Ruşen Çakır ve Medyascope üzerinden “zamanlaması manidar” olan,
yurtdışından alınan fonlarla ilgili başlatılan karalama kampanyası
hakkında birkaç kelam da ben etmek isterim. Fahrettin Altun’un
hemen topa girmesiyle aslında nihai niyetin ne olduğu çok bariz
olsa da, konu biraz çetrefilli ve üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Zira parayı verenin düdüğü çaldığı, kimsenin boşu boşuna kimseyi
fonlamayacağı genel kabul görmüş durumda, 90’lardan itibaren birçok
ülkede sivil toplumcu hareketlerin arkasında bu tarz fonların
bulunması bilinen bir gerçek. Sınıf savaşlarının yerini postmodern
zamanların kimlik savaşlarına bıraktığı dönemlerde bu tarz küresel
fonlar, belki de sermayenin önemli bir rolünü üstlendi. Dünya
çapında sol hareketler, totalde kapitalizmin vahşiliğini sorgulamak
yerine, enerjilerini aldıkları bu fonlar vasıtasıyla daha alt
kategorilerde mücadeleye harcamayı tercih ettiler. Sermaye
egemenliğinin ekonomi-politik dünyada ana çelişki damarını
oluşturduğu sorgulaması, yerini daha niş alanlarda mücadeleye
bıraktı ve bu durum şüphesiz küreselleşmenin ağır tahribatlarından
birini oluşturdu. Bu makro bakış açısını elbette kabul etmekle
birlikte, otoriter rejimlerin gündelik yaşam pratikleri üzerindeki
ağır tahakkümü içinde, bu fonların aynı zamanda nasıl da
“kurtarıcı” olduğunu 2000’li yıllarda çok sayıda STK ya da medya
vasıtasıyla bizzat yaşadık. Bu nedenle artıları eksilerinden çok
daha baskın bir durumdan bahsediyoruz.
Öncelikle şu bağımsızlık meselesini biraz tartışalım ve
kışkırtıcı bir soruyla başlayalım: Bugün tüm dünyada medyada
çalışıp (aslında her alanda da, çok spekülatif olmamak adına sadece
medya diyorum) gerçekten bağımsız gazeteci kalabilmek ya da daha
genel ifadeyle bağımsız medya oluşturabilmek mümkün mü? Yandaş
gazete ve televizyonlarda, söz gelimi Hürriyet’te, herhangi bir
televizyonda, dünya medyasına yön veren Fox, CNN, Bloomberg’in
Türkiye ofislerinde çalışmak ya da dünyadaki bütün bilgileri
kontrol eden YouTube, Facebook, Instagram üzerinden yayın yapmak
bağımsız olmak mıdır? Yönetime geçmek için türlü iktidar
savaşlarının yaşandığı, bunun için de her yolun mubah görüldüğü
Cumhuriyet, Halk TV gibi kuruluşlarda çalışınca bağımsız mı
olunuyor? Başlıktaki soruya dönelim, ABD kaynaklı ya da başka bir
ülkenin vakfından hiç de gizli saklı yöntemlerle değil, şeffaf
biçimde fon alınca bir anda muhafazakârlar ve bazı devrimciler
tarafından hedef gösteriliyorsunuz, vatan haini ilan ediliyorsunuz,
yok almıyorsanız bağımsızsınız, itibarınız 1500 öyle mi? Oysa
fonları bırakın, büyük sermaye şirketlerinden reklam alan herhangi
bir mecranın bağımsız olduğuna hakikaten inanabiliyor musunuz? Koç
Grubu’ndan ilan aldıktan sonra, diyelim ki şirket tarafından
yapılan bir çevre katliamı ya da bir iş kazası haberinin ana akımda
yayınlanabileceğini düşünüyor musunuz? Cidden böyle düşünüyorsanız
hadi biraz daha geniş perspektiften bakalım konuya.
Google’ın da sahibi, dijital kartel Alphabet’nin sunduğu
servislerle interneti, dolayısıyla dünyayı kontrolü altına aldığını
sağır sultan duymuş durumda. Arama motoru Google, reklam servisi
AdSense, e-posta hizmeti Gmail, bulut depolama servisi Google
Drive, YouTube, Web tarayıcısı Chrome derken hayatımızı
Alphabet yönetiyor desek yanlış mı olur? 2017 yılında Avrupa
Birliği Komisyonu internet aramalarındaki tekelci gücünü kötüye
kullandığı gerekçesiyle Google’a 2.42 milyar euroluk para cezası
kesmişti. Şimdi YouTube ya da Facebook platformları üzerinden iş
yapınca, muhalif ya da iktidar yanlısı yayınlara “karışılmayınca”
siz gerçekten “bağımsız” iş yapmış olmuyorsunuz. Benden duymuş
olmayın ama en ufak mesaj attığınızda aslında milyarlarca dişlinin
oluşturduğu büyük bir yapının küçük birer parçası oluyorsunuz.
Facebook kurucusu Mark Zuckerberg’e DM’den ulaşma şansınız var
nasıl olsa, Cambridge Analytica skandalı sonrası özür dilemiş olsa
da milyarlarca insanın bilgisiyle neler yaptığını, neleri yapmaya
muktedir olduğunu bir sorun, bakalım ne cevap verecek?
Bugün dünyanın en büyük 10 firması içinde 7 teknoloji şirketi
var, bu saydığım 5 şirket hayatımıza yön veriyor ve biz herhangi
bir sosyal medya hesabını kullanırken sanıyoruz ki onların
yaptıkları sanki bir “sosyal sorumluluk projesi”, bizi sevdikleri
için babalarının hayrına ücretsiz hizmet veriyorlar. Eskiden imalat
sanayini görürdük dünya devleri arasında, şimdi elle tutulur
aslında hiçbir tesisi, fabrikası, ürünü olmayan bu dijital dünyanın
temsilcileri, gündelik yaşam pratiklerimizin olmazsa olmazları.
Şunu hepimiz sormalıyız aslında, nasıl oluyor da bu 5 şirketin
piyasa değeri yaklaşık 6 trilyon dolar ile ABD teknoloji
borsası NASDAQ’ın neredeyse yarısına eşit olabiliyor? Neredeyse
mahallenin dedikodusunu dahi YouTube üzerinden takip ettiğimiz bir
ortamda, elbette bu şirket, İslamcısından solcusuna kadar
“bağımsız” gazetecilik imkânı sunduğu havucunu verecek ki o
elindeki devasa “big data”ya sahip olabilsin. Bu büyük veri
hadisesini daha da geliştirmek için her yıl milyarlarca dolar
yatırım yapıyorlar, kara kaşımıza kara gözümüze olmasa gerek.
New York Times teknoloji yazarı Farhad Manjoo, bizdeki “yerli ve
milli” beşli gibi, bu beş şirket için ¨korkutucu
beşli” ifadesini kullanmış ve birçok hükümetten daha güçlü
olduklarına dikkat çekerek uyarıda bulunmuştu. Bu 5 şirket
yaptıkları satın almalar ile hem büyümelerini sürdürüyorlar hem de
potansiyel rakiplerini ortadan kaldırıyorlar.(1) Bu anlattıklarımın fonlamayla ne
alakası var, öyle mi? Çok alakası var efendim, fon almayıp da
“bağımsız” kaldığını söyleyen birçok insan sosyal medya
hesaplarından türlü yayınlar yapıyorlar. Arkadaşlar, sevgili
Romalılar, internette mail atmaktan, fotoğraf paylaşmaya kadar her
şeyimizle bu teknoloji firmalarının esiriyken kendimizi lütfen
kandırmayalım. Her cümlemiz, her mesajımız dünyada üretilen 45
trilyon GB bilginin bir parçası. Pirüpak, idealize edilmiş, hatta
fetişleştirilmiş bir bağımsızlık ülküsü, teknik olarak siz kabul
etseniz de etmeseniz de imkânsız. Artık bireysel tercihlerimizle,
şahsi etik değerlerimizle, hayata karşı duruşumuzla asgari
boyutlarda bulacağımız imkanlarla dik durma zamanı, idealize
edilmiş kavramların hayata geçirilmesi tekrarlamak gerekirse
“teknik” olarak mümkün değil. Bu işin büyük fotoğraftaki kısmı.
Fonlara neden ihtiyaç duyulduğu meselesine ilk paragrafta
değinmiştik ama somut olarak neler yaşandı da bu noktaya geldik?
AKP iktidarı; devleti oluşturan, yargı, bürokrasi gibi aygıtları 19
yıl içinde yavaş yavaş işledi, dönüştürdü ve tek tek kendine
bağımlı hale getirdi. Medya bunların içinde en bariz, en gözle
görülebilen biçimde dönüşenlerin başında geldi. Sayıları onu
geçmeyen, gazete, televizyon, internet sitesi hariç medya iktidarın
kontrolüne geçti ve eski zamanların hiç de matah olmayan
ortamlarını arar olduk. Beğenmediğimiz Bilgin-Doğan medyasında dahi
32. Gün, Siyaset Meydanı gibi yayınlarda farklı sesler
duyabiliyorken, bugün neredeyse her gün ana akım medyada HDP’den
bir kişi çağırılmadan HDP tartışılıyor. Yandaş kanallarda aklı
başında tek aykırı ses kalmadı. Ne yazık ki kavramlar da
bulanıklaştı, diğer mesleklerin de çoğunda olduğu gibi deontolojik
kodlar altüst oldu. Hal böyleyken sadece gazetelerin değil,
gazetecilik mesleğinin önümüzdeki 5-10 yıl içinde dünyadaki
geleceği dahi muallakken, sanki büyük bir sırrı çözmüş gibi, başka
derdimiz yokmuş gibi fon meselesi üzerinden Ruşen Çakır’a vurmak
abesle iştigal.
Dert demişken, medyanın durumu hakkında biraz daha başka
konulardan bahsedelim. 2019 yılında gayrı resmi rakamları geçtim,
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Temmuz 2019
istatistiklerine göre, 11 bin 157 gazeteci iş bulamaz haldeydi.
Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2003-2018 arasında yargılanmış
gazeteci sayısı 12 bin. 12 bin gazeteci yazdıkları ve yaptıkları
için sorgulandı. Son yıllarda basın kartı iptal edilen gazeteci
sayısı 3804 kişi. Başka bir deyişle, iptal edilen basın kartlarının
sayısı, toplamda geçerli olan basın kartından (Veriler güncel
olmayabilir, 3211 basın kartı var) daha fazla. Dünya basın
özgürlüğü sıralamasında sonlarda olduğumuzu söylemeye
gerek yok.2 İşsizlikten bahsetmişken 70 küsur iletişim
fakültesinden belki binlerce öğrenci her yıl mezun oluyor. Nerede
bu insanlar, neredeyse hepsi işsiz. Zira ne ulusal basının ne de
yerel basının böyle bir emek arzını karşılayacak insan kaynağı
talebi var. Ne yapsın yani insanlar, alternatif arayışlara
girmesinler de ölsünler mi?
Tek merkezden yönetilen, sahibinin sesi bir medya ortamı
yaratıldı. Reklam gelirleri zaten yerlerde, gazeteler 50 yaş
üstünün satın aldığı nostalji nesneleri haline geldi. Hakikaten
çevrenizde hiç gazete okuyan bir genç görüyor musunuz? Başka
devirdeyiz artık, geleneksel düşünce kalıplarımızın zamana yenik
düştüğü bir dönem bu. Lütfen kastettiğim hızlı değişimin yarattığı
tahribat tespitimi, Ertuğrul Özkökvari şekilde, gazeteciliğe
hakaret ediyormuşum gibi değerlendirmeyin. Tam tersine mecraların
ve patronaj sisteminin kökten değişmesi, dijital dünyanın korkutucu
olduğu kadar gazetecilik mesleğine türlü imkanlar sunması somut bir
gerçek olarak karşımızda. Patreon gibi izleyici ya da okuyucunun
direk destek verebildiği ya da türlü fonların varlığı; alternatif
yöntemler peşindeki düzgün gazeteciler için önemli nimet. Mesleğin
evrensel nitelikleri, kurallarını sürdürmek isteyen, bunun için de
bir şekilde ama öyle ama böyle mevcut ortamda ayakta kalmaya
çalışan, çırpınan insanlar var işte.
Bütün nefes alma imkanları tükenmiş, mesleklerini icra etme
imkanları kalmamış gazetecilerin kendi arayışlarıyla açık
kaynaklardan fon bulmasını yadırgamak bu nedenlerle doğru değil.
Yandaş kanal ve mecraların nasıl “fonlandığını” hepimiz biliyoruz
ama elimizde somut bilgi olmadığı için ispatlayamıyoruz. Medyascope
ve başka mecralar, fon aldığı vakıf ya da ülkelere tabiri caizse
“yalakalık” mı yapmış, sözgelimi Çakır bir yorumunda ABD mandası
imasında mı bulunmuş? Evetse somut örneklerle gelin, biz de “tamam
haklısınız” diyelim. Hayır değilse fonları eleştiren muhafazakârlar
“her dakika salak saçma iktidar güzellemesi yapan bunca mecra nasıl
var” sorusuna, yanıt vermeli.
Baskıcı rejimin kurumsallaştığı bir ülkede, pragmatik bir bakış
açısıyla fonlar üzerinden kimsenin kimseyi vurmaya hakkı olmasa
gerek. Aksi takdirde dünyanın verisini, sayemizde yöneten YouTube
mu temiz Allah aşkına, kim bağımsız sorularına beyhude yanıtlar
aramamız gerekir ki bu işin sonu yok. Son bir soru daha sormasam
içimde kalır: Dünya İslami Uyanış Kurultayı'nda
Türkiye'den konuşmacı olarak katılan ve bağımsızlık kavramını
her zaman sakız gibi kullanan Doğu Perinçek mi bağımsız?
Bağımsızlıkla başladık daha da ileri giderek bitirelim, şu an
siz bu satırları okurken dahi bıraktığınız dijital ayak iziyle
“büyük veri”yi yöneten o 5 teknoloji firmasına katkı sunarken, bu
kaotik dünyada, bu baskıcı rejimin ortasında “bağımsız” kalabilmek
birincil önceliğimiz olmasa gerek. İşini düzgün yaptıktan, her
şeyden önce insan olduktan, ülkede yaşananlara iki kelam lafını
esirgemedikten, oluşan büyük mesleki boşluğu dolduran güzel işler
yaptıktan sonra, YouTube’dan, fonlardan ya da başka yerden para
gelmiş, en azından benim açımdan önemli değil.
Aydın Selcen’den Ayşe Çavdar’a, Kemal Can’dan Önder Algedik’e
Gazete Duvar yazarlarının da pek güzel katkılar verdiği Medyascope
bu susuz çölde bir vahadır. Bugün laf attığınız, karalama
kampanyası yürüttüğünüz Ruşen Çakır ve Medyascope, devran
döndüğünde günü geldiğinde sizin de haklarınızı savununca boşuna
vicdan azabı çekmeyin.
1- Hasan Genç, 3 Haziran 2018, Gazete
Vatan.
2- Onur Metin, 16.1.2020 Kamusalalan ve
halagazeteciyiz.net