenen oyuncu, uçuk, çılgın, kara mizah dozu yüksek ama oldukça şiddetli bir komedi/dram karışımı bir yapım ortaya koydu. Ailesini arayan dengesiz bir adamın hikayesini anlatan bu film zaman zaman biraz ‘vulgaire’ koksa da klasik Fransız sinemasının kodlarını kıran, parlak fikirler barındıran ve genel tabirle ‘çığlık attırırken güldüren’ absürt şiddet sekansları sunan değişik bir denemeydi. Hatta karşılaştırmak ne kadar doğru olur bilmiyoruz ama teknik beceri ve görkem (ve öte yandan bütçe) yönünden Tarantino sinemasının oldukça gerisinde kalsa da şiddeti kullanmaları açısından aralarında bir paralellik kurabiliyorduk Dupontel daha sonra kariyerine iki koldan (oyuncu ve yönetmen olarak) devam etti ve sonrasında çektiği altı filmde de (şiddet dozu düşse de) aynı aykırı hava ve kara mizahı sürdürdü. Oyuncu/ yönetmen antipatik görünen bir filmin nasıl cezbedici olabileceğine dair güzel bir ders veriyordu.

Kuşkusuz bu listeye François Ozon veya değindiğimiz Luc Besson gibi isimleri de ekleyebiliriz ama sanırız onların erken dönemleri çok daha göz önünde!

Tüm yazılarını göster