Ermeni alfabesiyle Türkçe yazılan 100 yıllık mektuplar

Tarihçi Şükrü Ilıcak’la Kocayan ailesinin Ermenice alfabeyle Türkçe yazılan 100 yıllık mektuplarını ve diller arası etkileşimi konuştuk. Ilıcak, “Dil değişimi sadece devletlerin asimilasyon politikaları sonucunda olmuyor. İnsanlar anadillerinden gönüllü olarak ya da kendiliklerinden, hayat gailesinin içinde bilincine varmadan, feragat edebiliyorlar” dedi.

Abone ol

DUVAR -  Tarihteki bir ayrıntı bazen hiç umulmayan bir anda unutulmuş bir sandığın içinden bizi şaşırtarak ortaya çıkıyor. 1900’lerde Kayseri’nin Efkere köyünden bir baba ve oğlun Amerika’ya gitmelerinin ardından köylüleri, akrabaları ile olan mektupları onlarca yıl Detroit’de bir sandığın içinde keşfedilmeyi bekler.

Harutyun Kocayan ve oğlu Garabed 1912 ve 1913 yıllarında Amerika’ya çalışmak ve ailelerini geçindirmek için göç ederler. Amaçları şaşırtıcı şekilde 60’larda Almanya’ya göç eden işçiler ile benzerlik taşır. Para kazanacaklar ve sonra köylerine döneceklerdir. Köylerindeki akrabaları ile 1915’e kadar mektuplaşırlar. 1915 yılından sonra köylerinden mektup gelemez olur. Akrabalarının akıbetini ise savaştan üç yıl sonra 1918’de gelen bir mektupla öğrenirler. Köyleri, akrabaları, kardeşleri yok olmuştur. Garabed ve Harutyun Kocayan köylülerinden gelen bu mektupları, geceleri sessizce açıp uzun bir süre okumaya devam ederler.

Baba ve oğlun hayatlarını kaybetmelerinden sonra ailenin son kuşakları kökenlerini merak ettiler. Kocayan’lar ailelerinin başına gelen felaketten sonra bundan hiç söz etmemişlerdi. Ailenin tek öğrenebildiği anne Sara’nın onlara anlattığı, babasının ve dedesinin bir kutudaki mektupları yıllarca açıp okuyup ağladıklarıydı. Mektuplar yıllar sonra böyle bulundu.

Ailenin son kuşağından Dr. Jonathan Varjabedian mektupları halasından aldıktan sonra bu yayımlamak istedi. Ancak mektuplarda büyük bir gizem vardı. Çok iyi Ermenice bilen uzmanlar bile mektupları çözememişlerdi. Uzun uğraşlardan sonra tarihçi Şükrü Ilıcak’a ulaşan Varjabedian çalışmayı Ilıcak’la birlikte yürüttü. Mektuplar sıradan Kayseri köylülerinin şivesi ile Ermeni alfabesi kullanılarak yöresel bir Türkçe ile yazılmıştı. Mektupların öyküsünü tarihçi Şükrü Ilıcak ile konuştuk. Bu arada PressHistor tarafından yayınlanan kitap kitapçılarda satılmıyor. “Sevgülü Oğlum Garabed” adını taşıyan kitabı edinmek isteyenler HistorPress’in https://www.facebook.com/ historpress sayfasından sipariş edebilirler.

Yayınladığınız kitapta orta Anadolu'da 1915 öncesi bir köyde yaşayan Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin şimdiye kadar az bilinen bir kesit aktarıyorsunuz. Tamamen siyasal olayların dışında günlük kaygıları olan bu insanların mektuplarını okurken neler hissettiniz? Ayrıca kitaba yazdığınız giriş yazısının başlarında bu mektuplar ile karşılaşmanızın Ermeniler üzerine kafanızdaki "son takıntıları" ortadan kaldırdığını söylüyorsunuz. Biraz açar mısınız?

Haklısınız, Kocayan Mektupları döneme dair benzersiz bir kaynak teşkil ediyor.Zira bildiğim kadarıyla,sıradan insanların hayat hikâyeleri ilk kez okuyucuyla buluşuyor. Mektupların çoğunun alıcısı olan Kocayan ailesinin büyük oğlu Garabed, 1912’de Kayseri’nin Efkere köyünden kalkıp, Amerika’ya göç ediyor. Bir sene sonra da babası Harutyun yanına gidiyor. Köyde kalan hısım akraba, Kocayanları gurbette mektupsuz bırakmıyorlar. Kitapta, Garabed ve Harutyun Kocayan’a 1912 ile 1919 arasında gönderilmiş88 mektup yayınladık. Mektuplardaki mahrem hikâyeler, günlük hayata dair ayrıntılar, aile ve cemiyet ilişkileri, 1910’larda Anadolu’daki köy hayatını heyecan verici bir biçimde gözlerimizin önüne seriyor.

‘RESMİ TARİH HAYALİ BİR HALK YARATIYOR’

Kocayan Mektupları, benim için Ermenileri gökten yere indiren asıl unsur olmuştu. Resmi anlatı, eline silah alıp, devlete karşı ayaklanmış bir millet olarak resmediyor Ermenileri ve bir buçuk küsur milyon insanı da bu resmin çerçevesine sığdırıyor. Başka bir deyişle, Türkleri yok etmeye yemin etmiş canavarlardan müteşekkil, hayali bir halk yaratıyor insanların muhayyilesinde ve nihayetinde Ermenilerin başlarına gelenlerden aslında kendilerinin sorumlu olduğunu düşünmeye yönlendiriyor. Kocayan Mektupları’nda hayat hikayelerini okuduğumuz insanlar ise kurgusal “siyasi hayvanlar” değil, gayet sıradan hayatlar yaşayan gerçek insanlar. Salgın hastalıklarla boğuşuyorlar, çocuklarını okutmak için didiniyorlar, borçlarını kapatmaya çalışıyorlar, komşularını kıskanıyorlar, seviyorlar, nefret ediyorlar.Kış için yiyecek stoklamak en büyük kaygıları. Siyasetle ilgileri oradan buradan duydukları haberlerden ibaret. Bunları okuduktan sonra oturup biraz düşündüğünüzde resmi anlatı çabucak köhneleşiyor.

Sizin yalnızca Ermenice değil, kitabın önsözünde de yazdığınız gibi“Milel-i Selase” denilen Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler üzerine eğilmenizin ve dillerini öğrenmeye çalışmanızın nedeni ne oldu?

Milel-i Selaseyi, yani yukarıda saydığınız bu “üç milleti” akademik uğraş haline getirmemin asıl nedeni, üniversite çağına kadar gelmiş olmama rağmen bu toplumlar hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğimin farkına varmamdı. Ankara’da büyüdüğüm için, İstanbullu yaşıtlarımın aksine, çocukken Ankara sokaklarında görebileceğim ne bir kilise ne bir gayrimüslim mezarlığı ya da okulu, ne de dolayısıyla buralara girip çıkan insanlar, yaşanılan farklı hayatlar ve kültürler, duyabileceğim farklı diller vardı. Ailemin tarihe ve siyasete özel bir ilgisi olmadığından tek bilgi kaynağım okuldu. Lakin, ders kitapları Osmanlı İmparatorluğu’nu çok-milletli, çok-dinli ve çok-dilli bir uygarlık olarak tasvir etmiyordu. Tarih, sultanlar ve yaptıkları savaşlardan ibaretti ve sonunda Atatürk’ün bizi düşmanlardan kurtardığı bir teleolojiye odaklıydı.

Ermeniler, okul kitaplarında ilk olarak, 19. yüzyılın sonuna doğru çıkan sorunlar nedeniyle geçen bir iki satırla, daha sonra 1. Dünya Savaşı sırasında Hınçak ve Taşnak partilerinin ihanetleriyle yer alıyordu. Rumlar ise ilk olarak 1071’de Türklerin Anadolu’ya girmesi ve sonra 1453’te İstanbul’un fethinde Bizanslılar olarak; son olarak da Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlar olarak anılıyordu. Ne kadar cahil olduğumu iliklerimde hissettiren ve belki de hayatımı değiştiren en önemli tesadüfi olay ise 1990’da, üniversitenin ikinci senesinde, KostasFerris’in Rebetiko filmini izlemem olmuştu. Filmin bir sahnesinde Manisalı Sulis, uduyla İzmir’in Kavakları’nı, “Ödemiş Kavakları” diye Türkçe söylüyordu. Filmdeki müziklerin bu kadar aşina olmasının yarattığı şaşkınlığı bir tarafa koyalım, bir Yunan’ın nasıl olup da Türkçe bilip, şarkı söylediğini o zamanki mevcut bilgilerimle idrak edememiştim. Bu bilgi boşluğu merakımı harlandırdıkça harlandırdı. O yaz, otobüsle Ankara’dan Atina’ya gittim ve Yunanca dil kursuna yazıldım. Üçüncü sınıftayken artık bu konuyu meslek edinmek istediğimi biliyordum.

‘ERMENİCE ALFABESİYLE TÜRKÇE YAZILMASI KAYSERİ ERMENİLERİNE MÜNHASIR DEĞİL’

Kocayan Mektupları’nın ailenin ikinci kuşağı tarafından bulunmasından sonra çözülememesinin en büyük sebebi Ermeni alfabesi ile Türkçe yazılması olmuş. Neden böyle bir tercihte bulunmuşlar? Aslında bir tür asimilasyonun sonucu mu? Karamanlılar denilen Anadolu'nun Rum nüfusunda Yunan Alfabesi ile Türkçe yazıldığını duymuştuk. Burada olan tamamen bu aileye özgü bir durum mu yoksa Kayseri Ermenilerine ilişkin farklı bir olgu mu söz konusu?

Hayır, bu durum Kocayan ailesine ya da Kayseri Ermenilerine münhasır değil. Gerçekten de, mektupların bir Ermeni ailesinin yazışmaları olmasına ve Ermeni alfabesiyle yazılmasına rağmen dilinin Türkçe olması günümüzde hayret uyandırıyor. Ancak, Alaşehir ve Sivas arasındaki bölgede, Ermeni ve Rumların anadilinin Türkçe olduğunu 15. yüzyılın başından itibaren yazılı kaynaklardan izliyoruz. Kapadokya ya da Talas Vadisi gibi coğrafi olarak sınırlı yerlerde cepler halinde Ermenice ve Rumcanın arkaik versiyonlarının konuşulduğu köyler bu kuralın istisnasını oluşturur. Belirttiğiniz gibi, Turkofon, yani anadili Türkçe olan Rumlara ‘Karamanlı Rum/Karamanlides’, konuştukları dile ve ürettikleri edebiyata ‘Karamanlıca/Karamanlidika’ deniyor. Ancak Turkofon Ermeniler için literatürde kullanılan benzeri bir terim yok.

Dil değişimi devletlerin asimilasyon politikaları sonucunda olmuyor. İnsanlar anadillerinden gönüllü olarak ya da kendiliklerinden, hayat gailesinin içinde bilincine varmadan, feragat edebiliyorlar. Amerika’ya göç eden insanları düşünün. Bir kuşak sonra hemen hepsi dedelerinin dilini unutmuş oluyor. Türkî kavimlerin Anadolu’ya girmesinden sonraki koşulları tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak,Alaşehir ile Sivas arasındaki bölgede muhtemelen Amerika’ya benzer koşullar geçerliydi.

‘DİL ÖLÜMÜ 15. YÜZYILDA GERÇEKLEŞMİŞTİ’

Egemen kültür, Türk ve gayet baskın. Nasıl bugün kot pantolon giymek, her cümlede araya iki tane İngilizce sözcük sıkıştırmak “cool” ise, Türkçe konuşmak ve Türk gibi olmak 13. yüzyılda muhtemelen istenilen bir durumdu. Anadolu’nun pek çok yerinde Hristiyanların sadece Türkçe bildiğine ve Türkler gibi giyindiğine dair ilk yazılı belge 1437 tarihli. Başka bir deyişle, dilbilimcilerin “dil ölümü” dediği olgu, yani bir insan topluluğunun başka bir dili anadiline tercih ederek zamanla anadilini unutması, 15.yüzyılın başına kadar Anadolu’nun birçok yerinde çoktan gerçekleşmiş durumda. Tabii, 19. yüzyılın sonlarına doğru işler tersine dönüp de, Türkler korku ve saygı uyandırmaktan çıkıp, geri kalmışlık ve barbarlığın sembolü olunca, Turkofon Hristiyanlar kimlik bunalımına giriyorlar. Anadillerini nasıl unuttuklarına dair efsaneler üretiyorlar. Özellikle Karamanlı Rumlar için Turkofon olmak düzeltilmesi gereken bir utanç vesilesi haline geliyor. 20. yüzyılın başında bazı Türk yazarlar, bu insanların aslında Hristiyanlaşmış Türkler olduğunu savunmaya başlayınca, Turkofon Hristiyanların etnik kökeni minik bir ideolojik mücadele alanı haline geliyor Türk, Rum ve Ermeni yazarlar arasında. Anadili Türkçeleşmiş bu insanlar, konuştukları dili yazıya geçirirken de kutsal kitaplarının harflerini kullanıyor. Tıpkı Türklerin 1928’e kadar Türkçeyi Arap harfleri ile yazması gibi.Saptanabildiği kadarıyla, 1727 ile 1968 yılları arasında basılmış 1696 adet Ermeni harfli Türkçe kitap var.Dergiler, gazeteler var. Tam rakamı bilmiyorum ama Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe kitap sayısı Ermeni harflilerden biraz daha az.

Mektupları çözerken nasıl bir yöntem izlediniz? Bu dilde ve mektuplarda sizi şaşırtan ne oldu? Bu bölgedeki dil konusunda tek yazılı kaynak sayabilir miyiz?

Mektupları deşifre etmek hiç kolay olmadı. Farklı insanların el yazılarına alışmak çok vaktimi aldı. Neredeyse hiyeroglif okur gibi, bazen tek bir sözcük için günlerce uğraştım. Hala çözemediğim sözcükler, anlam çıkaramadığım cümleler var. Nasıl bir dilden bahsettiğimizi daha iyi anlatmak için isterseniz bir mektubu örnek olarak verelim. Aşağıdaki mektup Kocayan ailesinin babası Harutyun’un Amerika’ya göçen oğlu Garabed’e yazdığı ilk mektup ve 25 Haziran 1912 tarihli:

Dirayetlu, SevgüluMahdumim Garabed Kocayan,

Hasseten selem ederek hatirinizsival olunur. Siz de bizleri sival ederseniz, tarike gelene kıdar kederimiz yok. Allah sizi de kedersiz eyleye.

Evele, Hunis {Haziran} 4 tariklu bir mekdubiniz aldık. Çok mēnun olduk. Misak Ağa’nın geldiğini bildirmiş idin. Ve gönderdigin beş adet Osmālı lirası aldığımızda, yerine yatırdığımızda sana bildiririz. Allah çok şükür bugüne yetdik Garabed.

Sen getdikden beş gün sonra bir buz ırast geldi. Çelik {tahıl ölçü birimi} bir ğuruş 20 para ucuz deyi, yüz çerik buğday aldım. Yüz elli kuruş verdim. Dört mecidiyeye pervana çarhınısatdımBelegesili’ye. Yozgat’a üç lira inan getdim. Yüz elli ğuruşlukpıçak, mahassatdım. Dört yüz elli ğuruş oldu. Bu defa iki yüz geyim {öküz nalı}, kodo[?], nal, mıh getirdik Kāseri’ye. Tüken {dükkan} yeri dutmadım, bir handa oda dutdum. Pazar yēleri geziyorum. Niçin dersen, bu sene ğānıci az geliyor. Ekin, ot yok. Ve ormana yasak olduğu için odun, keresde gelmiyor. Mecbur olduk bir hayvan almaya. İki liraya bir merkeb aldık. Keyseri, Kovluyi[?], Cırğalan ve Arğıncıhkövleri {köyleri} geziyoruk. İnşallah eyi olur. Buğday aldığım eyietmişik. Çinik {tahıl ölçü birimi} beş altıya veriyorlar. Ekin kısa. Eğer esgiolmayidi, on kuruşa çıka imiş çinik.

Bu dafa, tarikden beş gün evel, Şahanoğlu Demirci Mıgırdiç, üç beş tene yola koduk; geliyorlar. Tarik günü bir araba daha, Belegesili Garabed, Mazmacı {çuvalcı} Haçik, kaynı Emci {eczacı} Torosoğlu geliyorlar. Allah selemet versin. Garabed, beyle {böyle} kalırsa Evkere’dengüçecek Amerika’ya yüz tena adam gelir. Eskerisdeyorlar. Çokları kaçdı; bilmeyik, belki o tarafa gelirler. Şimdilik ortalık eyi, bakalım ne olur.

Bu tarafdaamucelerin haneleri tarafı, hısım akraba çok selem ederler. Misak senin için günde iki dafaVerkin’in gözlerini öper. Tüken konşumuz Mehmet Ağa’nın çok selem eder.

Mekdebimizüsd kat yapılıb bitmede. Velakin jamın {kilise} boyuna kadar çıkacak gorunüyor. Hacı dayin Adana’ya getmedi. Niçin selem yazman? Ol tarafda benim doslarım hemşeri ağalara, cümlesine selem ederim. TosbaSerkis Ağa’nın mekdubunu verdik. Mekdubuniz içinde çıkdığı da. Baki afiyetde kadim.

Harutyun Kocayan

Mektuplardan bir sayfa

‘MEKTUPLARIN KAHRAMANLARI YÜZYIL ÖNCENİN ANADOLU KÖYLÜLERİ’

Gördüğünüz gibi mektup dönemin ve bölgenin konuşma dilinde, yani 1910’lu yılların Kayseri Türkçesinde yazılmış. Çağdaş Türkçede kullanmadığımız sözcükler ve terkipler bol sayıda mevcut. Ayrıca farklı kişilerin yazdığı mektuplar arasında da dilde bir standartlaşma yok. Mesela ‘asker’ sözcüğünü farklı kişiler esker, esgar, eskar ve asger olarak yazabiliyorlar. Kayseri ağzına ilişkin çok değerli birkaç çalışma var, Fatma Bayraktar’ın doktora tezi mesela. Ama Kocayan Mektupları’nın bildiğim kadarıyla benzeri yok. Zira, mektupların kahramanları yüz yıl öncesinin Anadolu köylüleri. Aldıkları eğitim okuma yazma bilme seviyesinde.

Dolayısıyla, kalıplaşmış giriş paragrafları haricinde, konuştukları Türkçeyi aynen kağıda geçiriyorlar. Dönemin mürekkep yalamış insanlarının aksine, öyle edebiyat yapmak gibi kaygıları yok.İkincisi, Ermeni alfabesi fonetik olduğu için, yani her harfin tek bir ses değeri olduğu için,o dönemdeki telaffuz hakkında daha iyi bir fikir ediniyoruz. Oysa mektupların yazıldığı tarihte Türkçe, Arap harfleriyle yazılıyordu ve maalesef Arap alfabesiyle Türkçe sesliler gösterilemiyor. Mesela yukarıdaki mektupta “gorunüyor” yazıyor Harutyun Kocayan, aynen o anda telaffuz ettiği gibi. Ama bu telaffuzu Arap harfleriyle göstermek imkansız. Zaten o dönemde Türk köylüleri mektup yazıyorlar mıydı, yazıyor iseler nasıl bir dilde yazıyorlardı, buna dair bir kaynak var mıdır,ben bilmiyorum.

Belirtmek istediğim çok önemli bir husus daha var. Efkere az önce bahsettiğim coğrafi olarak sınırlı ceplerden biri. Talas Vadisi’nin kuzey ucundaki komşu köyler Gesi, Nize ve Belegesi ile birlikte arkaik bir Ermenice diyalekti 1915’e kadar bir şekilde muhafaza etmişler.Mektupların çoğunun yazarı olan Kocayan ailesinin annesi Hayganuş, küçük bebeğiyle konuşmalarını aktarırken ve hassas addettiği konularda“kod değişimi” yaparak Efkere Ermenice diyalektinde yazmaya başlıyor.

Böyle on kadar mektup var. Ve Hayganuş Kocayan’ın bu paragrafları, artık yok olmuş olan Efkere Ermenice diyalektinin bilinen tek yazılı örneklerini oluşturuyor.Ermeniceye vâkıf birçok kişiyle yaptığımız bütün beyin fırtınalarına rağmen diyalektte yazılmış pek çok sözcük ve cümleyi çözemedik. Kitapta mektupların fotoğrafları ve transkriptleri var. Meraklı ve tutkulu okuyucuların diyalekti çözmek için katkılarını bekliyoruz.

‘GÖÇ NEDENLERİ GÜNÜMÜZDEKİYLE AYNI: SİYASİ BELİRSİZLİK…’

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Amerika’ya göç Anadolu Ermenilerinde 1.Dünya Savaşı öncesinde sık görülen bir durum mu? Hangi ilişkiler ile o yıllarda böyle bir göçü tercih ediyorlar?

ABD’ye Ermeni göçleri 1890’larda yoğunlaşıyor. 2. Abdülhamit dönemindeki katliamlardan kaçan Ermeniler Amerika’daki ilk kolonileri oluşturuyor. Bu tarihe kadar sayıları iki bin civarındayken, on senede bu rakam on beş bine dayanıyor. 20. yüzyılın başında Güney Amerika’ya da göçmeye başlıyorlar. Özellikle Uruguay, Arjantin ve Brezilya’ya… Göç nedenleri günümüzdekiyle aynı. Siyasi belirsizlik ve emniyet hissinin yok olması, geçim sıkıntısı, daha iyi bir gelecek umudu…

‘GERİ DÖNMEMEK UMUDUYLA AYRILMIYORLAR’

İttihatçıların askere alma kanununu değiştirip, gayrimüslimleri silah altına almasıyla yeni bir göç dalgası başlıyor ve Balkan Savaşları’nın başlamasıyla iyice hızlanıyor. Bu süreci Kocayan Mektupları’nda gayet canlı anlatımlarla takip edebiliyoruz. Mektuplarda hemşeri ağlarının bu göçlerdeki rolünü de açıkça görüyoruz. İlk giden, sonradan gelen köylüsüne ev ve aş sağlıyor, iş bulmasına yardım ediyor. Kitabımızın kahramanı Garabed Kocayan gibi Amerikalı misyonerlerin tedrisinden geçip, İngilizce bilerek gidenlerin daha kolay tutunduğunu düşünebiliriz. Yalnız şu da var, mektupları okurken bu insanların yeterli para kazandıktan sonra, bir gün geri dönme umuduyla yaşadıklarını görüyoruz. Hiçbiri bir daha geri dönmemek niyetiyle ayrılmıyor.

‘AİLENİN ÇOCUKLARINI YETİMHANELERDE ARIYORLAR’

Mektuplar 1915'de kesiliyor. Peki mektupların kesilmesiyle birlikte ABD’de bulunan Ermenilere Anadolu’da yaşananlar nasıl aksediyor?

Kocayanlara Efkere’den giden son mektup 11 Mayıs 1915 tarihli. Temmuz’da tehcir emri geliyor ve ailelerinin izini kaybediyorlar. Savaş bittikten sonra gelen ilk mektuplar ise 1919 Haziran ve Temmuz’unda iki kuzen tarafından yazılmış. Biri Adana’dan, diğeri İstanbul’dan. Tabii ki dönemin basınından Ermeni Katliamı’nın olduğunu, açlığı, salgın hastalıkları takip edebiliyorlar. Ancak, ailelerinin başına gelenleri kuzenlerinden gelen bu mektuplardan öğreniyorlar. Adana’dan gelen mektuptan, ailelerinin Kayseri’den Urfa’ya kadar yürütüldüğünü ve “artık kimselerinin olmadığını” öğreniyorlar. İstanbul’daki kuzenden gelen mektupta ise ailenin küçük çocuklarını bir umutla Kayseri bölgesindeki yetimhanelerde bulmaya çalıştıklarını öğreniyoruz. Yüzyıl sonra bu mektupları çevirirken benim bile kanım bedenimden çekilir gibi olmuştu. Kocayanların neler hissettiğini tahmin bile edemiyorum.