Floransa'da bir manzaralı oda

2019’u nereden bakmak istersek oradan göreceğiz, 2020 de bundan farklı olmayacak. Demek ki güzellik sadece Floransa’da değil, ona bakan gözlerde. Ne tatlı tatlı gezdik değil mi?

Abone ol

UMUTLA açılan pencere Floransa’nın arka sokağına bakıyor. HAYAL KIRIKLIĞI… Oysa Pensione Bertolini’nin, Arno Nehri'ne bakan muhteşem manzaralı odaları da var. O odalarda başkaları kalmaktadır. E. M. Forster’ın romanından James Ivory’nin beyaz perdeye taşıdığı “Manzaralı Oda” hayata farklı pencerelerden bakmaya itiyor bizi. Peki sen hangi pencereden bakacaksın 2019 yılına? Belki “Her şey benim elimde değil ki. Hayat istediğim pencereden bakmama izin vermez.” diye düşünüyorsun. Filmimizin bazı kahramanları da öyle düşünüyordu, zor kararlar vermeleri gerecekti.

Manzara Floransa’da, şairin öngördüğü gibi, hava gibi su gibi bedavadır. Gözünü çevirdiğin her yer etkiler insanı, kendinden geçersin. Her şey gibi güzelliğe de alışırsın zamanla. Oysa kalıcı güzelliğe bakmak kolay gibi görünse de yürek ister, derinleşmeyi ve değişmeyi gerektirir. Var mısın Floransa sokaklarında yalın ayak gezmeye, derinleşmeye, değişmeye?

Yolculuğumuz İstanbul’dan başlıyor, Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı olduğu için değil! 1453’te dünyanın bir yarısı İstanbul’u fethetmenin coşkusunu yaşarken, öbür yarısı kaybetmenin derin hüznüne bürünmüştü. Onlar için İstanbul düşmüştü. Gerçi göç çoktan başlamış, Bizans’ın parçalanması yıllar almıştı, beklenmeyen bir son değildi. Dünyanın başkenti fethedilir ya da kuşatılırken kaçan Ortodoks Rumlar yanlarında yüzyılların uygarlığını da götürdüler. İncil’in Eski Ahit’inin görece daha orijinal bir yorumu ve Antik Yunan’ın bilgeliği İtalya’ya taşındı.

Yeniden doğmak demek olan Rönesans, Floransa’da hayata geldi. Erken Rönesans 12'nci yüzyıla dek götürülse ve başka bin bir tür etkene bağlansa da, İstanbul’un fethinin önemli bir tazelenme ve yeniden doğuşa destek olduğu geniş kabul görüyor.

§

Floransa’yı ilk defa 1985 yılında ailemle gittiğim İtalya gezisinde görmüş, büyülenmiştim. Yunanistan, İtalya ve o zamanın Yugoslavya’sını kampinglerde konaklayarak geziyor, yemeğimizi kendimiz pişiriyor, paramızın çoğunu benzin ve müzelere akıtıyorduk. İlk defa yurt dışına çıkıyordum. Yunanistan elbette çok etkileyiciydi ancak Türkiye’ye çok benziyordu. Napoli ve Roma’yı görünce şaşakalmış, buralardan etkileyici daha neresi olabilir diye içimden geçiriyordum ki...

İki kız kardeş düşün, biri çok ama çok güzel, işte o Venedik. Ancak onun bir kız kardeşi var ki sadece güzel değil, karakterinin dehlizlerinde kayboluyorsun, derin, çok derin… Kalbim Floransa’da kalmıştı. Gördüğüm her çeşmeye arkamı dönüp para atıyor, dilek diliyordum, bir daha dönebileyim diye.

.

O yıl Avrupa’da bir yaz fırtınası oldu, kıtanın güneyini sel basarken biz İpsala kapısından Türkiye’ye girmek üzereydik. Yıllar sonra 2016 yılının Temmuz ayı sonunda benzer bir fırtına İtalya’yı vurduğunda yine oradaydım. 2 Ağustos günü öğleden sonra Floransa’ya vardığımda, turistik şehrin alelacele süpürülmüş sokaklarında yer yer de olsa etrafa saçılmış kırık çınar dalları ve yapraklar fırtınanın etkisi hakkında ciddi bir fikir veriyordu.

Güneş, açık gökyüzünde yavaş yavaş alçalırken, nem çekilmeye başlamıştı. Bu kez bir kampingde değil, hep hayalini kurduğum manzaralı odada kalacaktım. Booking.com’da hayret verici şekilde uygun fiyata kalacak bir yer buldum. Fotoğraflardaki yapı müthiş görünüyordu, fiyatını şehrin merkezinden uzak olmasına bağladım. İlgisi yoktu. Kısa bir süre önce rahibelerden alınıp otele dönüştürülen villa, müşteri kazanmak için uygun fiyat politikası uyguluyordu. Denk düşmüştü. Çok istemiştim.

Villa Agape’nin kocaman bahçe kapısının iki yanında yükselen duvarın üzerinde dikilen iki taş Aslan karşıladı beni. Hoş gelmiştim. Tam karşımda 15'inci yüzyıldan kalma küçük bir malikane. Heyecandan titriyorum. Helena Bonham Carter ve Julian Sands bahçeden bana doğru yürüyorlar. Birlikte resepsiyona gidiyoruz, “Sen odana git biraz dinlen saat beşte Maggie (Smith) ve Judi (Dench) ile çayımızı yudumlayacağız.” diyorlar.

Alsancak’ta anneannemin kardeşinin evindeki asansörün mini mini düğmelerinin aynısının tıpkısı. Bastığım anda bir beyin sıçraması. Aklım Schindler marka asansörden, Schindler’in Listesi filmine zıplıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya’dan kaçan bir sürü akademisyen, sanatçı ve bilim insanına kapılarını açan bir Türkiye. Ve şimdi Suriye’den kaçan milyonlarca göçmene. Ve tekrar İstanbul’dayız, Constantinople’u terk eden Ortodoks Rumlar. Ne garip bir coğrafya bu Eski Roma. Asansörün kapısı açılıyor; insan acılarının uygarlığın gübresi olduğu, yeniden doğuşun, Rönesans’ın göz bebeği Floransa’dayım. Tekrar burada olduğuma inanamıyorum. Anahtarı deliğe sokup çeviriyorum. Kapı kolunu indirdiğim anda ışık seli üzerime boca oluyor, yeni bir boyut. İşte o oda: Manzaralı Oda. Toskana pencereden içeri doluyor. Zeytin ve selvi ağaçları dizi dizi önümde uzanıyor. Maggie Smith bahçeden el sallıyor, “Hadi gel aşağı, çayını soğutma.” Yok bu daha çok anneannemin tarzı, pek İngiliz değil, Ege usulü.

Duomo Katedrali

Pazar günü, akşam olmak üzere. Salı geç saatte Milano’ya döneceğim. Tam iki gün, üç gecem var. Pazartesileri bilindiği üzere, dünyanın çoğu yerinde müzeler kapalı. Her anımı iyi değerlendirmeliyim. Villa Agape, şehrin güneyindeki yeşillik tepelerin arasında bir yerlerde, Google Maps, merkeze yürüyerek ulaşabileceğimi söylüyor, inanıyorum. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla aşağıya inen yolun iki kenarında devasa bahçeler içinde fevkalade villalar. Tam olarak ne ile karşılaşacağımı bilmezken işte tam karşımda. Ahhh, hangi filmdi, hangi filmdi o; bu kiliseyi o kadar iyi hatırlıyorum ki. Wikipedia sağ olsun, hemen buldum. Brian de Palma'nın 1976 yapımı Obsession yani Saplantı adlı gerilim filmi. San Miniato al Monte, belki de İtalya’nın en güzel manzaralı kilisesi, Floransa panoramasının tamamı karşımızda. İlginç ve bildik hikayesi, Bodrum’da hemen Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının dibinde türbesi bulunan Saldır Şeyh Hazretleri için de anlatılır. Aziz Minas, Roma İmparatoru Decius’un ordusunda görevli bir Ermeni Prensi. Hıristiyan olduğu ihbar edilince amfitiyatroda önüne atıldığı panter kendisini yemeyi reddediyor, bunun üzerine kafası kesilerek idam edilen Minas, başını eline alarak yürüye yürüye şu anda bulunduğumuz tepeye ulaşıyor. Yüzyıllar geçiyor; Musevi, Hıristiyan ya da Müslüman fark etmeksizin mitolojik hikayeleri anlatmaya ve bunlara tüm kalbiyle inanmaya devam ediyor.

Kafam hâlâ yerinde, yokuş aşağı kendimi salıveriyorum. Piazzale Michelangelo, meydanın tam ortasında büyük ustanın başyapıtı Davut heykelinin bir kopyası. Floransa’ya ilk gelişimde ana kent meydanında gördüğüm diğer bir kopyasını da aslı sanmıştım. Hiç merak etme seni aslını ziyaret etmeye götüreceğim; yekpare mermerden dev boyuttaki orijinalini bu kez birlikte göreceğiz.

Alacakaranlık yanı başımızda. Yeni batmış olan güneşin ardında bıraktığı sarı kızıl ışık Arno Nehri'ni boydan boya boyuyor. Attığım her adım tarihe tanıklık ediyor.” deeermişim. Eeee ne yapalım, biz TRT belgeselleriyle büyüdük.

Meydandan aşağıya İzmir’in Varyant’ını andıran, ancak arabalar değil yayalar için yapılmış yoldan iniliyor. Şehir eskiden surlarla çevriliymiş, kule kapılarından birisi olan Porta San Niccolò hâlâ ayakta. Dünyada üzerinde çarşı olan dört tane köprü var, bunlardan ikisi İtalya, biri Bulgaristan, biri de Türkiye’de. Bursa’daki Irgandı Köprüsü’nü görmeni tavsiye ederim. Şu anda Arno Nehri’nin, Ponte alle Grazie yani Grazie Köprüsü’nün üzerindeyiz, dünyaca ünlü dört çarşılı köprüden biri olan Ponte Vecchio ise tam karşımızda. Arno’yu geçip, kıyısından ilerleyip, Uffizi Meydanı’na dönüyor, oradan Signoria sonra da Duomo Meydanı’na kadar yürüyorum.

Gece on ikiyi vurduğunda, yaşlılar çoktaaan evlerine çekildiklerinde sadece ve sadece gençler, bir de aralarına kaynayan hayaletler kendilerini sokaklara atarlar. Meydanın dört bir köşesinden Dante, Michelangelo, Leonardo ve Botticelli, bana doğru yürüyorlar. Bu çok anlaşılır bir durum, sonuçta kendileri Floransa’nın yerlisi, peki diğer köşeden gelen Will Gompertz’e ne demeli? Soyadı seni yanıltmasın Gompertz bir İngiliz. Eğer “Ben öyle uzun uzadıya sanat kitabı okuyamam” diyor, diğer yandan yaratmanın nasıl bir şey olduğunu tarih içinde gezdirerek anlatan keyifli bir rehber arıyorsan, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sanatçı Gibi Düşün…ve Daha Verimli Bir Hayata Kavuş” adlı kitabını okumalısın.

Will, Mişel ile tanışmak için gelmiş. Kitabında, 16'ncı yüzyılda Papa ve Mişel arasında geçen konuşmayı eski kaynaklara dayandırarak yazdığı bölümü, belli ki kendi hayalinde canlandırmıştı. Oysa şimdi, bu gece, tüm sorularını yüzüne sorma imkânı vardı.

Mişel soruyu beklemeden sözü aldı.

Şöyle yazmışsın kitabında:

Bugün bizim bildiklerimizi bilince pek inandırıcı gelmiyor ama Michelangelo yaratıcılık gerektiren bir uğraşı üstlenmek üzereyken hepimizin yaşadıklarına benzer bir şey yaşıyordu. KORKUYORDU. Ülkedeki en iyi sanatçının; konumu, geçimi ve en kötüsü de özgüveni dahil kaybedeceği çok fazla şey vardı. Sistin Şapeli işini almak, istemediği ve kendini altından kalkabilecekmiş gibi de hissetmediği bir iş uğruna her şeyi riske etmek anlamına gelecekti.

-Evet.

-Ne demek evet.

-Yanıtım evet, aynen böyle oldu, tam olarak anlattığın gibi. Korktum.

-Peki seni korkudan alıkoyan ne oldu?

-Şimdi buradan yirmi birinci yüzyıldan bakıyorum da değişen pek bir şey yok özünde. Orta Çağ’ın iki boyutlu döneminin sona erip perspektifin keşfedildiği muhteşem bir dönemde, dünyaya geldim. Hemşehrim olan Piero della Francesca’nın, diğer bir hemşehrim olan Filippo Burunelleschi’nin mimaride ortaya koyduğu perspektifi tablolarına yansıttığı bir dönemdi. Korku iki boyutluydu, oysa biz üçüncü boyutu keşfetmiştik; korkuya doğru yürüyüp içinden geçip giden örnekler yürüyordu önümde, onları takip ettim. Sonra kucak açmanın sağladığı zenginliği yaşıyorduk. Floransa göç alıyordu, göç kültürel zenginliği ve cesareti arttırıyordu.

Doyumsuz sohbet geç saatlere kadar devam etti. O gece hayatın sonsuzluğunu, ölüm denilen şeyin boyutlar arasında sıkışıp kalınan bir erteleme olduğunu anladım. Sabahın ilk ışıkları panjurumun aralıklarından yüzüme vurduğunda, manzaralı odamdaki yatağımda uzanıyordum. Beni buraya kim, nasıl ve ne zaman getirmişti? Bir rüya olduğunu düşündüm, taaa ki antika şifonyerin üzerine bırakılmış notu görünceye dek: önümdeki iki gün ve iki gece boyunca gezeceğim yerlerin bir listesi, altında beş kişinin orijinal imzası.

Nilüfer çiçeklerinin açtığı süs havuzunun kenarındaki heykellerin tepesinde güneşlenen kertenkelelerle kahvaltımı yapıp, yürümeye başladım. İki gün boyunca uyuduğum saatler dışında sürekli yürüdüm. Programı yapanlar hırslı sanatçılar olunca boşluğa yer bırakmamışlar! Gezmeye, hazır mısın?

§

Sıradan bir turist belli başlı yerleri gezip, geçer gider, peki sen sıradan bir turist misin? Olsan bu yazıyı okumazdın. İlk durağımız Piazza di Santa Maria Novella. Meydanın bir yanında kilise diğerinde modern sanat müzesi Museo Novocento. İçeri girdiğinde orta avlunun taş balkonuna neon ışıkları ile yazılmış söz benim için 2019’un mottosunu ortaya koyuyor: “Everything might be different. / Her şey farklı olabilir.” Maurizio Nannucci’nin eseri. Sakın “Modern sanattan hiçbir şey anlamıyorum.” diyeyim deme. Belki de HER şeyi anlamamıza gerek yoktur, anladığımız kadarı yeterlidir. Örneğin o bronz kedi bana şu anda fotoğrafına baktığımda Papa II. Julius ile Michelangelo arasındaki pazarlık sonucunda, Mişel’in içinde bulunduğu durumu temsil ediyor, müzeyi gezdiğim sırada kim bilir ne hissettirmişti, ileride bir zamanda tekrar karşılaştığımda neler hissettirecek.

Meydanı aşıp, Santa Maria Novella Bazilikası’nın cephesinin güzelliği karşısındaki aval aval bakışlarımı müzeden aldığım bez çantanın içene doldurdum. Şehrin merkezine doğru yöneldim. Sokak aralarında kaybola kaybola Santa Croce Bazilikası’na kadar yürüdüm. Arno Nehri 1966 yılının 4 Kasım’ında taşıyor, kiliseyi beş metre su basınca birçok eser zarar görüyor. İtalya restorasyon demek, yıpranmanın nedeni çoğu zaman bir afet olmuyor. Zamanın eserleri yavaş yavaş bağrında öğütüyor. Tek çare üretmeye, yaratmaya devam etmek, çözüm modern sanat ya da sanatı güncellemek.

Veee beklenen an, Duomo Meydanı'ndayız. Söz konusu Floransa olunca beklenen anlar o kadar çok ki. Meydanda, “Duomo’nun Büyük Müzesi” adı altında üç yapı var, Floransa panoramasının vazgeçilmezi Santa Maria del Fiore Katedrali, Giotto Çan Kulesi ve Vaftizhane. Her biri ayrı bir öneme sahip. Vaftizhanenin mozaikleri ve bronz döküm kapılarını görmen gerekiyor, en azından fotoğraflarına bakmalısın. Gelelim can alıcı noktaya. Bir yapı düşün, kubbesi kendisinden meşhur. Bu kubbe işi çok ciddi. En büyük kubbeyi yapıp binaya taşıtabilmek yüzyıllar boyunca bir onur meselesi olmuş. Katedralin kubbesi mimarının adıyla anılıyor: Cupola del Brunelleschi. Aya Sofya’dan biliriz ya da gotik katedrallerden, böyle binaların yanlarına doğru kanat gibi çıkmalar olur, işte onların her biri binanın kubbe ya da çatı ağırlığını yanlara verip yıkılmasını önlemek içindir. Brunelleschi çözüm olarak kubbeyi iki kabuktan oluşturmuş, böylece hafiflemesini sağlamış. İçeride tuğladan bir kabuk, dışarıda rüzgâr ve dış etkenlere karşı koruyan biraz daha ağır bir kabuk. Belki her yeni yılı da böyle karşılamak gerekir, yekpare bir kütle gibi değil de, adım adım ilerlemek. Belki sorulan sorulara da böyle yaklaşmak gerekir, bir anda tüm yanıtları vermeye çabalamak yerine, parça parça cevaplamak.

İçeri girmek için metrelerce kuyrukta beklemen gerekiyor. Floransa her yıl milyonlarca turist çekerek dünyanın en çok gezilen şehirleri arasında en ön sıralarda. Ilıman iklimi ile her mevsim ziyarete uygun diyorlar, kışın nasıl olur bilmem. Kuyruğa girmiş bin bir millet arasında Çin da artık turizmdeki yerini aldı, hatta sağlamlaştırdı. Eskiden yurt dışında alışveriş yaptığınızda gümrük çıkışında ilgili belgelerinizi gösterip vergi iadesi alabilirdiniz, artık zor. Birçok ülkede bu sıralar yüzlerce Çinli tarafından istila ediliyor.

Bina girişine yeni ulaştık, birazdan içeri girip merdivenleri tırmanmaya başlayacağız. Nefes nefese derken, iç kubbedeyiz. Katedralin zemininden bile kocaman görünen fresklere dibinden bakmak kesilen nefesini daha da tutmaya çalışmana neden oluyor. Devasa zebaniler, burnunun dibinde insanları yiyorlar. Cehennemi bir renk cümbüşü. Asıl yolculuk yeni başlıyor, zirveye tırmanacağız. İç ve dış kabuğun arasındaki göksel dehlizlerden ilerliyor, koridorları aşıp yeniden merdivenleri tırmanıyoruz: IŞIK. Masmavi bir gökyüzü. Türkiye’de eski bir şehre yükseklerden bakıp beton arasında sıkışıp kalmış tarihi eserlerin azlığına iç çekeriz, ahhh keşke tarihi dokuyu koruyabilseydik diye. Floransa muhteşem bir halı, farkı yüzyıllardan gelen binlerce yapı iç içe. Aslında insan yapımı bu karmaşa hiç de doğal değil. Belki de etrafı yemyeşil dağlarla çevrili olunca göze daha bir hoş görünüyor.

Sanat ve mimariden hoşlanıyorsan [hoşlanmıyorsan Floransa’da işin ne demiyorum, belki de aşığınla romantik bir film setinde olmak sana yetiyor, varsın öyle olsun] Firenze Card denilen bir kartı satın almanı öneriyorum, ucuz değil ancak tek tek müze giriş biletlerini satın almaktan kat kat ucuza geliyor ve bazı müzelerde Hızlı Geçiş/Fast Track özelliği sağlıyor. Hızlı Geçiş, normalde bir müzeye ya hemen ya da az bekleyerek girebilmek demek, söz konusu Floransa ya da Paris gibi dünya şehirleri olunca hızlı geçiş sıraları bile çok uzun olabiliyor. Bu kartı alınca bir sürü yere tekrar para ödemeden girebileceğimi bildiğim için hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyorum. Kubbeden inip, hemen yanındaki Giotto Çan Kulesi’ne tırmanıyorum, zaten vermişim Avroları bari sonuna kadar keyfini süreyim manzaranın.

Sırada kentin kalbi Piazza della Signoria. Saray pazartesi günleri de açık: Palazzo Vecchio. Mitoloji bilmiyorsan işte 2019, şahane bir fırsat. Bir şey moda olunca insan ister istemez bir süre sonra soğuyor, her yer hikâye anlatma kurslarıyla dolup taşıyor, sosyalleşmek için şahane, ama gerçek bir hikâye dinlemek istiyorsan mitolojiden daha güzel ne olabilir ki! Ya da rehber tutmalısın, yoksa bu duvarlar sana dilsiz. Eski Yunan ve Roma öyküleri fresklerden fışkırıyor. İşte Rönesans.

Zonk, zonk, zonk, tabanlarım isyan ediyor. Öğlen ne atıştırdım hatırlamıyorum bile, akşam güzel bir yemeği hak ettim. Arno Nehri kıyısında modern bir baraka görmüştüm dün gece, kapanmak üzereydi, şimdi açık. Gece olunca nehir bir ayna, bütün şehri geri yansıtıyor. Aynı benim ülkem gibi üç yanı denizlerle çevrili İtalya’da, aynı Ankara gibi bir kara şehri olan Floransa’da deniz ürününün en güzelini yemek. Çıtır çıtır kalamar ve yanında yerel bira.

Vecchio Köprüsü

Sabah doyurucu bir kahvaltı. İstediğimi yiyebilirim, gençlik yıllarımdaki kiloma en yakın olduğum günler, neredeyse damatlığımın içine sığıyorum. Zaten bol bol yürüyeceğiz seninle bugün. Boboli Bahçeleri ve Pitti Sarayı'nı gezeceğiz sabahtan. Medicilerin yeni sarayı, eski sarayları şehrin tarihi merkezinde. İki saray arasından Arno Nehri geçiyor. Artık ne entrikalar çeviriyorlarsa halka görünmeden iki saray arasında gelip gidebilmek için, birkaç kilometrelik bir geçit yaptırıyorlar. Bu geçit Vecchio Köprüsü'nün üzerindeki bir kanaldan geçiyor. Floransa’ya tekrar gelmek için bir sebep daha, zamanlamam geçidi görmeye izin vermiyor.

Boboli Bahçeleri, içinde minik malikaneleri, tepede porselen müzesi, çeşit çeşit bitki türleriyle, nefes alınacak bir cennet. Güneş görmeye gelsinler, pembe derili kuzeyliler sere serpe çimlere uzanmışlar. Saray, sanıldığı gibi mobilyalardan ibaret değil, saray demek tarih demek, tarih demek savaş demek. Altın varaklı mobilyaların kıvrımlarında Fransa ve İtalyan ordularının, piyadeleri koşuştururken süvariler dört nala etrafa saçılıyorlar. Şal desenli, bitki dokulu jakar kumaşlar; kırmızı, mor, mavi, lacivert, yeşil ve sarının en patlak halleri. Kristal Venedik aynaları, Bohemya kristalleri, porselenler, gümüşler. Pırıltının yorgunluğunu atmak için kendimi tekrar bahçeye atıyorum.

Kasap, manav ve derici gibi esnaf; nehre yaydıkları pis atık ve çirkin koku yüzünden daha Mediciler döneminde Vecchio Köprüsü’nden kovulmuş. Bugün köprünün üzerinde daha çok kuyumcular ve kaliteli ürünler satan dükkanlar var. Çin malı yok, Çinli var.

Venüs'ün Doğuşu

Köprüyü geçip önce sağ sonra sol yapınca Uffizi’ye geliyorsun. Bir Louvre olmasa da dünyanın en etkileyici müzelerinden biri, ilk göz ağrım. Buraya sadece ve sadece Botticelli’leri görmek için bile gelinir. Rahatlıkla Türkiye’nin herhangi bir kebapçısında bile rastlayabilirsin Botticelli’nin İlkbahar ya da Venüs’ün Doğuşu tablolarına. Çok ünlüler ve çok büyükler, yüksek tavanlı binanın kocaman duvarlarını kaplıyorlar. Sandro Botticelli, resmetmiyor, tuvale roman yazıyor. Koridorlar boyunca sanat, sanat, sanat…

Floransa’da ömür geçer, sanat bitmez. Daha Bargello Ulusal Müzesi var. Dünya tarihinin önemli heykellerini barındıran, sonra az ileride Dante’nin evi. Ve daha neler neler…

.

Her güzel şeyin bir sonu var. Son durak Michelangelo’nun Davut Heykeli. Floransa Akademisi’nin Sanat Galerisi’nden içeri giriyoruz. Uzun süredir kavuşmayı beklediğin bir dostunla karşılaşmadan hemen önce ne hissediyorsan o.

Geçen sene Floransa’yı ziyaret etmeden önce fikrimi alıp. Dönüşte ıkına sıkıla konuşmaktan çekinen dostlarımın Davut heykeli üzerine yorumları [belki de içten yanıt vermeleri için bu kadar zorlamamalıydım]: “Ayyy ne o öyle, kocaman çıplak taştan bir adam heykeli işte!

Peki sen hangi pencereden bakacaksın 2019 yılına? Baktığında bir taş parçası mı göreceksin, yoksa yüzyılların damıtarak oluşturduğu hümanizmin taç noktası, doğadaki altın oranın şahikası bir dünya şaheseri olarak mı? 2019’u nereden bakmak istersek oradan göreceğiz, 2020 de bundan farklı olmayacak. Demek ki güzellik sadece Floransa’da değil, ona bakan gözlerde. Ne tatlı tatlı gezdik değil mi? Bana yoldaş olduğun için teşekkür ederim. Yeni yılın kutlu olsun.

Diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfamı www.hayatevi.org ziyaret edebilirsin.