Fırat Caner: Çok bilmişliğin altını oymaya çalıştım

Fırat Caner’le geçtiğimiz günlerde Heyamola Yayınları tarafından yayımlanan Deccal İncili adlı üçüncü anlatısı hakkında söyleştik. Caner, "Cinsiyet siyasetinin olduğu her yerde cinsiyet merkezli düşmanlıklar yaşama alanı bulur. Cinsiyet ayrımcılığı kadın düşmanlığının da erkek düşmanlığının da tohumlarını eker. Feminizmin teorisini ve tarihini bilen kişilerin bu tür bir yanılgı içine düşmeyeceklerini tahmin ederim" dedi.

Abone ol

Serkan Türk

DUVAR - Yazın dünyasına neredeyse 25 yılını vermiş, Cevdet Kudret şiir ödülüne geçtiğimiz yıllarda değer görülmüş üretken bir isim Fırat Caner. Deccal İncili’ni ilk okuyanlardan biriyim. Hitabet tekniği kullanılarak ortaya çıkarılmış bir kitap. İki anlatıcının sürükleyici konuşmaları yalnız içinde bulunduğumuz toplumun koşullarını değil, uzun yıllardır süregelen öğretileri sorgulatıyor. Farklı metinlere, söylencelere göndermelerle zenginleştirilmiş Deccal İncil’i bana kalırsa sıradan okuru pas geçme isteğiyle kaleme alınmış bir eser.

Fırat Caner

Sizi Deccal İncili’ni yazmaya iten ne oldu?

Bir kitabı elime aldığımda aklımdaki ilk soru yazarın derdinin ne olduğudur. Benim için yazmak dünyaya, hayata, içinde yaşadığım topluma dair belirli bir rahatsızlıkla başlar. O rahatsızlıktan kaynaklanan öfkeyi biriktirir, sonra da o öfkeyle arama mesafe koyarım. Anlatmak istediklerimi en iyi nasıl anlatabileceğimi soğukkanlı bir şekilde düşünmemi sağlayacak türde bir estetik mesafedir bu. Bertolt Brecht’in izleyicinin tiyatro ile kurmasını dilediği entelektüel ilişkiyi hayatla kurmaya çalışma aşamasıdır. Bu aşamada, kitapla ilgili ikincil yani estetik arayışlarım devreye girer. Kitabın ortaya çıkmasına sebep olan derdi ifade etmekte kullanabileceğim en uygun türü, biçimi, yapıyı ararım.

Deccal İncili’ni doğuran öfke, insanları birbirine düşman eden önyargılarla ilgili... Bu öfkeyi yazmaktan başka yollarla da sağaltmak mümkün elbette. Ki bana sorarsanız en iyi yol onu toplumsal, kitlesel, işlevsel bir fiile dönüştürmektir. Dışadönük kişiler öyle yapar. Ben ve benim gibi içedönükler de tek kişilik üretimlerle arınıyor; hayata tutunmalarını, toplumla uyum sağlamalarını engelleyen bu kötü duygudan yazıp çizerek kurtuluyorlar.

İnsanların kendilerine benzemeyenleri ötekileştirmesinin gitgide daha da normalleştiği bir çağda yaşıyoruz. Çağdaş felsefecilerin bahsettiği büyük gerileme, aslında en çok zihniyetlerde görülüyor. Öfkem en çok bununla ilgili. Ayrımcılık, ayrımcı insanlara karşı yapılmalı bence. Farklılıkları indirgeyerek imha ediyoruz. Bunun için de sürekli olarak birbirimizin sözünü kesiyoruz. Kimse kimseye sözünü tamamlama, derdini tamamen anlatma fırsatı tanımıyor.

'SOKRAT İLK ŞEHİDİMİZDİR'

Anlatınızı bunun için mi zihniyet olarak birbirinin zıttı iki karakter üzerine inşa ettiniz?

Benim iki anlatıcı karakterim diyaloğa girmiyor. İkisi de sonuna kadar kendi düşündüklerini ifade etmek özgürlüğüne sahip. Birbirlerinin sözlerini kesmeleri, tartışmaları, kavga etmeleri mümkün değil. Bunun için tür olarak hitabeti, örnek olarak da Sokrat’ın Savunması’nı seçtim. Çünkü aslında ikisi de diğeri ile ilgili önyargıları aracılığıyla karşısındakine söyleyebileceklerini önceden söylemiş. Sıra karşıdaki hakkında konuşmaktan ziyade kendini anlatmakta... İkisi de kendi savunmasını yapacak. Elbette karşı tarafa laf sokmadan, onunla onun yokluğunda didişmeden bir savunma yapmak mümkün değil. Ama bu didişme bir kavgaya dönüşmüyor. Bu tür ve yapı tercihimin bir açmazı da var tabii: Muhalifle karşılıklı diyaloga girmemek tipik olarak faşist muktedirlerin tercih ettikleri bir şey. Hiç değilse Albrecht Koschorke öyle diyor “Hitler’in Kavgam’ı Üzerine Bir Analiz” adlı kitabında...

Sokrat’ın Savunması tesadüfi bir tercih değil. Yıllar önce bir yerlerde yazmıştım: Sokrat ilk şehidimizdir. Buradaki “biz” kim? Hakikat arayışında yöntem olarak soru sormayı benimseyenler. Bilgelik yolunda düşünmekten ve soru sormaktan, araştırmaktan ve öğrenmekten vazgeçmeyenler... Saçma olanı, üzerinde düşünmeksizin kabul etmeyenler... Sokrat öldü. Hep öldürüldü Sokrat. Ama fiziksel bakımdan, ama simgesel... Buna karşılık öldürülmeden evvel başkalarına bulaştırdığı felsefe hastalığı sayesinde kendi ikiyüzlülüklerimizle yüzleşebiliyor, sadece kısmî başarılarla bile olsa mücadele edebiliyoruz.

Fakat söz konusu iki karakteri bir araya getirmemin kendimce çok daha önemli bir sebebi daha var: Bu ikili, Cioran’ın Tarih ve Ütopya’sında dikkat çektiği, birbirinin zıttı gibi görünenlerin aslında aynı motivasyonla hareket ettikleri gerçeğini temsil ediyorlar. Farklılık mitinin aynılık sayesinde mümkün olduğunun cisimleşmiş hâli onlar. Aslında birbirlerine çok benziyorlar. Aynı terminolojiyi kullansalar ve birbirlerini dinleseler pek çok sorun çözülecek.

Deccal İncili, Fırat Caner, 88 syf., Nimesis Yayınları, 2018.

Bir önceki kitabınızın hayali editörü Selim Tanır bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Bir önsözle... Selim Tanır metinlerde sizi mi temsil ediyor?

Yazdığım metinlerde beni temsil etmeyen bir karakter yok aslında. Fakat hiçbir karakterin bütünüyle beni temsil ettiği de söylenemez. Hepsine kendimden bir parça, daha doğrusu bir yönümü veriyorum. Selim Tanır, Kuşla Kediye Ağıt’ta öğrencilerim karşısındaki hâlime benziyordu biraz, Deccal İncili’ndeyse benim niyetlerimi anlayan, Riffaterre’in deyişiyle süper-okurum. Yazdığım kitabı, benim okunmasını istediğim gibi okuyan bir kurmaca karakter. Onu gerçek bir kişi zannedenler olmuştu üç yıl önce. Eminim yine olacak. Bu iyi bir şey bence. Çünkü o, bir kurmaca karakter olarak inşa edildiği andan itibaren gerçek oldu. Gerçek bir kişi gibi değişiyor. Farklı kitaplara editörlük yapıyor. Bir gün belki kendisi gibi kurmaca bir karakterin, S. F. Çanga’nın yazdığı bir kitabın da editörlüğünü üstlenir. Ben de zevkle o kitabın redaksiyonunu yapabilirim örneğin.

Gelelim Goethe’nin Faust’una... Bu kitapta Faust’un payı ve rolü nedir?

Ben Goethe’yi ilk kez ortaokul yıllarımda okumuştum. Hiçbir şey anlamamış, son derece sıkıcı bulmuştum. Derken 17 yaşımda, ismini hep büyük bir minnetle andığım Can Soytemiz ile tanıştım. Can Hanım bir kitap hediye etti bana: Marshall Berman’ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor adlı kitabını... Kitabın ikinci bölümü Goethe’nin Faust’uyla ilgiliydi. O bölüm bana hem edebiyat eleştirisinin ne menem bir şey olduğunu hem de Faust’un neden gelmiş geçmiş en büyük edebiyat eserlerinden biri olarak görüldüğünü gösterdi. Berman’ın kılavuzluğunda Faust okumak, Vergilius kılavuzluğunda Cehennem’i gezmek gibi bir şeydi. O zaman karar vermiştim bir gün kendi Faust’umu yazmaya. Faust benim için daima dünyayı değiştirme arzusunun iyi niyetin hiçbir şekilde değiştiremeyeceği kaçınılmaz trajik sonuçlar yaratacağı fikrini temsil eder. Deccal İncili’nde sadece Gretchen ile ilişkisiyle gündemde gibi görünüyor olabilir ama aslında birbirinin zıttı iki anlatıcı karakterin her ikisi de Faust’un ta kendisi... Goethe yoksa Deccal İncili de yok! Payı ve rolü bu ölçüde.

Metinde atıf yaptığınız daha pek çok yazar ve eser var. Onların payları da böyle büyük mü?

Yıllar önce şiir eleştirmeni ve kıymeti bilinmemiş bir romancı olan Önder Otçu bana şöyle demişti: “Sen ithaf etmeyi seven bir yazarsın.” Öyleyim sahiden de. Bizi biz yapan, ömrümüzce temas ettiklerimizdir. Bütün, elbette ki parçaların toplamından büyük ama parçalardan bağımsız değil.

Zaten anlatıcıların sahiden de ve apaçık bir şekilde, yazarın yani benim adıma konuştukları yerler, kitap ya da yazar tavsiyesinde bulundukları yerler... Dolayısıyla Deccal İncili küçük bir antoloji aslında.

'AYRIMCILIĞIN MUHATABI AYRIMCILAR OLMALI'

Kitapta pek çok kişiyi tedirgin hatta rahatsız edebilecek parçalar var. Sağcıları, solcuları, muhafazakârları, devrimcileri, dindarları, ateistleri, erkekleri, kadınları... Hemen hemen herkesi... Örneğin feministlerin öfkesine maruz kalmaktan çekiniyor musunuz? Ne de olsa bazı parçalar 'kadın düşmanlığı' kokuyor. Sizce de öyle değil mi?

Dediğim gibi, bence ayrımcılığın muhatabı ayrımcılar olmalı. Cinsiyet siyasetinin olduğu her yerde cinsiyet merkezli düşmanlıklar yaşama alanı bulur. Cinsiyet ayrımcılığı kadın düşmanlığının da erkek düşmanlığının da tohumlarını eker. Feminizmin teorisini ve tarihini bilen kişilerin bu tür bir yanılgı içine düşmeyeceklerini tahmin ederim. Onlar tepkilerini şiddetle dışa vuran figürler de değil zaten. Feminizmin ardına sığınan saldırgan tiplerin de feminist oldukları kanaatinde değilim zaten. Şiddet eğilimi taşıyan kimseler, futbolun, siyasetin, feminizmin ve akla gelebilecek pek çok şeyin arkasına sığınır ve dışa vurdukları şiddeti bunları kullanarak meşrulaştırmaya çalışır.

Hem söylenmesi gerektiğini düşündüğüm bir şey varsa... Onu söylememenin bana yaşatacağı vicdan rahatsızlığı ile yaşamaktansa, söyleyip söylemiş olmanın bedelini ödemeyi tercih ederim. Daha basit. Daha kolay. Daha rahat.

'AFORİZMALAR YAPI SÖKÜMÜNE UĞRATIRDI'

Kitabın ilk taslağını yazdığınızda, içinde “Akıl Daralması: Meraklısı İçin Facebook ve Twitter Rehberi” başlıklı bir bölüm vardı. Kişisel olarak onlarca aforizmadan meydana gelen o bölümü –içeriğinin metne yayılması gerektiğini düşünmeme rağmen- son derece ilgi çekici bulmuştum. Sizse o bölümü dosyadan tamamen çıkarmışsın. Sebebi ne?

Aslında sorunun yanıtı kendi içinde saklı. Dediğin gibi, o bölüm aforizmalardan yani çok bilmişliklerden meydana geliyordu. Çok bilmişliğin altını oymaya çalıştığım bir kitapta, örtük yazar aforizmaları bütün metni yapı söküme uğratırdı. Metin tamamen –Byung-Chul Han’ın kullandığı anlamıyla- şeffaflaşırdı. Eleştiriyormuş gibi göründüğü bir anlam dünyasının yapı taşı hâline gelirdi. Belki yine öyledir. Muhakkak öyledir. Ama hiç değilse öyle olmaması için elimden geleni yaptım. Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnûn’un sonlarına doğru söylediği gibi: “Söz dâiresi değül bu ahvâl/İnsâf mana ki olmazem lâl” yani “Bu hâl söz dairesi içinde değildir. İnsâf edin ki böyle bir durumda bile dilsiz değilim”. Ve “Bihûde yeter taarruz eyle/Ger kâdir isen cevâb söyle” yani “Beyhude yere saldıracağına, gücün yetiyorsa cevap niteliğinde söz söyle”. Kısacası, beğenmeyen daha iyisini yazmalı. Şeyh Galib’in deyişi ile davasını ispat etmeli yani. Biliyorsun “dava” çok önemli bir kelimedir bu kültürde. Deccal İncili benim için bir dava meselesiydi. Üstüme düşeni yaptım. Gerisi okura kalmış.