Fırat Aydınkaya'nın Kürtler ve Ermeni Soykırımı yazısı üzerine

Fırat Aydınkaya’ya bu yazıdan dolayı eleştiri getirebilirsiniz. Bu tarihi gerçekliği değiştirmez. Kaldı ki, yazının ana fikri Ermeni Soykırımı'nda Osmanlı yönetiminin asli sorumlu olduğu üzerine durulmuştur. Kürtlerin rolü ikincil/tali olarak ele alınmıştır. Kürtler toplum olarak suçlu da gösterilmemiştir.

Abone ol

Feyzi Çelik

Hukukçu yazar Fırat Aydınkaya’nın Nupel haber sitesinde, “8 Soruda Kürtler ve Ermeni Soykırımı” başlıklı yazısı yayınlandı. Bu yazı üzerinden bazı kesimler yazara adeta sanal linç uyguladılar. Kuşkusuz her yazı övgüye açık olduğu gibi eleştiriye de açıktır. Bir yazar eleştiriden korkarak yazı yazmaz.

Yazının başlığı “Kürtler ve Ermeni soykırımı” olduğu için, mümkün olduğunca konu sınırlandırılmış olduğu halde Aydınkaya, “soykırım kararının alınmasında Kürtlerin herhangi bir dahli yoktur. Fakat alınan karar sahada uygulanırken Kürtlerin önemli kesimi bu yüz kızartıcı suça bulaştı.” diyerek asli sorumlunun kim olduğunu özellikle belirtmiştir.

Yazıda yeni kavramlar kullanılıyor. Bunlardan biri de “soykırım bürokrasisi” kavramıdır. Bürokrasi demek resmi Türk devletinin siyasi kararı ile oluşturulmuş organizasyon demektir. Bunun üzerinde çalışılmış, bir devlet kararı haline getirilmiştir. Bilindiği gibi 19.yüzyılın başında, çok uluslu olan imparatorluğu milliyetçi etkilerden korumak adına vilayetlere dayalı merkeziyetçi bir idari yapıya geçildi. Soykırım bürokrasinin ana gövdesi, bu idari sistem çerçevesinde oluşturuldu. Kaymakamlar ve valiler bu bürokrasinin doğal liderleriydi. Bunların yerel ayakları da vardı. O dönem itibariyle, imparatorluk içindeki diğer uluslardan farklı olarak Kürtler daha çok kendilerini Osmanlı devletine bağlı İslam topluluğu olarak görüyorlardı. Halifeye bağlıydılar. Asli kararın verilmesinde katılımı olmasa da bu kararın uygulamasına katkı sunduklarına dair bir çok bulgu vardır. Kuşkusuz, kararı uygulamayan, karşı çıkan, Ermenileri koruyan, saklayan bir çok hikaye de biliniyor. Buna benzer hikayeler, Alman-Yahudi soykırımında da vardır. Orada da “Yahudileri” evlerinin çatı ve bodrumlarında saklayan çok sayıda Alman olduğu biliniyor. Yazarın, soykırım kararını uygulamayan, Ermenileri koruyan, onları saklayan, fetvaları kabul etmeyen Kürtlerden örnekler vermemiş olması yazının eksik yönlerinden birisidir.

Kürt-Türk ilişkileri, Türk-Kürt kardeşliği, Türk-Kürt kader birliği ifadeleri sürekli kullanılmaktadır. 1071 Malazgirt, 1514 Çaldıran ve 1920 Kurtuluş savaşları örnekleri sürekli olarak verilmektedir. Her halde bu kardeşlik sadece iyi şeylerle sınırlı değildir. Bu birliktelik edebiyatı kötü şeylerin de birlikte yapıldığı itirafını beraberinde getirmez mi? “Biz Malazgirt’te, Çaldıran’da, Çanakkale’de birlikte öldük” tespiti “birlikte öldürdük”ü de kapsamaz mı? Yazı bu anlamda kendimizi başka yönlerden sorgulamamız gerektiği konusunda uyarıları da içeriyor.

Aydınkaya’nın bu yazısına en büyük tepki sağ Kürt milliyetçilerinden geldi. Kimisi, “Kürtlerin devleti mi vardı da Kürtler sorumlu olsunlar” diyerek Kürtlerin asla sorumlu olmayacağını söylediler. Kimisi de, yazıyı başka bir yöne çekerek, asıl karar vericilerin suçunun Kürtler üzerine atmayı amaçladığı yönünde yazılar yazdılar. Sol milliyetçi bazı Kürtler de buna benzer görüşler ileri sürdüler. Aslında böyle yapmakla “soykırım yoktur, karşılıklı çatışma vardır” tezlerini savunanlarla aynı saflara düştüler.

Aydınkaya’nın yazısında dikkat çekip de üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır. O da konuyu “Aktörler sosyolojisi” yönünden ele alan sol jargona yöneliktir. Sol jargonun “Kürt feodalizmi”ni suçlayıp işin içinden çıkarız” anlayışına da eleştiri getiriyor. Bana göre yazının en önemli tarafı burasıdır. HDP gibi partilerin görüşü de bu çerçevededir. HDP’nin bu konuyu klişelerden uzaklaşarak daha derli toplu ele almasında fayda vardır. Gerçeğin ortaya çıkarılması, toplumsal yüzleşme sonucunda halkları birbirine yaklaştıracağı açıktır.

Şimdi de yazının eleştirilecek yönlerine gelelim. Birincisi, olayın yaşandığı dönem itibarıyla devletten bağımsız varlığını devam ettiren bir Kürt medresesi gerçeği varken, o dönemin şeyh ve din insanlarının devletin doktrini doğrultusunda hareket ettiği yönündeki tespit oldukça zayıftır. Utanç adlı kitapta bu konuyu geniş bir perspektifle ele alan Aydınkaya kendi kendisiyle çelişmektedir. Bizzat kendisi o makalesinde, resmi fetvalara karşı çıkan bir çok örnek vermiştir.

İkincisi, “Kürtlerdeki talan kültürü bu işi güdüleyen esas amildi”. Talan kültürü genel olarak göçmen toplulukların yerleşik topluluklara yönelik tipik eylemlerinden biridir. İstisnaları olmakla birlikte Kürtler Mezopotamya’nın en eski ve yerleşik halklarındandır. Yani Kürtler talan eden durumunda değil, talan edilen durumundadır. Konu o dönemin kitle ruhu, cezalandırılmama korkusu çerçevesinde ele alınsaydı daha iyi olurdu. Yazarın ileri sürdüğü, “ortalama Kürt kitlesi kısa sayılamayacak bir zamandan beri Ermenilerin bir şekilde cezalandırılmasını isteği” benzeri hususların hangi bilimsel, sosyolojik ve tarihsel verilerle dayandığı belirsizdir. Sanki bu hususların “kesin tespit” gibi gösterilmesi yazının gücünü zayıflatmıştır.

Yazı bütün olarak okunduğunda hedeflenenin ne olduğu ortaya çıkıyor. “Kürtlük hususen de yeni Kürtlük benim tahayyülümde ezilenin çadırıdır.” deyişi amaçlananı özetleyen bir cümledir. Bununla, Yeni Kürtlüğün ne olması gerektiğini ileri sürüyor. Yaşanan gerçeklerden yoksullar, ezilenler ders çıkarsın diyor. Yazarın deyişiyle, “Kürtlük ezilenin anavatanı olmak zorundadır. Ölümcül bir hata yapmışsa, af edilemez bir kusur işlemişse bunu örtmek yerine bununla samimi bir şekilde yüzleşmek en iyisi.” Bunun, sadece özürle geçiştirilebilecek bir konu olmadığını söylüyor.

Sonuç olarak, Fırat Aydınkaya’ya bu yazıdan dolayı eleştiri getirebilirsiniz. Bu tarihi gerçekliği değiştirmez. Kaldı ki, yazının ana fikri Ermeni Soykırımı'nda Osmanlı yönetiminin asli sorumlu olduğu üzerine durulmuştur. Kürtlerin rolü ikincil/tali olarak ele alınmıştır. Kürtler toplum olarak suçlu da gösterilmemiştir. Yazı ile yazar kendi düşüncesini dile getirmiştir. Kürtler adına özür dileme babında yazılmış bir yazı değildir. Ermenilerin katledilmesi ibaresi gerçeği karşılamıyor bir soykırım yaşanmıştır. Bu suçun kararı ve icrasının nasıl olduğu konusunda bir çok belge bulunabilir.

Bu konu ve yazı tartışılacaksa bunun çeşitli mecraları vardır. Bu mecraları kullanmak yerine kolayca dedikodu ve linç alanına dönüşebilen sosyal medyanın kullanılması doğru değildir. Yazar kendisine göre araştırma yapmış, bazı tez ve savlar ileri sürmüştür. Buna karşılık yapılması gereken duygusallığa ve tepkiciliğe kapılmadan düşüncelerini ileri sürebilmektir. O zaman yazarın karşısına karşıt bir yazıyla çıkıp o yazarı etkileme imkanı da elde edebilirsiniz.

Fırat Aydınkaya’nın buradaki yazısı daha önce Utanç adlı kitapta yazılan bir makalenin kısaltılmış bir özeti. Bu makale önceki yıllarda Agos’ta da yayınlandı. Sanırım o makale bütün olarak okunursa mesele daha iyi anlaşılabilirdi. Değerli bir aydınımızı bir kaşık suda boğmayalım.

*Avukat