Fatih Akın rap ile geri dönüyor

Fatih Akın’ın Ren Altını'nda altından başarıyla kalktığı zor görev, gangster dünyasına imrenen, hayranlık duyan bir rap yıldızının, bir ‘bad boy’un hikayesini bir sansasyonel kolaycılığa kurban etmeden, bunu katmanlı ve etkileyici ‘romanvari’ bir şekle dönüştürebilmesi olmuş. Bizce sadece bu bile, çok sık rastladığımız bir durum değil!

Kerem Bumin kbumin@hotmail.com

Fatih Akın, bizce kariyerinin başından itibaren, uzunca bir süre, kendisinin de içinde doğduğu ve yaşadığı ortamı sinemasının merkezine koydu. Zamanında annesi ve babasının çalışmak için gelmiş oldukları yabancı bir ülkede doğmuş ve büyümüş bir ‘ikinci nesil’, her zaman Fatih Akın’ın ilgisini çeken, ‘asimile’ olmakla ‘integre’ olmak arasında salınan, yaşadığı ve yaşayacağı kültürel çatışma ortamında ‘yolunu’ bulmaya çalışan karakterlerden oluşuyordu. Yönetmen, filmlerine sık sık serpiştirdiği otobiyografik öğelerle bu jenerasyonun dünyasına içten bir bakış atıyor ama aynı zamanda senaryolarında sağlam ‘aktlar’ kurmayı, tempolu bir hikaye sunmayı da ihmal etmiyordu.

İşlenen bu konular ve tutum ‘Paramparça’ ile biraz değişmeye başladı: yönetmen tabii ki sosyal ve sınıfsal gözlemler sunmaya devam ediyordu ama sanki hikayeleri daha kişisel, daha insan psikolojisinin derinine inen hatta zaman zaman daha travmatik boyutlardaydı. ‘Paramparça’ ırkçılık konusuna parmak basan etkileyici bir dram sınıfına giriyordu. ‘Altın Eldiven’ ise Hollywood tarzı ‘serial killer’ filmlerinin klasik şablonlarının oldukça dışında gelişen, savaş sonrası, çok karamsar bir Almanya’da yaşanan bir gerilim filmiydi.

Bu hafta sinema salonlarımıza uğrayan ‘Rheingold’ ise Akın’ın sinemadaki farklı ‘klasik’ türlere yaklaştığını daha da kanıtlar nitelikte bir film. Gerçek bir karakterin hayat hikayesinden esinlenerek beyaz perdeye taşınan film, çok genel çizgileriyle bir ‘yükselme’ öyküsünü anlatıyor. Ancak ‘thriller’ grubuna yaklaşan hikayenin 30 sene içerisinde ve dört değişik ülkede yaşanması olay örgüsüne ciddi bir çeşitlilik katıyor.

Konudan bahsedecek olursak: Giwar Hajabi, İran’daki Molla rejimi sırasında doğmuş, Kürt müzisyen bir anne ve babanın oğullarıdır. Ülkedeki baskılar ve ailenin başına gelen birçok saldırı, onların önce Paris’e ardından da Bonn’a taşınmalarına yol açar. Bu kadar çalkantılı bir hayatta Giwar, ailesinin onu müzisyen olarak yetiştirmek istemesine rağmen önce porno kasetler ardından da hafif uyuşturucular satarak bir bakıma sokaktaki ’bad boy’lardan biri haline gelir. Giwar’daki bu ‘kötü’ yükseliş onun hayatını zaman zaman kabusa çevirse de Giwar asla vicdan duygusunu, annesini ve kız kardeşini koruma isteğini ve çocukluk aşkı olan Şirin’le evlenip aile kurma hayalini yitirmez. Acaba Giwar kendini en iyi şekilde tanıştığı rap müzik sayesinde mi ifade edecektir.?

REN NEHRİNİN DAMARLARI…

Filmin isminin bizdeki çevirisi yani ‘Ren altını’ kuşkusuz filmin başlarında Giwar’ın orkestra şefi olan babası, ona hayranlık içinde Wagner’in bu ismi taşıyan operasından bahsetmesiyle anlam kazanıyor. Ancak bizce Ren nehrinin metaforik anlamda filmi bütünüyle etkileyen bir yanı da var: Almanya, Avusturya, Hollanda gibi birçok ülkelerden ve ülke sınırlarından geçen bu nehir sanki başkarakterimizin rotasını andırıyor, onun hayatının akışını hatırlatıyor. Birçok trajik olayın Giwar’ın öyküsünün ‘damarlarını’ açmasına Ren nehrinin ‘damarları’ da adeta eşlik ediyor.

Ama Wagner müziği etkisi de sürekli hatırlatılıyor: zaman zaman bu ünlü eserin bazı bölümlerini duyuyoruz. Baba ve anne zaten müzikle direkt olarak bağlantılı ve Giwar’ın büyük aşkı Şirin bile bir operanın vestiyerinde çalışıyor! Dolayısıyla hayatının önemli bir bölümünde yasa dışı işlerle uğraşsa da Giwar’ın da da asıl çıkış yolunu müzikte yani ‘rapte’ bulması ve Giwar’dan Xatar’a dönüşmesi şaşırtıcı değil!

Sokak kültüründen, ‘ghetto’dan beslenen, genelde hep bir isyanı veya protestoyu dile getiren ‘rap’ müziğin yine kendini koşullar ve rastlantılar sonunda ‘sokakta’ bulan birinin ifade aracına dönüşmesi kolayca bir ‘kötülük dünyasında’ yükselmeyi hızlandıran bir öğe gibi kullanabilecekken yönetmen başka bir yaklaşım tercih ediyor. Tabii ki bahsettiğimiz yönde ilerleyen filmler var ve bazen ‘Scarface’den ‘A prophet’a kadar çok başarılı sonuçlar da veriyorlar.

Ancak Akın, baş karakteriyle empati kurmamızı en azından bunu ‘(başarısına) hayranlık’ yoluyla yapmamızı istemiyor. Xatar tek yönde ilerleyen bir karakter değil, dolayısıyla insani yönünde bir eksiklik hissedilmiyor. Buna rağmen zaman zaman çok sert, kaba saba hatta ölçüsüz şiddet eylemlerinde bulunan bir yanı da var. Belki de içinde bulunduğu ortamın şart koştuğu bu ruh hali yine de başkarakterin bu sert görüntüsünün altında taşıdığı naif yönü de silip atmıyor.

KÜÇÜK İŞLERDEN BÜYÜK DERTLERE…

Çok büyük badireler atlatmış ve engeller aşmış (isminin de anlamı ‘acıda doğmuş’) Giwar, kazandığı ilk ciddi (ve kirli) parayla annesinin hayalini kurduğu konservatuvara yazılıyor. Çocukluk ve tek aşkı Şirin’den, inanılmaz olanakları olmasına rağmen asla vazgeçmiyor. Ama işte belki de bu ufak zaaflar, başkarakterin suç dünyasında görkemli bir şekilde değil kontrolsüzce yükselmesine neden oluyor. Ahlak ve vicdan duygusunu bir kenara koyamaması, bazı işlerin sonunu getiremeyip daha büyük belalara bulaşmasına yol açıyor.

Sonuç olarak Fatih Akın’ın bu son filminde altından başarıyla kalktığı zor görev, gangster dünyasına imrenen, hayranlık duyan bir rap yıldızının, bir ‘bad boy’un hikayesini bir sansasyonel kolaycılığa kurban etmeden, bunu katmanlı ve etkileyici ‘romanvari’ bir şekle dönüştürebilmesi olmuş. Bizce sadece bu bile, çok sık rastladığımız bir durum değil!

Tüm yazılarını göster