Eşeğin gölgesi davaları ve Altanların yargılanması

Türkiye hala bir “siyaset hukuku” yaratabilmiş değil. Kimse kendini kandırmasın! Türkiye’de hiçbir politik grubun bir diğerine hukuki bir mesafesi yok. Bir diğerini kendi yurttaşlığına çağırma tecrübesi yok. Bir haklar hareketi yerine “eşeğin gölgesi davası”nın peşinde ömür tüketmiş insanlar topluluğundan ibaret bir hukuk ve yargı dünyasının içindeyiz.

Abone ol

Orhan Gazi Ertekin

Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak hakkında açılan darbeye teşebbüs davası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları ile ilk derece yargılama evresini tamamlamış bulunuyor. Siyasi görüş ve tavır sahiplerinin şiddet eyleminden sorumlu tutulmaları ve mahkum edilmeleri eğilimi hukuken çok sorunludur. Fakat yeni bir durum değildir. Lincoln suikasta kurban gittiğinde “the nest that Hatched eggs” (civcivin yumurtadan çıktığı yuva-yumurtanın çıktığı yuva) diye suçlanarak, Güney yanlısı siyasetten başlanarak katil zanlılarının evinde kaldığı ev sahibi kadına kadar uzanan geniş ve somut bir failler listesi çıkarılmış ve idam listesine dahil edilmişlerdi. Çok açıktır ki burada suç fiili değil, suç faillerine siyaseten yakın olmak ve farklı siyasi düşünce sahibi olmak cezalandırılmış oluyordu. Siyasi eylem ve sözü şiddet eylemi ile özdeşleştirmek, siyaseti şiddet eyleminin “yuva”sı olarak sorumlu tutmak ve ortak bir ceza ile karşılamak hukukun içinde zaman zaman boy veren habis eğilimlerdir. Bu eğilimler zaman içinde giderek derinleşmiş ve 1970’lerle beraber özellikle Batı Almanya ve Birleşik Krallık’ın anti terör uygulamaları ile giderek normalleşen bir hukuki yapı ve sistematiğe doğru dönüşmeye başlamışlardır. Anti-terör hukuku, bu anlamda, modern ceza yargılamalarını “eşeğin gölgesi davaları”na dönüştüren en temel sorunların başında gelmektedir.

EŞEĞİN GÖLGESİNİ KİRALAMAK

"Eşeğin Gölgesi Davası", 18. yy.'da Cristoph Martin Wieland’ın yazdığı bir komedi-hiciv oyunudur. “Adıyamanlı” Lucianus’un da benzer hicivleri vardır. Haldun Taner ise hikayeyi yerelleştirerek tiyatro oyununa aktarmış ve eğlence dozunu daha da artırmıştır. Hikaye şudur; dişçi çırağı Mestan, eşekçi çırağı Şaban’dan bir eşek kiralar. Şaban’ında bir işi nedeniyle eşeği kiralayan Mestan ile birlikte gitmesi gerekir. Beraber yola çıkarlar. Güneşli bir saatte mola verirler ve Mestan eşeğin gölgesine oturunca Şaban “Ben sana eşeği kiraladım eşeğin gölgesini değil” diyerek diretir. Şaban ile Mestan arasında “eşeğin gölgesi olur mu/ kiralanır mı?" üzerine bir tartışma başlar. Konuya önce avukatlar, arkasından hakimler, arkasından tüm siyasi gruplar, tarikatlar katılır ve eşeğin gölgesinin olup olamayacağı tartışması toplumsal bir cepheleşmenin konusu haline gelir. Dava başlar. Toplum ikiye ayrılmıştır. Şaban ile Mestan’ın öznel kavgası ve absürt tartışması toplumun nesnel bir kavgasına dönüşmüştür ve tüm taraflar haklılığından çok emindir. Dava devam eder. Fakat Şaban ile Mestan artık yorulmuşlardır. Basit bir tartışmanın geldiği nokta artık onların gündelik hayatları için çekilmez bir hale gelmiştir. Fakat, yargı artık işini ciddiye almaktadır. Toplumsal gruplar ve cepheler de öyle. Dava sürer. Fakat, Şaban ve Mestan artık mahkemeye kızmaya başlarlar ve en sonunda mahkemeye hakaretten ceza alırlar. Eşeğin Gölgesi Davası, avukatlar, hakimler, savcılardan oluşan yargı endüstrisi ile siyasi ve toplumsal bölünmelerin doğasının absürt iddialara bile nasıl nesnel ve olağan anlamlar kazandırabildiğini gösteren çarpıcı bir hikaye içermektedir.

EŞEĞİN GÖLGESİ DAVALARI FESTİVALİ

Türkiye yargı tarihi, aynı zamanda bir “eşeğin gölgesi davaları festivali” olarak da okunabilir. Ülkedeki iktidar savaşları absürt iddiaların nesnel kararlara dönüştüğü, kahve sohbetlerinin ülkenin bütün etnik-kültürel-dinsel bölünmelerinin içinde somut karşılık bularak gerçek savaşlar halini aldığı, basit siyasi tartışmaların büyük yargılamaların ateşi haline getirildiği uzun bir davalar geçidi hediye etmiştir bizlere. Aziz Nesin, 6-7 Eylül olaylarından sonra sorumlu olarak gözaltına alınmıştı örneğin. Behice Boran, Kore’ye asker gönderme kararını tenkit etmekten yargılanmış ve hatta ceza almıştı. 1944’te 24 Türkçü entelektüel sadece yazdıkları yazılardan dolayı cezalandırılmışlardı. Üç yıl sonra bu kez “milli kahraman” ilan edilmişlerdi. 1959’da 49 Kürt genci yine sadece yazılarından dolayı yargılandılar. Daha yakın zamana gelelim. Daha üç beş yıl önce Balyoz davasında sadece adları balyoz eylem planında geçtiği için onlarca subay mahkum edilmişti. Evet evet listede isimleri vardı sadece! Hakkını verelim Merdan Yanardağ’ın Ergenekon davasında yargılanmasının da yazı ve sözleri dışında bir gerekçesi olduğunu düşünen kimse var mı?

Bu davaların her biri sadece iddialara bakıldığında tamamen absürt ve saçma temellere dayanıyordu. Fakat bütün bu absürtlükleri ayakta tutan bir toplumsal ve siyasal cepheleşmenin içinde olağanüstü bir nesnellik ve doğallık kazanıyorlardı.

SİYASET HUKUKU

Türkiye hala bir “siyaset hukuku” yaratabilmiş değil. Kimse kendini kandırmasın! Türkiye’de hiçbir politik grubun bir diğerine hukuki bir mesafesi yok. Bir diğerini kendi yurttaşlığına çağırma tecrübesi yok. Bir haklar hareketi yerine “eşeğin gölgesi davası”nın peşinde ömür tüketmiş insanlar topluluğundan ibaret bir hukuk ve yargı dünyasının içindeyiz. Kendinde olmayan hukuku iktidardan talep ediyor herkes. Oysa kimse kendinde olmayan şeyi kaybedemez…

Altanlar ve Ilıcak mı dediniz? Altanlar ve Ilıcak daha birkaç yıl önce “eşeğin gölgesi davası”nın tarafı olmuşlar, kendi dışındakilere hukuksal bir mesafe koymamışlardı. Bu doğru. Fakat bugün gerçek bir siyaset hukuku yaratmanın zamanı ve yolu bugünün eşeğin gölgesi davalarına karşı çıkmaktan geçiyor…