Feminist protesto kültüründe mizah: 'Sosis partisi sona ersin'

Feminizmin biçimlendiği yıllarda, protesto etmek tehlikeli bir eylemdi. Zaman geçtikçe protesto kültürüne eklenen mizah ve yeni yöntemler, kadınların mücadele yollarını da çeşitlendirdi.

Abone ol

Lisa French

İngiltere'de kadınların seçimlere katılabilmesini savunan kadınlar işe, kadınları oy kullanma hakkını kazanmaya ikna etmeye ve onları eğitmeye çalışarak başladı. Bu çabaları bir sonuca ulaşmadığında hüsrana uğradılar ve 1903’ten itibaren radikalleşmeye başladılar. 1910’lu yıllara geldiğimizde, hapishanede zorla beslenmeye tabi tutulan açlık grevindeki kadınlar aracılığıyla militan taktiklere yöneldiler.

1913 yılında, elinde süfrajet bayrağı taşıyan Emily Wilding Davidson, Epsom derbisi sırasında Kral V. George’un atının önüne dikildiği gün bir zirveye ulaştı. Aktarıldığı kadarıyla 50bin kişinin katıldığı cenazesi, kadınların oy kullanma hakkı kampanyasına küresel bir görünüm kazandırdı.

Protesto etmek, ilk dalga feministler açısından aşırı tehlikeli bir eylemken, kendilerinden sonra gelen Batılı aktivistler çoğu zaman mizahı benimsedi. Aktivizmin geçmişi, mizahın değişim doğrultusunda başarılı bir strateji olarak kullanıldığını gözler önüne seriyor. İşte hak savunuculuğu bağlamında mizahın gücünü ortaya koyan dört harika ve çağdaş feminist mizah örneği.

ZİNCİRLEME REAKSİYON

31 Mart 1965 günü, feminist aktivistler Rosalie Bogner ve Merle Thornton, Avustralya’nın Brisbane kentinde bulunan Regatta Hotel’e girerek kendilerini barın demirine zincirlediler. Kadınların Queensland eyaletindeki halka açık barlardan dışlanmasını protesto ediyorlardı. Ardından polis çağrıldı, asma kilit kırıldı ve oradan çıkmaları söylendi. Kadınlar bunu reddettiler.

Şaşıran ve destek veren kimi erkeklerin onlara birer bardak bira ikram etmesinin ardından polis memuru pes ederek kadınlara “iyi vakit geçirmelerini” ve “fazla içmemelerini” söyledi. Ulusal çapta kadınlara da aynısını yapmaları için ilham kaynağı oldular. 1970’lerin başında Avustralya genelinde yasalar değişti. Tarihçi Kay Saunders’a göre, bu olay, Avustralya’da “ikinci dalga feminizmin başlangıcı” idi.

‘GERİLLA KIZLAR’

New Yorklu aktivist grup ‘Guerilla Girls’, 1985 yılında sanat dünyasındaki cinsiyetçiliğe, ırkçılığa ve eşitsizliğe karşı çıkma arayışlarına başladılar. Tanınmamak için goril maskeleri taktılar ve gerçekten önemli olan şeyin aktivist değil mesaj olduğunu vurguladılar. Gerilla Kızlar, “Met Müzesi’ne girmek için kadınların çıplak olması mı gerekiyor?” yazılı afişler ve çıkartmalar asarak, sanat galerilerinde kadınların bulunmamasını protesto ettiler.

Mizah ve istatistikler farkındalığı artırdı, insanların meseleye dahil olmasını sağladı ve ne kadar az sayıda beyaz olmayan kadının eserlerinin galerilerde sergilendiği gibi hususları açığa çıkardı. Gerilla Kızlar, kırk yıl önceki ortaya çıkışından beridir mesajlarını yaymayı ve kurumları sorumlu tutmayı sürdürdü. Bir yandan sanat dünyasındaki davranış biçimlerini değiştirmeye ve sanat ile siyaseti birleştirmeye devam ederken, diğer yandan mücadelelerini yoksulluk ve savaş gibi önemli meselelere doğru genişlettiler.

Bununla birlikte, sanat galerilerinde yaşanan cinsiyet dengesizliği hâlâ küresel bir sorun. Şu anda Avustralya Ulusal Galerisi’nin sürdürdüğü ‘Know My Name’ [Adımı Bil] kampanyası ve sanat tarihine kadınları yeniden dahil etme çabaları gibi girişimler, bu tür bir tutuma karşı çıkıyor.

BEKLENMEDİK DEĞİŞİM

1993 yılında Barbie Kurtuluş Örgütü, 50 ‘Barbie’ ve ‘G.I. Joe’ oyuncağının seslerini değiştirerek bir Noel şakası yaptı. G.I. Joe artık “Seninle alışveriş yapmayı seviyorum” ya da “Haydi hayalimizdeki düğünü planlayalım” derken, Barbie “Ölüler yalan söylemez” ya da “Saldır!” diyordu. Çocuklara klişeleri öğretme amacını güden bu gösteri, amaç doğrultusunda büyük bir medya sıçraması yarattı.

Bir aktivist bebekleri satın alır, değiştirir ve ardından raflara geri koyar.

Örgüt, çocukların, basında yer alan cinsiyetçi klişeleşeler hakkında yorum yapmalarına imkân tanıdı ve basın, yalnızca 50 değil, değiştirilmiş halde yüzlerce bebek olduğunu duyurdu.

Her ne kadar yarattığı etkiyi ölçmek güç olsa da, yapılan bu şaka basında benzersiz bir ilgi yarattı ve bu da örgütün sorunları baz alan videosunun görünür olmasına yol açtı. Kız çocukların neler yapması ve düşünmesi gerektiğine dair ‘olağan hali’ sorgularken, oyuncakların ideolojiyi nasıl biçimlendirdiğini açığa çıkararak toplumsal bir değişimi teşvik etti. Toplumsal cinsiyet klişelerinin ve barındırdıkları sinsi cinsiyetçiliğinin etkisini, savaş oyuncaklarının rol model olma şeklini ve oyuncakların daha kapsayıcı ve çeşitli olmasına yönelik ihtiyacı açığa çıkardı.

Barbie’nin üreticisi olan Mattel şirketi buna bir yanıt vermedi; bununla birlikte, daha sonraları, verilen mesajı aldığını gösteren oyuncaklar satışa çıkardı. Bunlar arasında Eleanor Roosevelt, Ella Fitzgerald ve Jane Goodall gibi isimlerin bulunduğu ‘İlham Verici Kadınlar’ dizisi de yer alıyor.

SOSİS PARTİSİ!

2016 yılında, Avustralya Film Enstitüsü’nün başlıca etkinliklerinden biri olan AACTA Ödülleri esnasında, ‘Yeni Güney Galler Film ve Televizyon Sektöründeki Kadınlar’ grubundan protestocular, sosis gibi giyinerek kırmızı halıyı işgal ettiler ve “Sosis partisine son!” sloganı attılar. Güvenlik ekibi etkinliğin bir parçası olduklarını düşünerek onlara giriş izni verdikten sonra, gerçekleştirdikleri gösteri Facebook üzerinden canlı olarak yayınlandı.

Kadınlar, protestolarında, film ve televizyon endüstrilerinde çalışan kadınların sayısını artırmayı hedefleyen bir kota sisteminin getirilmesini talep ediyorlardı. Uzun metraj alanında şeffaflığı sorgulayan filmlerin eksikliğini, kadınların aday gösterilme oranındaki düşüklüğü ve ne kadar az filmin kadın sanatçılar tarafından yönetildiğini ve yönlendirildiğini duyurmak istediler.

Avustralya tarafından finanse edilen uzun metrajlı filmlerin yalnızca yüzde 20’sinde kadın yönetmenler çalışıyor. AACTA filmleri finanse etmiyor ve hâl böyleyken kadınların sektöre katılımını acilen artırması gereken daha geniş bir sektörel alan. Sosis şakasından beridir, AACTA giriş formları film yapımcılarının çeşitliliğini de sorarak, yapımcıları, [kadın yönetmenlerin] film projelerine dahil olmayı düşünmeye teşvik ediyor.

AACTA, bunun yanı sıra, uygun olma koşullarını sadece teatral alanlarda gösterime giren filmlerin daha ötesine genişletmek amacıyla Sinema ve Televizyon Sektöründeki Kadınlarla etkileşime girerek başvuruya uygun olma kurallarını da değiştirdi. Bu güncelleme, girişteki engelleri azalttı; Kadınlar ve çeşitli film yapımcıları açısından fırsatlar, her zaman ticari sinemalarda gösterime girmeyen bağımsız ya da düşük bütçeli işlerde daha sık ortaya çıkar. Uygun olma koşullarında yapılan bu değişikliğin sektörde daha istihdama ve çeşitliliğe imkan tanıdığı açıklandı.

Toplum genelinde tanınma, uzun bir feminist mizah çizgisinden geldi. Ne var ki bu yavaş ilerleme, eşitlik ve hakkaniyete varmak için daha gidilecek uzun bir yol olduğunu gösteriyor.

Yazının orijinali The Conversation sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)