2020, felaketleriyle unutulmaz bir yıl olacak gibi. İnsanın
üstüne öyle geliyor ki, yılın başında yaptığımız planları
gerçekleştirmek bir yana, onları sürekli ertelemek durumunda
kalıyoruz. Bir canavara dönüştü sanki ve bizi üzmek için çabalıyor.
Bunda yılın suçu yok elbette; pandemi, bizi gafil avladı.
Hazırlıksız yakalandık. Biraz da bu yüzden ne yapacağımızı
bilmiyoruz ve art arda gelen bütün kötü haberleri ona yoruyoruz.
Elimizde 2021 ve sonrasının daha iyi olacağına dair bir veri yok.
Fena olan, bu belirsizlik. Yine de yeni yıla “yeni bir umut” olarak
yaklaşıyoruz ama aldığımız kötü haberler, buna da izin vermeyecek
gibi.
Salgın, yakın çevremize geldi. Can arkadaşlarımız,
akrabalarımız, sevdiğimiz insanlar bir bir şu mendebur hastalığa
yakalanıyor. Çoğu atlattı, halihazırda virüsü taşıyan sevdiklerimin
de bunu atlatacağına inanıyorum ama pandemiyle ilgisi olmayan kötü
haberler, insanın umudunu kırıyor. Geçtiğimiz hafta memleketin
yasaklar tarihine hızlıca göz atmış, AKP iktidarı süresince
yasaklananlardan küçük bir derleme yapmıştım. Buna, yine geçtiğimiz
hafta, sokağa çıkma yasağının uygulandığı günlerde getirilen
alkollü içki satışı yasağı da eklendi. Şüphesiz yasaklar artarak
sürecek gibi görünüyor. Asıl mevzuya bir türlü gelinemiyor, salgın
bahane edilerek tuhaf yasak kararları çıkartılıyor. Şüphesiz bu,
içinde bulunduğumuz dönemi daha da zorlaştırıyor.
Bir de, hepsinden bağımsız, aldığımız kötü haberler var.
Geçtiğimiz pazartesi, memleketin en önemli solistlerinden biri olan
Erkut Taçkın aramızdan ayrıldı. Tanıştığım, sevdiğim insanlar
arasında en cana yakın olanlardan biriydi. Memlekete rock’n’roll’u
getiren, onun yayılması için çabalayan, hayatı boyunca sahneden
uzak kalmayan ve sevdiği şarkıları, bugüne, bütün heyecanıyla
taşıyan bir isimden söz ediyorum. Açıkçası, ölümünün ardından pek
çok haber yapılacağını, yazılar yazılacağını düşünmüştüm ama
yanılmışım. Belleksizliğimiz bu noktada da devreye girdi ve Erkut
Taçkın’ı sessiz sedasız uğurladık. Twitter’da ardından yazılan
birkaç taziye cümlesi, Instagram’da paylaşılan onunla çekilmiş
birkaç fotoğraf ve rutin anmalar dışında rastladığım tek yazı,
Murat Tırpan’ın BirGün’de çarşamba günü yayımlanan “Kaldı uzakta o
en derin haz” başlıklı yazısı -ki başlığı, en bilinen şarkısından
alıyor: Onu bugüne taşıyan “Beyaz Ev”in Sevgi Sanlı imzalı
unutulmaz dizelerinden biri bu.
Tırpan, Taçkın’ın yakın dönemde diziler ve filmler sayesinde
yeniden keşfedildiğini söylüyor. Haksız değil: “Beyaz Ev”, dönem
dizisi “Öyle Bir Geçer Zaman ki”de duyulduğunda yeniden ortalığı
karıştırmıştı. “Baba”, Tolga Karaçelik imzalı “Kelebekler”in
etkileyici şarkılarından biriydi. “Sevmek İstiyorum”, önce
“Masum”da karşımıza çıktı, sonra bir bal reklamında… En son “Aşk
101”le yeniden gündeme geldi ve bu vesileyle, Calling bünyesinde
Alp Ersönmez, Çağrı Sertel, İdil Meşe, Korhan Futacı ve Da Poet
tarafından yeniden yorumlandı. 24 Haziran’da yayımlanan klibin
sonunda şu not var: “Herkes bir başkasının ne yaptığını veya
yapabileceğini hayal ederek ortaya bir şey koydu. Zamanlar,
müzisyenler, düzenlemeler değişse de özümüz aynı, sevmek
istiyoruz.” Murat Tırpan’ın yazısına “iyi ki” eklemek elzem zira bu
hatırlatmalar olmasa, Erkut Taçkın, belki de genç kuşağın dikkatini
çekmeyecekti. Buna ihtiyacı var mıydı? Hayır. Ancak ne kadar çok
bilinirse o kadar sevinenlerdeniz.
Bakmayın birkaç şarkıyla anıldığına, Erkut Taçkın,
memleketin en önemli isimlerinden. Türkiye’de rock’n’roll varsa,
biraz da onun sayesinde. Az şarkıyla biliniyor olmasının sebebi,
ardında az kayıt bırakmış olması. Birkaç 45’lik plak ve bir
albüm dışında hiç kaydı yok. TRT’de çekilmiş birkaç solo konseri ve
1967 yılında oynadığı iki film (Ertem Eğilmez imzalı “Ömre Bedel
Kız” ve Feyzi Tuna’nın yönettiği “Devlerin İntikamı”) olmasa,
görüntülerine de ulaşamayacağız. Tesellimiz, onu, çok kez sahnede
izlemiş olmak. Uzun süre, eski ekibiyle birlikte, Türkiye Korunmaya
Muhtaç Çocuklar (Koruncuk) Vakfı tarafından geliştirilen Bolluca
çocuk köyüne yardım konserlerinde sahneye çıktı; sonrasında kimi
mekânlarda onu izleme/dinleme şansına sahip olduk. Bir dönem,
TRT’de danışmanlığını yaptığım bir programa davet etmiş, o
vesileyle tanışmıştık. Sonrasında çok kez yan yana geldik,
söyleşiler yaptık ve her seferinde beni yeniden şaşırtmayı başardı.
Kibarlığı, nezaketi, görgüsü bir yana şahane hafızasıyla ve
“genç”liğiyle idollerimden biri olmuştu. İlk nerede nasıl dinledim,
ne vesileyle sevdim, hatırlamıyorum ama benim için “erişilmez
yıldız” olan Erkut Taçkın, iki buluşma sonrasında, arayıp hatırımı
soran şahane Erkut Abi’ye dönüşmüştü. Bu yüzden, kaybı, beni
derinden yaraladı.
Büyük çoğunluk, onu, 1975 yılında yaptığı Türkçe albümle tanır
ama Erkut Taçkın’ın gönlü İngilizce rock’n’roll şarkılarındaydı.
Bunun sebebi, gençliğinde kurucularından biri olduğu topluluk.
‘50’li yılların başına ışınlanalım: Erkut Taçkın, Deniz Harp
Okulu’nun zıpır öğrencilerinden biri. Kendi gibi insanları bulması
zor olmuyor ve dünyayı etkisi altına alan rock’n’roll rüzgârı,
onlar sayesinde Heybeliada’dan doğru esiyor; memleket, “genç
denizciler”in müziğiyle sallanıp yuvarlanmaya başlıyor. Lise
yıllarında tanışan, birlikte müzik yapmaya o dönemde başlayan,
sonrasında bunu pekiştirenler Erkan Gürsal şefliğinde yola koyulan
Güngör Yücel, Ersin Yüce, Durul Gence ve Erkut Taçkın. Komşu
okuldan çalışmalara katılan Yalçın Ateş, cabası! Hikâye, ‘60’lı
yıllara da ışık tutuyor çünkü o dönemin iki büyük rakibinin, Durul
Gence 5 ve Yalçın Ateş 6’nın kurucularının yan yana geldiği yer
Deniz Harp Orkestrası ya da bilinen adlarıyla, Somer Soyata ve
Arkadaşları.
Birkaç yıl önce aramızdan ayrılan Erkan Gürsal, onunla yaptığım
bir söyleşide, ekibi nasıl topladığını şöyle anlatmıştı: “Askeri
lisede boş zamanları değerlendirmenin pek çok yolu var. Başta spor
faaliyetleri ama ben, birkaç arkadaşımla birlikte müziği seçtim
çünkü okula geldiğimde zaten piyano çalıyordum. O zaman bütün
dünyayı kasıp kavuran rock’n’roll akımının etkisiyle yolumuzu öyle
çizdik. Sadece müzik değil dans da ilgimizi çekiyordu çünkü okulda
adab-ı muaşeretle birlikte dans öğretiliyordu. Deniz lisesi
talebeleri her zaman en iyi şekilde dans eder, bunu çok iyi
öğrenir. Biz de öğrenmiştik ve gençliğin getirdiği heyecanla
yerimizde duramıyorduk. Başta ben piyano çalarken Durul (Gence)
yanıma geliyordu, ikili olarak bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama
yetmiyordu. O dönem çoksesli müziği seviyordum, Platters’ın dört
sesli şarkılarını dinliyordum. Bir yandan da aklım Bill Haley’in
çaldığı rock’n’roll’lardaydı. Şanslıydık, yaptığımız yurtdışı
yolculuklarında bu plakları daha Türkiye’ye gelmeden alıyor,
dinliyorduk. Biz gidemesek sürekli Amerika’ya gidip gelen
denizaltılardaki arkadaşlarımız aracılığıyla getirtiyorduk.” Durul
Gence, onu, yaptığım bir başka söyleşide, şu sözlerle tamamlamıştı:
“1954 yılında birlikte çalmaya başladığımızda henüz rock’n’roll
Türkiye’ye gelmemişti, bilmiyorduk. Konserlerimizde o yılın sevilen
tangolarını çalıyorduk. Sadece tangolar değil, repertuvarımızda
rumbalar, bolerolar ve ça-ça, mambo, bugi bugi gibi dans müzikleri
de vardı. Erkan Abi’yle birlikte okul çaylarına gidiyorduk, hem
eğleniyor hem de eğlendiriyorduk.”
Gence, Erkut Taçkın’ın topluluğa katılışını ve rock’n’roll’a
gönül düşürmelerini şöyle özetliyor: “1957 yılında ‘Rock Around the
Clock’ filmi Türkiye’de gösterildi. Müziği radyodan ve plaklardan
duymuştuk ama görsel olarak ne ifade ediyor, bilmiyorduk. Filmi
gördük, çarpıldık! O sıralarda Erkan Abi, çok sevdiği Platters’ın
etkisiyle grubu genişletmenin yollarını arıyordu. Bana ısrar etmeye
başladı: ‘Senin sınıfında yetenekli arkadaşlar yok mu? Şu grubu
genişletelim, büyük bir vokal grubu oluşturalım ve çoksesli müzik
yapalım…’ Aklıma Erkut (Taçkın) geldi. Hem eski arkadaşım, hem çok
iyi bir kulağı var, hem de ritmik yeteneği fazla olduğu için güzel
dans ediyor… İyi kulağı olduğunu çaldığı ıslıktan anlamıştım.”
Sonrası, bir büyük başarı hikâyesi… Deniz Harp Okulu Orkestrası,
okul bünyesinde çalışmaya başlıyor, başka okullardan onları
dinlemeye gelenler sayesinde adları kısa sürede İstanbul’daki diğer
okullara ulaşıyor ve gelen çağrılara cevap vererek izinli oldukları
günlerde, başka okullara çalmaya gidiyorlar. Söz, yine Durul
Gence’de: “Her dönem farklı okullardan öğrenciler okulu ziyarete
gelirdi. Bunlar arasında heyecanla beklediklerimiz, kız
okullarından gelen ziyaretçilerdi. Geldikleri zaman okuldaki
faaliyetleri gösterme babında her seferinde biz de konser verirdik.
Elbette kızlar geldiğinde hünerimizin hepsini gösterirdik. Böyle
böyle ünümüz okul dışına taştı, İstanbul’a ulaştı ve oradaki
okullardan konser davetleri almaya başladık. Arnavutköy Kız Koleji,
Üsküdar Amerikan Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi salonu olan
okullar ısrarla bizi çağırmaya başladı.”
Bu durum onlar için güzel ama bir süre sonra bu faaliyet, okul
yönetiminin dikkatini çekiyor. Askeri öğrencilerin bu tip
organizasyonlarda yer alması pek hoş karşılanmıyor ve bu tarz
davranışlar, okulun disiplinini bozan hareketler olarak
değerlendiriliyor. Erkut Taçkın ve arkadaşları disipline
gönderiliyor ve okul dışında konser vermeleri yasaklanıyor. Ancak
kanları kaynayan gençler, buna da hızla çözüm buluyor ve isimlerini
değiştirerek yola devam ediyorlar. İstanbul’da Somer Soyata ve
Arkadaşları olarak tanınmalarının sebebi bu. Erkan Gürsal, ismi
bulma hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Deniz Harp Okulu Orkestrası
adını kullanamayacağımız için, kendimize yeni bir isim aradık.
Sadece orkestranın ismi değil, bizimkiler de değişmek durumundaydı.
Düşündük, önce Somer ismi çıktı. Tamer dedik olmadı, az değiştirdik
oldu. O zaman sevdiğim kızın –ki sonra eşim oldu– soyadı Atasoy’du.
Onu tersine çevirdim, Soyata yaptım. Oldu mu adım Somer Soyata!
Diğer arkadaşlara da takma isimler bulduk ve yolumuza devam
ettik.”
1999 yılında Erkut Taçkın’la yaptığım bir söyleşide,
rock’n’roll’u seçmesinin sebebini şöyle anlatmıştı: “İnsanlar
dinleyecekleri müziği ya da tarzlarını kendi karakterlerine göre
seçerler. Dikkat ederseniz, konuşurken bile hareketli olmak peşinde
olan bir adamım. Dolayısıyla, rock’n’roll’u seçtim. Gruptaki diğer
kardeşlerim yanımda ama kimi daha yumuşak müziklere kayıyor. Ben
daima bir şeyleri patlatmak isteyen bir adamım. Hep derim, elimi
kolumu bağlayın ben şarkı söyleyemem. Vallahi söyleyemem, iki kere
iki dört kadar kesin bir şey bu! Tarzımı seçerken elbette modanın
da katkısı oldu ama asıl neden, hareketliliğim. Sahnede kendimi
yerden yere atardım, kaç kere bir taraflarımı kırdım. Mikrofonu
yemek isterdim, o kadar duramazdım yerimde. Kimi şarkılarda klasik
hareketlerim vardı; bir noktada kendimi arka üstü yere atardım.
Ekip arkadaşlarım bilirdi, şarkı geldiğinde ikisi arkada beni
tutmak için beklerdi. Düşsen belin kırılır çünkü!
Show yapmayı, göze hitap etmeyi severdik; sahne hareketlerimiz
bizim için müzik kadar önemliydi. Başta doğaçlama gelişirdi
hareketler ama izleyiciler etkilenirse onları tekrarlardık.”
Ekibin yolu, mezuniyet sonrası ayrılıyor. Durul Gence, Yalçın
Ateş ve Erkut Taçkın müziği seçiyor; diğerleri yollarına ordu
içinde devam ediyor. Taçkın’ın bu dönemde bir AImanya macerası var.
Köln’de Ford fabrikasında çalışırken müzikten kopmuyor ve orada,
bir kısmı Alman müzisyenlerle Black Points topluluğunu kurarak
Münih’e yerleşiyor. Sonrasında Durul Gence’nin katılımıyla topluluk
güçleniyor ve ikili, Türkiye’ye dönerken, Almanya’da yaptıkları
kayıtları yanlarında getiriyor. Odeon’un, 1966 yılında art arda
yayımlanan üç 45’lik plakla dinleyiciye sunduğu ilk kayıtlar,
bunlar: “Hang on Sloppy / Come on and Say”, “Cadillac / Ann Louise”
ve “Time is on my Side / Blue Bayon”. Sonrasında, TRT radyolarında
(artık Türkiye’ye geldikleri için) Siyah Noktalar adıyla yaptıkları
programlar var. Bunlarda, rock’n’roll klasiklerini söylüyorlar ve
art arda verdikleri konserlerle fırtına estirmeyi sürdürüyorlar.
Durul Gence, sonrasında yoluna Durul Gence 5 ile devam etmeye karar
verince, Erkut Taçkın, Okan Dinçer ve Kontrastlar’la buluşuyor.
Taner Öngür, Zafer Dilek gibi isimlerin yan yana geldiği bu
toplulukla, 1967 yılı sonlarında “Mühür Gözlüm / Özlem” 45’liğini
kaydediyorlar. Dönem, Anadolu-pop dönemi; plak, döneme uygun. Erkut
Taçkın, bu tanımı sevmese de türün şahikasına imza atıyor ve “Mühür
Gözlüm”, gelmiş geçmiş en özel yorumlardan biri olarak tarihe
geçiyor.
Merve Erol, “Mühür Gözlüm”ün yayımlanışından otuz yıl sonra Roll
adına Erkut Taçkın’ı ziyaret etmiş, ona bu plağı sormuştu. Cevabı,
Roll’un Şubat 1997 tarihli 4. sayısından aktarayım: “Durul’la
yollarımız bir süre ayrılmıştı. Okan Dinçer bir orkestra yapalım
demişti. Zafer Dilek, Yalçın Ateş gibi isimler vardı o orkestrada.
Ben grup değiştirmeyi sevmeyen bir insanım,
bir ‘ensemble’ gerektiğini düşünüyorum. Onlarla çalışmaya
başladım. Sahibinin Sesi firmasından teklif gelmişti plak için, biz
de girdik, o 45’liği yaptık. ‘Mühür Gözlüm’ü uzun süredir
söylüyorduk, onu beğenmişler. (…) Benim zamanımda ‘ulusal pop
müziği’ gibi laflar edilirdi, inşallah şimdi edilmiyordur. Pop,
popülariteden gelir, ulusallığı nerede bunun? Anadolu rock diye bir
şeyi kabul etmiyorum ben, rock rock’tur. Milli değildir pop ya da
rock, evrenseldir. Yaptığın Türkçe sözlüdür, o ayrı.”
Plağın arka yüzünde yer alan “Özlem”, Türkçe sözlerini Ümit
Yaşar Oğuzcan’ın yazdığı bir “aranjman” -ki Erkut Taçkın, sekiz yıl
sonra, bu kez “aranjman”lardan müteşekkil bir albümle yeniden
gündeme geliyor. 1975, onun zafer yılı. “Beyaz Ev”, “Baba”, “Sevmek
İstiyorum” gibi “bilinen” şarkılarının olduğu tek albümü bu yıl
yayımlanıyor. Kadro muazzam: Onno Tunç, Neşet Ruacan, Cezmi
Başeğmez, Uğur Başar, Elvan Aracı, Asım Ekren, Garo Mafyan, Süheyl
Denizci, bu albümde Erkut Taçkın’a eşlik eden isimlerden birkaçı.
Ekseriyetle yabancı şarkılara yazılmış sözlerin altında Çiğdem Talu
ve Mehmet Teoman imzası var. Sözünü ve müziğini yaptığı üç şarkı
(“Çaren Yok”, “Gitmek Düştü Bana” ve “Erkek Olana”) ile Sevgi Sanlı
imzalı “Beyaz Ev”, cabası. Yakın dönemde plak olarak yeniden
basılan bu albümdeki şarkılar ve 45’liklerde kalanların bir kısmı,
2009 yılında Ossi Müzik tarafından “En İyileriyle” başlıklı bir
CD’de toplanmış, içine bol “bonus” yerleştirilmişti.
Özeti şu: Erkut Taçkın, İngilizce başlayan ve öyle biten
rock’n’roll macerasında, “Mühür Gözlüm” ve kimi radyo
programlarında seslendirdiği türküler vasıtasıyla memlekete uğradı;
arada birkaç beste yaptı ama Türkçe şarkılarda “aranjman”ları
seçti. Cem Karaca’yla birlikte, rock tarihimizin en önemli erkek
vokali. Memleket müzik tarihi düşünüldüğünde, yorumunun ve sesinin
yanına en fazla iki isim daha koyabiliyorum: Ruhi Su ve Müslüm
Gürses. Dokunduğu, yorumladığı her şeye özgün imza atan, onları
kendine ait kılabilen az sayıda isimden biri. Büyük tutkusu
rock’n’roll, onu bugüne hasarsız taşıyan, her dem genç kılan hayat
iksiri. Tanıyanlar biliyor ama tanımayanlar biraz yaptıklarına
kulak verirse, memleket rock’n’roll tarihini bizzat etüt etme
olanağına kavuşacaklar.
Erkut Taçkın, 2003 yılında, TRT adına Ahmet S. Sabuncu’nun
yönettiği, Alper Fidaner’le birlikte hazırladığımız Kırkbeşlik adlı
programımızın 15. bölümüne konuk olmuş, bize şahane hikâyeler
anlatmıştı. Programın sonunda ona bir dönem ortalığı karıştıran
“Beyaz Ev”i sorduğumuzda, cevabı şu olmuştu: “Bu parça beni çok
etkilemişti. ‘La Casa d’Irene” diye bir parça... Türkiye’nin büyük
dramaturglarından Sevgi Sanlı’ya gidip, ‘buna söz yazar mısın’ diye
rica ettiğim zaman, o da herhalde müziğin içine girdi, bunu yazdı.
Benim hiçbir dahlim yoktur, ne konusu ne de sözleri bakımından...
Ben sadece söyledim. Sevgi Sanlı’nın çok önemli rolü vardır ve
bence parçanın yıldızı odur. Hakkını yememek lazım.” Her şey bir
yana, böylesi mütevazı bir insanı kaybettik. Kimileri, onu anarken
“Türkiye’nin Elvis Presley’i” yakıştırmasını yapmış ama o, aslında,
çok daha fazlasıydı. Son plağı, 1978 yılında yayımlanan bir “pop”
45’lik: “Sevgi Çağı Çocuğu / Sorsam ki”. Sonrasında Kalkan’a
yerleşiyor, müzikten kopmuyor ama başta söylediğim kimi özel
buluşmalar dışında ‘90’lı yılların sonuna kadar sahneye çıkmıyor.
Sonrasında sahnelere hızlı dönüşü, bizim şansımız.
Yazının sonuna doğru, yine Roll söyleşisine bağlanayım. Erkut
Taçkın, memlekete rock’n’roll’u getiren ekipten ama müzikle
tanışması çok daha eskiye dayanıyor: “Ben çocukluğumdan beri ‘iyi’
denebilecek kadar şarkı söyleyebilen bir adamdım. İlk mektepteki
müsamereler, evde oturduğumuzda ailelerin meşk etmesi filan...
Annem ut çalardı mesela, bizim aile bir şarkıyı başından sonuna
kadar detone olmadan söyleyebilen insanlardan müteşekkildi. Dansa
heves ettiğim sıralar, 11-12 yaşlarındayken, Türkçe sözlü müzik
dinlemek kolay değildi, yoktu hatta. Nat ‘King’ Cole, Peggy Lee
filan revaçtaydı. Onların şarkılarını benimseyip arkadaşlar
arasında, evde söylemeye başladım.”
Onu etkileyen isimler sorulduğunda bir çırpıda saydıkları
şunlar: Bill Haley, Elvis Presley, Mudy Waters, John Lee Hookers,
Chuck Berry ve Little Richard. 2020, 9 Mayıs’ta Little Richard’ı
aldı; bizi terk edenler kervanına, 14 Aralık’ta Erkut Taçkın
katıldı. Onu, kendi yazdığı sözlerle uğurlayayım: “Yıldızları bile
göremez oldun / Söylenen sözleri sökemez oldun / Kırışmış çehreler
diyor ki haydi / Gitmek düşer sana bu ilden gayri // Güneş bile
artık artık parlamaz olsun / Çullar üstü başı saramaz olsun /
Dökülen gözyaşları diyor ki haydi / Gitmek düştü bana bu ilden
gayri…”
Hoşça kal, Erkut Abi. Bize kattığın her şey için
müteşekkiriz.