Enis Nakkaş: Konfederasyon projesinden ilk Kürtler yararlanacak
Doğu Konfederasyonu, geçmişte el Fetih içerisinde gerilla deneyimi yaşamış olan Nakkaş’a göre, başta Türkiye olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesi arasındaki bölgesel sorunlara son vereceği gibi ülkelerin kendi içindeki demokratikleşme, ekonomik kalkınma, zenginliklerin doğru yatırımlara dönüştürülmesi vs. gibi sorunlara da çözüm üretecek.
Enis Nakkaş, askeri ve stratejik konular üzerine kafa yoran,
teorik ve pratik deneyimi oldukça yetkin, mücadele içinden gelen
bir isim. Nakkaş, bölgenin Suriye krizi öncesindeki iş birliği ve
dayanışma atmosferine geri dönmesi hatta bu birlikteliği daha da
ilerletmesi gerektiği düşüncesinde. Doğu Konfederasyonu kitabı Arap
ülkelerinde 2015’te yayınlandığından beri yoğun bir şekilde
tartışıldı. Kendisiyle son bölgesel gelişmeler çerçevesinde bölge
ülkeleri arasındaki iş birliği ve dayanışmanın önündeki engelleri
ve buna ivme kazandıracak unsurları konuştuk.
Enis Nakkaş
'ABD, HAYATİ BİR İHTİYACI KALMAMASI NEDENİYLE
ORTADOĞU’DAN ÇEKİLİYOR'
Kitabınızın ve aynı zamanda projenizin adı Doğu
Konfederasyonu (Konfederatiyyetu’l Maşrikiyye).* Projenin ana
umdelerini anlatır mısınız? Bir diğer konu bunu daha büyük bir
birlikteliğin ilk adımı olarak mı görüyorsunuz yoksa mevcut
ülkelerle sınırlı bir birliktelik mi?
İran, Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan ve doğal olarak
Filistin’i (Filistin davası, bölgesel barış ve istikrarın kendisine
dayandığı ana davamızdır) içeren Doğu Asya bölgesi, şu an büyük bir
karışıklık içinde olup git-geller yaşamaktadır. Bu sarsıntıların
ilk nedeni, küresel ve bölgesel güç dengelerinin değişmesidir.
ABD’nin nüfuzunun gerilemesi ve bölgeden çekilmeye başlamasının bir
nedeni de Irak savaşındaki başarısızlığı, diğer nedeni ise kaya
petrolünü keşfetmiş olması nedeniyle artık petrole hayati bir
ihtiyacının kalmamasıdır. Bu durum bölgenin değişime açık hale
gelmesine yol açmıştır. ABD, bölgeden henüz ayrılmış değil,
ayrılırken çıkarlarını korumak için bölge ülkeleri arasında güç
dengesi kendi çıkarına olacak şekilde yeniden düzenlemek istiyor.
İran, Amerikan rolünün zayıflatılmasında ana aktör. İran ve Suriye,
Irak’ta işgal karşıtı direnişi destekleme noktasında belirleyici
rol oynadı. Bu nedenle Amerikan varlığını zayıflatıp onu ülkeden
çıkmaya zorladılar.
Arap ülkeleri, ABD’nin bölgeden çıkmasından endişe ediyor. Bu
korkunun nedeni, insanların fakir ve aç olduğu, Arapların
zenginliklerinin birkaç kral ve emirliğin elinde toplandığı ve
bölgenin diğer ülkelerinin kalkınma hakkının göz ardı edildiği bir
ortamda kendi kaderiyle baş başa kalma düşüncesidir. Dolayısıyla
Körfez ülkeleri, ABD’nin yardımı ve korumasına muhtaçlar. Plan,
zayıf rejimlerin işbaşına getirilerek bu Körfez emirliklerine tabi
kılınmasıdır. Bu dengeler içerisinde birbiriyle bağlantılı birçok
konu, kontrolden çıktı. Bunlardan biri de sahte devrimlerken bir
diğeri sunî mezhep çatışmalarıdır.
'ÇATIŞMA VE REKABET MANTIĞINI İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMAYA
DÖNÜŞTÜRMEMİZ GEREKİYOR'
Bütün bunlar bölgenin terör örgütleri üzerinden şiddetin en
geniş kapısından içeri girmesine neden olmuştur. Bu gerçeğin
karşısında bölge ülkeleri ve bütün yapılarıyla bölge halkları
arasında siyasi ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, çatışmadan iş
birliğine geçmesi gerekiyor. İşte benim “Doğu Konfederasyonu”
dediğim şey bu. Bu düşünce projesi, geleceğe doğru yol almak için
tarihi tortuları aşmaya, bölgede siyasi düşünce yöntemini yeniden
oluşturmaya çalışıyor. Bu projenin temel ilkeleri şunlardır:
A- Bölge, 14 yüzyıldır imparatorluklar sistemi altında yaşıyor.
Bölgenin taksimatı ve ülkelerin coğrafi yapısının belirlenmesi, I.
ve II. Dünya Savaşları sonucunda oldu. Birçok durumda bölge
halklarının kendi ülkelerinin sınırlarını çizme hakkı olmadı, bu
ülkeler yeniden birleşmeyi de düşünmediler.
B- Bölge birçok dînî, mezhebî ve ulusal oluşumu içinde
barındırıyor. Dinî, mezhebî ya da ulusal kimlikler üzerine
odaklanılması, bölge ülkeleri ve halkları arasında çatışmadan başka
bir şeyle sonuçlanmıyor. Ayrıca, bölgede çatışmalara, bölünmelere
yol açan olumsuz değerler yerine bu çeşitliliğin olumlu bir değere
dönüşmesi için daha üstün yöntemler geliştirmeye çalışmalıyız.
C- Bölge, kaynaklarını ve tabii zenginliklerini ortak bir
şekilde yönetmenin yanı sıra ticareti karşılıklı geliştirmek için
hem ulaşım ağını hem de iletişim ağını inşa etmeye ihtiyaç
duymakta. Ayrıca bilim ve sanayi alanında iş birliği için ortak
planlara ihtiyaç var. Biz, çatışma ya da rekabet mantığını, iş
birliği ve dayanışma mantığına dönüştürmemiz gerektiğine
inanıyoruz. Bu dayanışma ve iş birliği bizim temel görevimizdir.
Ancak bu şekilde bölgedeki toplumsal ve siyasi güvenliği güvence
altına alabilir, kalkınma ve gelişme çarkını ancak bu devamlılıkla
sağlayabiliriz. Unutmamamız gerekir ki çoğunluğumuz, tek bir
toplumun parçalarıyız ve bölgedeki diğer oluşumlarla bizi bir araya
getirecek mesajın tamamlayıcısıyız. Her zaman bize sevgi ve
barışla, iş birliği ve ortak yaşam içerisinde olmamız öğütlendi. Bu
proje ve programı ortaya koymamızın ana neden ve motivasyonları
bunlardır.
'TÜRKİYE, SURİYE KRİZİ ÖNCESİ DÖNEMDE İRAN’I İŞBİRLİĞİ
DIŞINDA BIRAKTI'
Kitabınız 2015 yılında yayınlanmış. O dönemden bu yana
sahada meydana gelen gelişmelerin tezlerinizi doğruladığını
düşünüyor musunuz? Kitabın yeni baskısı yapılsa revize edeceğiniz
yerler olur muydu? Bir başka ifadeyle o günden bu yana sizin
görüşlerinizde bir değişiklik oldu mu? Örneğin Türkiye, sizce sizin
projenize daha yakın bir konumda duruyor diyebilir
miyiz?
Doğu Konfederasyonu projesi, kitabın kaleme alınmasından önce
ortaya çıkmış bir proje. Son yıllarda meydana gelen kanlı
olaylardan önce ben de bu yönde atılan adımlara destek
verenlerdendim. Hepimiz Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında
serbest ticaret bölgeleri kurulmasını, siyasi ve kültürel iş
birliğini, anlaşma üyesi ülkeler arasında vizesiz geçiş hakkını ve
ortak kalkınma projeleri öngören anlaşmaların yapıldığını
hatırlarız. Türkiye ile İran arasında ortak anlaşmalar hayata
geçmiş ve geliştirilmeye çalışılmıştı. O gün Irak, Amerikan işgal
güçlerinin boğazına çökmesi nedeniyle eli kolu bağlıydı ve bu
anlaşmaya üye değildi.
Şöyle bir gelişme oldu: Türkiye, geleceğe ilişkin değil,
geçmişte yaşanan birtakım olayları gerekçe göstererek İran’ın bu
anlaşma kapsamından istisna edilmesi için ısrar etti. Örneğin “Biz
bölgeye 400 yıl hükmettik, İran’ın bölgede herhangi bir dahli
olamaz. İran’la iyi ilişkiler kurmakta bir sakınca yok ama bölgesel
işlerin dışında kalmalı” dedi. Bunlar, direniş hareketlerinin
desteğiyle bölgede Amerika’yı zayıflatan ve İsrail hakimiyetine bir
sınır koyan tarafın İran ve Suriye olduğu gerçeğini göz ardı eden
kadim ve eskimiş düşüncelerdi. Başından beri genelde Batı özelde
ise ABD ve siyonist işgal rejimiyle mücadelede en ön saflarda olan
İran’ın bölgesel iş birliğine girmekten men edilmesi nasıl mümkün
olur?
'ERDOĞAN, İRAN’LA İŞBİRLİĞİ YAPMAKTAN BAŞKA ÇARESİ
OLMADIĞINI ANLADI'
Bütün olan bitenlerden sonra Türkiye ve onun lideri Recep Tayyip
Erdoğan, İran'la iş birliği olmadan herhangi bir şey yapmanın
mümkün olmadığını sonunda anladı. Öte yandan yıllar kaybedildi,
milyarlarca dolar heder edildi ve bu gerçeğe ulaşmak için yüz
binlerce insanın hayatı feda edildi. Yaşanmaması gerekenler
yaşandıktan sonra ben bu projenin herhangi bir zamandan çok daha
fazla gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü tahrip edilenlerin
yeniden yapılması ve bölge halkları arasında meydana gelen
ayrılıkların rehabilite edilmesi, eski zeminde ve eski yöntemlerle
gerçekleştirilecek bir şey değil. Aksine bizim ölüyü diriltmemiz,
yeni bir bilinç inşa etmemiz lazım. Bölgede bütün tarafların
kazançlı çıkması için yeniden imar konusunda iş birliği yapılması
gerekiyor. Burada önemli olan bütün tarafların kazanmasıdır, bir
tarafın kazanıp diğerinin kaybetmesi değil.
Bu konfederasyon projesi, İran ve Türkiye tarafından benimsenir,
bölge halkları ile hükümetlerine teklif olarak götürülürse herkesin
bunu kabul edeceğini ve anlayacağını düşünüyorum. Böylelikle etnik
temelli ve ayrılıkçı çatışmalar hafifleyecek; mezhebî ve dînî
çatışmalar ortadan kalkacaktır. En önemlisi de proje, bölgede
meydana gelen yıkımın hızla rehabilite edilmesine yardımcı
olacaktır. Üretim dişlilerini ve karşılıklı ticareti harekete
geçirecek, gelişmişlik düzeyini yükseltecek, ekonomik bir
rönesansın yaşanmasına katkıda bulunacaktır. Çatışma ve rekabet
mantığından çıkıp iş birliği ve dayanışma mantığına yönelmek ve
savaştan kurtulup hızla barışa yönelmemiz gerekmektedir. Adı “Doğu
Konfederasyonu” olan kitabımı Arapça olarak kaleme aldım fakat şu
ana kadar hiçbir dile tercüme edilmedi. Kitabın Türkçeye ve
Farsçaya tercüme edilmesini temenni ediyorum, zira içeriği Arap
kamuoyunda yeterince tartışıldı.
.
'NATO ÖLÜM DÖŞEĞİNDE, TÜRKİYE’NİN YENİ BİR YAPIYA
İHTİYACI VAR'
Kitabınızda bu ülkelere Türkiye’nin de katılmasını
öngörüyorsunuz, ancak Türkiye ile bu ülkeler arasında toplumsal ve
kültürel anlamda, siyasi kültür olarak da belirli farklar var, bu
projenin hayata geçmesine engel oluşturmaz mı sizce? Ayrıca Türkiye
NATO üyesi. Siz Türkiye’nin NATO üyeliğinden vazgeçip böyle bir
birlikteliğe katılacağını düşünüyor musunuz?
Türkiye I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın savaştaki ortağı idi.
II. Dünya Savaşı'ndaysa tarafsız kaldı ama Almanya'nın zafer
kazanmasını arzu ediyordu. Fakat müttefiklerin zaferini ilan
etmesinden iki ay önce Türkiye, galiplerin yanında savaşa girdiğini
ilan etti. Onun müttefikler safında savaşa girmesi, NATO'ya
girmesine ve dolayısıyla hiçbir çıkarı olmadığı halde Kore
Savaşı’na katılmasına neden oldu. Ardından Türkiye, Sovyetler
Birliği'ne karşı kullanılan bir araç ve bir set vazifesi gördü.
Doğu Konfederasyonu: Kimliklerin
ve Siyasetlerin Mücadelesi, Enis Nakkaş, Beyrut, 2015 (İkinci
baskı)
Komünizmin çökmesi, NATO'nun zayıflamasının -nitekim geçtiğimiz
günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO'nun ölüm döşeğinde
olduğunu söyledi- ardından Şangay, bir yardımlaşma ve güvenlik
örgütü olarak ortaya çıktı. Bu örgüt, şu an dünyanın gelecekteki en
büyük ekonomik gücü tarafından desteklenmektedir. Tabii burada
gelecekteki güçten kasıt yakın gelecektir. Bugün Türkiye, çökmekte
olan NATO yerine Şanghay Örgütü'nün ortağı olabilir. Batı ile Doğu
arasındaki transit geçiş bölgesinin ilk ülkesi ve İpek Yolu
projesinin bir parçası olabilir. Nitekim Türkiye coğrafyası buna
izin vermekte, ekonomisi buna uygun düşmektedir. Ayrıca Türkiye'nin
NATO siyasetlerinden uzaklaşması, NATO'nun bölgede hegemonya
siyaseti takip etmesi ve İsrail'i desteklemesi nedeniyle oldukça
sıkıntılı durumlara düşen bölge ülkeleriyle olan anlaşmazlıklarını
da çözecektir. Türkiye'nin ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin
NATO'nun bölgede hegemonya kurmak ve Siyonistlerin bölgede hâkim
olmasını isteyeceklerini zannetmiyorum. Aynı şekilde Türkiye'nin
çıkarına öncelik veren ve komşularla iyi ilişkiler ve iş birliği
isteyen vatansever Türkiye muhalefetinin de bunu isteyeceğini
düşünmüyorum. Her halükârda dış politikasını takip ettiğimde
Irak'ın işgalinden bu yana, Suriye’de işlenen yanlışlar hariç,
Türkiye'nin bölgede NATO politikaları uyguladığına şahit olmadım.
Şu anda Türkiye, ordusunun çıkarı için silahlanma alanında mücadele
veriyor. Türkiye, şu anda silah kaynaklarını çeşitlendirme ve bu
silahları üretme hakkına sahip olmaya çalışıyor. NATO buna izin
verir mi, hiç zannetmiyorum.
Bölgemizdeki kültürel çeşitlilik, yarı konfederal bir yapı
içerisinde siyasi ve iktisadi olarak birleşik bir yapı inşa etmiş
olan Avrupa ülkelerindeki etnisite ve dil çeşitliliğinden daha
fazla değildir. Biz onlardan daha ileri bir kültürel uyumluluk
içerisindeyiz, tek bir imparatorluk çatısı altında yüzlerce yıl
yaşamamıza rağmen bölge haklarından hiçbir unsuru yok saymadık.
'DOĞU KONFEDERASYONU DEMOKRATİK VE ÖZGÜRLÜKLERE SAYGILI
OLACAK'
Türkiye son dönemlerde giderek otoriter bir yapıya
evrilse de geçmişte az çok demokratik gelenekleri olan bir ülke.
Doğu Konfederasyonu çatısı altında Türkiye’nin birlikte olacağı
diğer ülkelerse ya çok az demokratik deneyimi yaşamış ya da
demokratik gelenekleri hiç olmayan ülkeler. Bir araya nasıl
gelecekler?
Evet bazı ülkelerde seçimler ve partisel çoğulculuk, özgürlükler
ve insan hakları alanında son dönemlerde gerileme yaşayan
Türkiye'deki gibi olmayabilir. Ancak konfederasyon projesi,
bölgenin toplumsal güvenliğini ve istikrarını sağladığında,
gelişmişlik düzeyini yükselttiğinde elbette kendi toplumlarına
özgürlükler alanında çok daha fazla imkân tanıyacaktır. Bu
ülkelerin bazıları, sömürgeciler ve emperyalizmin müdahalesi
nedeniyle siyasi çoğulculuğa izin vermemektedir. Bazıları bu
özgürlükleri sürekli olarak dışarıdan saldırılara maruz kalmaları
ya da tarihsel bir meşruiyete ihtiyaç duymaları nedeniyle hayata
geçirmemektedir. Konfederasyon, herkesi rahatlatacak ve bölge
devletlerinin kendi halklarının çeşitliliğine saygı göstermesi ve
tıpkı Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik başvurusu sırasında
yaptığı gibi özgürlüklere saygı göstermesi için şartlar koyacaktır.
İşte tam burada konfederasyonun müstakbel üyeleri, kazanç ve kayıp
faktörleri arasında bir karşılaştırma yapacak ve bu birlikteliğe
dahil olma koşulları herkesi rahatlatacaktır ve bu bütün tarafların
kazanmasına vesile olacaktır. Bu yüzden bütün üye ülkelerin
özgürlükler alanını sonuna kadar açması ve özgür seçim sonuçlarına
riayet etmesi gerekecektir.
.
'TEK BİR IRK YA DA TEK BİR DİNİN EGEMEN OLDUĞU DÖNEMLER
GERİDE KALDI'
Artık Arap milliyetçiliğinin bölge halklarının
geleceğinde yerinin olmadığını Araplığın bir etnik yapı ya da ırk
değil, dil birliğine dayalı kültürel bir kimlik olduğunu ifade
ediyorsunuz. Buradan hareketle Arap milliyetçiliği dışında farklı
bir fikri yaklaşıma ya da ideolojiye ihtiyaç olduğunu mu söylemek
istiyorsunuz? Bu söylediklerinizin doğal sonucu nedir?
Araplık etnik değil daha çok kültürel bir kimliktir. Türklüğün
de bir etnik kimlik olduğunu düşünmüyorum. Daha çok imparatorluk
kurmuş bir kimliğin tarihsel oluşumundan ibaret bir kimliktir.
Bugün Türklerin bölgesel bir iş birliği sistemi inşa etmek için
komşularıyla yardımlaşma içerisinde olması gerekir çünkü
imparatorluklar dönemindeki gibi askeri güçle bir yerlere hâkim
olmak ya da bir yeri ele geçirme mantığı artık geçerli
değildir.
Araplar tarih ve dil birliğine rağmen birbiriyle çelişkili,
birbirinden uzak birtakım rejimler tarafından yönetilmekte. Örneğin
aralarındaki dil ve tarih farklılığına rağmen Suriye, siyasi
nedenlerden dolayı İran'a diğer Arap ülkelerinden daha yakın
durmaktadır. Türkiye ile farklı mezhep ve etnisitelere sahip olan
İran, ekonomik ve güvenlik iş birliği alanında bir yapı içerisinde
kendisiyle birlikte olmak için Türkiye ile yakınlaşmakta. Sorun
nerede? Şayet düşüncemiz hâlâ tek etnisite, tek bir dil, tek bir
renk ve tek bir din mantığı üzerinde yükselecekse bu, bitmek bilmez
birtakım bölgesel çatışma ve savaşlara sürükleneceğimiz anlamına
gelir. Coğrafya bu tür çatışmaları kabul etmez; coğrafya, doğal
zenginliklerin birlikte kullanılması, bu zenginliklerin idaresinde
ortak hareket edilmesi gerekliliğini ve elde edilen zenginliğin
doğru bir şekilde yatırıma dönüştürülmesi gerektiğini söyler. Bir
ırkın diğer bir ırka, bir etnik kökenin diğer etnik kökene, bir
dinin diğer dine üstünlük kurması gerektiği şeklindeki hayallerden
vazgeçmemiz gerekir. Bu, gereksiz şeyleri kaldıramayacak durumda
olan ve ortak küresel meydan okumalarla karşı karşıya kalan
dünyamızın bitmek bilmez savaşları başlatan mantığından
kaynaklanmaktadır.
'MEZHEP SORUNU KARŞILIKLI ANLAYIŞ VE DAYANIŞMAYLA
ÇÖZÜLÜR'
İran’ın bölgenin birlikteliği projesinin önderi olması
gerektiğini söylüyorsunuz. İran şu an büyük isyanlar ve
karışıklıkların yanı sıra Amerikan yaptırımlarıyla mücadele etmek
durumunda. Bu önderliği nasıl gerçekleştirecek? Ayrıca mezhebi
farklılığı ya da İran’a yönelik mezhepçilik suçlamalarını bunun
önünde engel olarak görmüyor musunuz?
Ağır yaptırımlara maruz kalan İran, güçlü bir devlettir ve bunu
her geçen gün kanıtlamaktadır. Bugün olduğu gibi İran'ın Amerika
Birleşik Devletleri'ne karşı, bölgede sabit bir rolü bulunuyor.
İran, devrimin zaferinden bu yana kendisini kanıtlamış durumdadır.
Amerikan varlığını bölgede zayıflatan ve İsrail işgal devletini
sıkıştıran İran’dır.
İran'daki mezhep sorunu, karşılıklı yardımlaşma ve entegrasyon
mantığı içerisinde rehabilite edilecektir. Çatışmanın mantığı
içerisinde baktığımızda İran’ın kendi mezhebinde oldukça mutaassıp
olduğunu görürüz. Çünkü çatışma mantığı, ister etnik çelişkiye
isterse mezhebi çelişki mantığına dayansın taraflar arasında
çatışmacı bir ilişki öngörür. Bu durum kavgaları besler. Etnik ve
mezhebi çatışma mantığını tersine çevirirsek ve bunu iş birliğine
evrilmesini sağlarsak İran'daki mezhebi unsurlar, bir çatışma
unsuru olmaktan çıkıp bölgesel tabloyu tamamlayan bir unsur
olacaktır. İran'ın bu meseleyi dikkatle incelemesi gerekir.
'SINIRLAR SEMBOLİK HALE GELİNCE KÜRTLERİN AYRI BİR
DEVLET KURMASINA GEREK KALMAYACAK'
İran, Türkiye ve Arap ülkelerinin yer alacağını
bahsettiğiniz konfederal yapı içerisinde Kürtlere nasıl bir rol
biçiliyor? Örneğin Kürtler, bu yapı içerisinde bağımsızlığı olan
ayrı bir devlet yapılanması ile mi yer alacaklar yoksa mevcut
halleriyle mi?
Konfederasyon projesinden ilk yararlanacak olanlar Kürtlerdir.
Zira bu konfederal yapı içerisinde hem kültürel çeşitliliğe ve hem
de bütün kimliklere saygı duyulacaktır. Herkesin konfederasyon
çatısı altında birleştiği bir koşulda ayrı bir Kürt devletinin
kurulmasına gerek kalmayacaktır. Sınırlar olduğu gibi kalacak fakat
sınırlardan geçiş engellenmeyecektir. Sınırlar sembolik olacak ve
karşılıklı olarak geçiş hareketlerine izin verilecektir. Bu ise
herkesin birbiriyle hareket serbestisi ve iletişim içerisinde
olması, herkesin birlikte kalkınması demektir. Bütün devletlerin
daha büyük bir çatı altında birleşmesi durumunda ayrı bir siyasi
yapı kurmaya gerek kalmayacaktır. İskoçya ve İrlanda’ya bakın, bu
iki ülke aslında Britanya İmparatorluğu'nun tarihsel parçalarıdır.
İngiltere, Avrupa Birliği’nden çıkmasına rağmen onlar Avrupa
Birliği çatısı altında kalmayı tercih etmiş ve İngiltere'den
vazgeçmişlerdir. Daha geniş bir birliktelik, dar olan
birliktelikten daha caziptir. Bütün ülkelerin tek tek bir araya
gelme talebinin başarılı olması durumunda Kürtlerin de ayrı bir
devlet kurma gibi bir talebi olmayacaktır. Bu da Kürt meselesinin
Kürtler ve bütün bölge ülkelerinin yararına çözümlenmiş olması
anlamına gelir. Yapıyı oluşturan unsurların haklarından hiçbir şey
eksilmeyeceği gibi bütün taraflara ilave kazanımlar
sağlayacaktır.
'TÜRKİYE’NİN KORKUSU AYRILIKÇILIK VE
BÖLÜNME'
Siz etnik ve dini azınlıkları tanıması ve tam bir
eşitlik içerisinde temsiliyet vermesinin Türkiye’yi
güçlendireceğini ifade ediyorsunuz. Türkiye ve ittifaka katılması
beklenen diğer ülkeler, başta Kürt sorunu olmak üzere yarım asırdır
bunları çözüme kavuşturmayı beceremeyen ülkeler. Öte yandan
Türkiye’yi yönetenler ise temsil sorunu yaşayan kesimlerin bir
sorunu olduğunu zaten kabul etmiyor. Bu sorun Doğu Konfederasyonu
projesi içerisinde nasıl çözülecek?
Türkiye Kürt sorununu kabul etmiyor çünkü bölünme ve
ayrılıkçılıktan korkuyor. Abdullah Öcalan'ın projesi ayrılığı
öngörmüyor, daha çok halkların demokratik tercihine vurgu
yapıyordu. Konfederasyon projesi, ülkeler ve halklar arasında
demokratik bir birlik sağlayarak barış içerisinde yaşamalarına
katkıda bulunur.
Kürtler, bu yapı içerisinde kültürel olarak ve hareket
serbestisi anlamında kendisine uygun bir alan ve iklim bulacak.
Konfederasyon üyesi diğer ülke vatandaşları gibi hareket edecek.
Böyle bir projede ne tek bir etnik yapı ne bir mezhebi yapı ne de
tek bir dînî yapının egemenliği söz konusu olacak. Dolayısıyla
böyle bir yapı, Kürt sorununun çözümü anlamına gelir ve Kürtlerin
çıkarına olduğu kadar herkes için bir çözüm ve herkesin çıkarına
olacaktır.
'HAKAN FİDAN, MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İN HÜKÜMETE SOKULMA
TALEBİYLE GELDİ'
Kitabınızın 41'inci sayfasında 2011 yılında patlak veren
Suriye ayaklanmasının ilk günlerinde Beşşar Esat’la MİT Müsteşarı
Hakan Fidan arasında geçen oldukça ilginç bir anekdota
değiniyorsunuz. Buna göre Türkiye önce öğüt vererek bir sonraki
aşamada ise Suriye tarafına çeşitli şartlar dayatarak “M.
Kardeşler’e hükümet içerisinde yer verirseniz, size ülkede
istikrarın sağlanacağı konusunda garanti veririz” dediğini ve buna
karşın M. Kardeşler’e oldukça mesafeli olan ve bu yüzden de olumsuz
yanıt veren Suriye yönetiminin Türkiye’ye “Nasıl bunu garanti
edebilirsiniz” dediğini aktarıyorsunuz. Türkiye böyle garanti sundu
mu gerçekten? Bunu kanıtlayabilir misiniz?
Bu buluşma, Beşşar Esad ile Davutoğlu arasında gerçekleşti ve
Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı talepte bulundu. Bu talep, Müslüman
Kardeşler'in Suriye hükümetine katılması şeklindeydi. Suriye'de
seçimler yapılmadan, anayasa değiştirilmeden ve Suriye toplumunun
yapısına uygun olup olmadığı araştırılmadan Müslüman Kardeşler’in
yönetime katılmasını talep eden garip bir yaklaşımdı. Dînî ya da
mezhebî bir noktadan hareketle bir siyasi grubun, birbirinden
farklı toplumsal yapıları ve çeşitlilikleri bünyesinde barındıran
bir ülkeyi yönetmesi ya da yönetime katılması düşüncesi problem
çıkartır, zira bu siyaset değildir.
Bunun dînî ve mezhebî kimliklerle ilişkisi var. Dünyada
Müslümanlara ait tek bir siyasetin olmadığını bildiğimiz gibi
Hıristiyanlara ait bir siyasetin olmadığını da biliyoruz. Aynı
şekilde yeryüzünde Şiilere ait tek bir siyaset olmadığı gibi
Sünnilere ait de tek bir siyaset yoktur. Dînî bir unsurun bütün
siyasetleri tek bir yapı altında buluşturması düşüncesi nereden
geliyor? Din burada siyaset değil, mobilizasyon aracı olarak
kullanılmaktadır. Bu tür bir yaklaşım, siyasi bir program
oluşturulması noktasında açık bir tutum olmayıp bir çeşit
aldatmacadır. Ben siyasi bir program oluşturmak, kalkınma programı
geliştirmek istiyorum, küresel adalet talep ediyorum. Kimlik
fanatizmine karşıyım.
'TÜRKİYE, ABD TARAFINDAN GÖREVLENDİRİLDİĞİNE
İNANIYORDU'
Peki Türkiye’nin Suriye ayaklanmasını destekleme
konusunda tamamen kendi başına mı hareket ettiğini yoksa bunu
Batılılar ve ABD ile koordineli bir şekilde mi yaptığını
düşünüyorsunuz?
Hayır, Türkiye kendi başına hareket etmedi. Türkiye, bölgesel
dengelerin yeniden oluşturulması için ABD tarafından verilen
yetkiyle hareket etti. Amaç, İsrail’i tanıyan, ABD ile iş birliği
yapmakta beis görmeyen Suriye İhvanı’nı işbaşına getirmekti. Suriye
muhalefetine verdiği askeri destek, Katar’la ve diğer bazı
ülkelerle koordinasyon içerisinde ve Amerikan gözetiminde
gerçekleşti. Bu proje, artık geçerliliğini yitirmiştir ve
Türkiye’nin hesaplarını gözden geçirmesi gerekir. Türkiye’den ne
istendiğini anlamak için, Huntington’un 2005 Mayıs’ında İstanbul’da
verdiği konferansa bakılabilir.
Türkiye ise, boşluğu doldurmak üzere ABD tarafından
görevlendirildiğine inanıyordu. Bu nedenle Müslüman Kardeşler’in
bazı ülkelerde iktidara getirilmesi için bölgede bir yaklaşım
geliştirdi. Ancak bunun tek koşulu İsrail’e ilişmemek, Müslüman
halklar kavramı ile bölge halklarının ABD’ye karşı mücadeledeki
rolü arasına mesafe koymaktı. Bir başka ifadeyle, asıl amaç
İsrail’le ilişki kurmayı kabul edecek ve onu tanıyacak, NATO’da
üyeliğini sürdürecek AKP benzeri bir İslam anlayışı ortaya
koymaktı.
'ÖCALAN, DOĞU KONFEDERASYONU DÜŞÜNCEMİ
DESTEKLİYOR'
ABD ve Avrupa’nın insan haklarına ilişkin yaklaşımında
çifte standart vs. olabilir. Ancak bundan bağımsız olarak sizin
birliktelik oluşturması gerektiğini düşündüğünüz ülkelerde
şeffaflığın olmayışı ve yolsuzluklar meselesi hâlâ gündemde, ayrıca
insan hakları karneleri de hiç açıcı değil. Temel sorunlarını
halledememiş ülkeler nasıl bir araya gelecek? Gelseler de diğer
ülkelere ne verebilir?
Konfederasyon şeffaflık ilkesi üzerine kurulacak ve özgürlükleri
destekleyen ortak parlamento, denetim mekanizmaları benimseyecek,
siyasi performansı geliştirmek için kanunlar oluşturacaktır.
Konfederasyon, toplumları geliştirmek ve insan haklarını himaye
etmek için olumlu bir baskı unsuru işlevi görecektir.
İslam Cumhuriyeti’nin tarihini ve yönetim şeklini analiz
ettikten sonra İran’ın devrimden sonra yaşanan hadiseler nedeniyle
bu ilkelerden ayrıldığını ve ana ilkenin her zaman halk iradesi
olması gerektiğini söylüyorsunuz. Peki halk iradesi her şeyin temel
kriteriyse İslami yönetim şeklini belirleyen temel değişmez ve
sabit olan vahyi nereye koyacağız?
İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasının İslam tarihinde bir benzeri
bulunmamaktadır. Bu yüzden cumhuriyet ilkesine saygıyla İran’da
içtihat ilkesi tescil edilmiştir. İran’da bütün liderler ve yapılar
seçimle işbaşına gelmektedir. Devrim rehberini Uzmanlar Kurulu
seçmektedir, Uzmanlar Kurulu’nu halk seçmektedir. Önemli kararlar
referanduma sunulmaktadır. Kutsal metne bağlılık, halkın İslam
Cumhuriyeti ilkesine onay verdiği referandumdan sonra
gerçekleşmiştir. İşlerin düzenlenmesinde kutsal metne müracaat
etmeden İslam Cumhuriyeti eyleme dönüşemez, isim olarak kalır.
Ancak bu kutsal metin, çağdaş ve gelişmiş bir içtihatla mümkündür.
Bu yeni bir deneyimdir, başka Müslüman halklar için bağlayıcı
olmayabilir. Ancak ortak güvenlik, ortak çıkar ve ortak iş birliği
programlarını belirleyecek olan konfederasyonun kuruluşuna engel
olmaz.
Bir de kitabınızda ulus ötesi devlet vs. gibi bölgeye
ilişkin bir takım yeni önerileri olan Abdullah Öcalan’a ve onun
sizin Doğu Konfederasyonu dediğiniz şeye destek verdiğini
söylüyorsunuz? Öcalan’ın yaklaşımıyla sizin projeniz arasındaki
benzerlikler ve farklılıklara biraz değinir misiniz?
Öcalan’ın bu projeyi destekleyeceğini düşünüyorum. Onun bu
projeye sempatik baktığına dair duyum aldım. Öcalan, projesinde
bölgede demokratik halklardan bahsediyor. Hiçbir şekilde ayrılık
talep etmeyen halkların demokratik birliği konusu, bir çerçeveye
ihtiyaç duymaktadır. Doğu Konfederasyonu, bu sorunu çözer.
Halklarımız, insan haklarına, dinlere ve bütün etnisitelere saygı
çerçevesinde bir araya gelecek, yöneticisini seçme hakkını halklara
verecektir. İnsanların, büyük kalkınma planları içerisinde bölgesel
kalkınmada geleceğini belirlemesine katılması için konfederasyon
içinde adem-i merkeziyetçi yönetimler olacak. Bu yüzden proje,
projemizle çelişmez aksine onu bütünler. Bu, bütün halkların
yararınadır. Bölen değil birleştiren bir projedir.
Enis Nakkaş kimdir?
Lübnanlı düşünür. 1951 yılında Beyrut’ta doğdu. Geleneksel
İslami eğitim aldı, ardından eğitimini Sanat Enstitüsü’nde
sürdürdü. Sonra Fransa’da Reims Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi
aldı. 1968’den beri el Fetih üyesidir, yıllarca el Fetih’in gençlik
kolu başkanlığı yaptı. Güvenlik ve askeri alanlarda görev aldı.
Filistin direnişiyle İran Devrimi arasındaki koordinasyonu sağladı,
ardından Devrim Muhafızları’nın kuruluşuna katkıda bulundu. Güney
Lübnan’daki işgal yıllarında İsrail’e işgal yönetimine karşı ilk
direnişi başlatan isimlerden biridir. Eman Stratejik Araştırmalar
Network'ünde ulusal güvenlik uzmanı olarak koordinatörlük görevini
yürütmektedir. En önemli kitabı, “Doğu Konfedarasyonu”dur.